İçeriğe geç
Giriş yap
0

Rıza Tevfik Bölükbaşı (1869-1949): Feylesof Rıza, Sevr heyeti ve helalleşmek için dönüş

SohbeX Editör 1 başlattı0 Yanıt8 Görüntülenme0 takipçi

SohbeX Editör 1Konu sahibiYeni üye0Sv. 80
#1

Cisr-i Mustafapaşa'dan İstanbul'a

Rıza Tevfik, 1869'da Edirne vilayetine bağlı Cisr-i Mustafapaşa kasabasında doğdu. Bu kasaba bugün Bulgaristan sınırları içindeki Svilengrad'dır. Babası mülkiye kaymakamlarından Hoca Mehmet Tevfik Bey, annesi Kafkas muhacirlerinden Münire Hanım'dı. Babasının emekliliğinden sonra aile İstanbul'a yerleşti. Babası bir Musevi okulunda öğretmenlik yapıyordu ve oğlunu da aynı okula kaydetti; Rıza Tevfik burada Yahudi İspanyolcası ve Fransızca öğrendi.

1879'da babasının İzmit'e savcı yardımcısı olarak atanmasıyla aile İzmit'e taşındı. Annesi burada sıtmadan hayatını kaybedince aile İstanbul'a döndü. Babasının yeniden evlenmesinden sonra Rıza Tevfik eğitimine bir süre Gelibolu'da devam etti ve Gelibolu Rüştiyesi'ni birincilikle bitirdi. Farklı toplulukların okullarında geçen bu çocukluk, onun hayat boyu süren dil merakının ve geniş kültürünün ilk kaynağı oldu.
Filozof Rıza Tevfik
Filozof Rıza TevfikGörsel: Wikimedia Commons, Public domain, yazar: Bilinmiyor. Dosya sayfası
Tarih notu
Kronoloji: 1869 Cisr-i Mustafapaşa'da doğum; 1885 Mülkiye'ye giriş; 1897 Tıbbiye'den mezuniyet; 1907 İttihat ve Terakki'ye giriş; 1908 Edirne mebusu; 1914 Felsefe Dersleri; 1918 Maarif Nazırı; 10 Ağustos 1920 Sevr Antlaşması; 8 Kasım 1922 yurt dışına çıkış; 1924 Yüzellilikler listesi; 1934 Serâb-ı Ömrüm; 1938 af kanunu; 1943 yurda dönüş; 30 Aralık 1949 İstanbul'da ölüm.

Mülkiye'den Tıbbiye'ye: huzursuz bir öğrenci

1885'te Mekteb-i Mülkiye'ye girdi ve özellikle edebiyat derslerinde başarılı oldu. Ancak üçüncü sınıftayken, 1891'de babasını kaybetti; ardından ihtilalcilikle suçlanarak bazı hocalar ve öğrencilerle birlikte okuldan çıkarıldı. Doktorluğa ilgi duymadığı hâlde eğitimine devam edebilmek için Tıbbiye'ye girdi.

Tıbbiye yılları da olaylı geçti. Öğrencileri etrafına toplayıp Namık Kemal'in hürriyet şiirlerini okuması ve yönetim biçimleri üzerine konuşmalar yapması, okuldan uzaklaştırılmasına yol açtı; yazdığı bir dilekçeyle geri dönebildi. Sirkeci'de bir kahvede hürriyet ve adalet üzerine yaptığı konuşma yüzünden hapse girdi, yine bir aracı sayesinde serbest bırakıldı. Okulu ancak 1897'de bitirebildi.

Doktor olarak gümrük idaresinde ve karantina idaresinde çalıştı. Tıbbiye'nin son sınıfındayken Türkiye'nin ilk kadın pedagoji öğretmenlerinden Ayşe Sıdıka Hanım'la evlendi; bu evlilikten üç kızı oldu. Ayşe Sıdıka Hanım 1903'te genç yaşta öldü. Rıza Tevfik ertesi yıl Nazlı Hanım'la evlendi ve bu evlilikten iki oğlu oldu.

1908: Meşrutiyet'in hatibi

1907'de, o sırada gizli bir örgüt olan İttihat ve Terakki Cemiyeti'ne girdi. Ertesi yıl Meşrutiyet ilan edildiğinde, Selim Sırrı Bey ile birlikte İstanbul sokaklarında at üstünde dolaşıp nutuklar verdi ve halkın coşkusunu yatıştırmaya çalıştı. İri cüssesi, gür sesi ve hitabeti onu kısa sürede şehrin en tanınan simalarından biri yaptı. Aynı yıl yapılan seçimde Edirne mebusu olarak Meclis-i Mebusan'a girdi.

İttihatçılarla arası kısa sürede bozuldu. 1910'da cemiyetten ayrıldı, iki yıl sonra Hürriyet ve İtilaf Fırkası'na katıldı. Eski parti arkadaşları tarafından bir süre hapsedildi; 1912 seçimlerinde Gümülcine'de propaganda yaparken saldırıya uğradı. Seçilemeyince bir süre siyasetten uzaklaştı.
Rıza Tevfik gençlik yıllarında
Rıza Tevfik gençlik yıllarındaGörsel: Wikimedia Commons, Public domain, yazar: Bilinmiyor. Dosya sayfası

Feylesof Rıza: felsefe dersleri

Siyasetten uzak geçen yıllarda Rıza Tevfik, gazete ve dergilerde şiirler, edebiyat ve felsefe yazıları yayımladı. Tiyatro salonlarında ve kıraathanelerde verdiği halka açık konferanslarla tanındı. Vaniköy'de Raif Oğan'ın kurduğu özel bir lisede Türkiye'de ilk kez felsefe dersleri verdi. Bu dersler önce taş baskıyla, 1914'te ise Felsefe Dersleri adıyla kitap olarak yayımlandı.

Felsefeye olan tutkusu nedeniyle halk arasında "Feylesof Rıza" diye anıldı. Yakın dostu Tevfik Fikret'in 1915'te ölümünden sonra, Fikret'ten boşalan edebiyat derslerini Robert Kolej'de ve Arnavutköy Kız Koleji'nde üstlendi. Darülfünun'da felsefe ve estetik dersleri verdi.
Ek bilgi
Rıza Tevfik'in şiiri, Abdülhak Hâmit'in etkisiyle aruz vezninde başladı. Asıl şöhretini ise 1913'ten sonra hece vezniyle ve sade Türkçeyle yazdığı şiirlerle kazandı. Koşma, divan ve nefes biçimlerinde yazdığı şiirler, halk edebiyatına yönelik ilginin canlanmasına katkıda bulundu. Bütün şiirlerini topladığı tek kitabı Serâb-ı Ömrüm, 1934'te Lefkoşa'da basıldı.

1918-1920: Nazırlık ve Sevr

1918'de siyasete döndü ve Osmanlı kabinesinde Maarif Nazırı oldu. 1919'da Âyan üyeliğine atandı, 1919-1920'de Şûrâ-yı Devlet reisliğine getirildi. Bu yıllar, onun hayatının en ağır yükünü taşıyacağı dönemdi.

1920'de İstanbul hükûmeti adına Sevr Antlaşması'nı imzalayan heyette yer aldı. Sevr, Osmanlı topraklarını parçalayan ve Türklere Anadolu'nun ortasında küçük bir alan bırakan bir antlaşmaydı. Ankara'daki Büyük Millet Meclisi antlaşmayı tanımadı ve imzalayanları vatan haini ilan etti. Darülfünun'daki öğrencileri de onun bu heyette yer almasına büyük tepki gösterdi. 1922'de üniversitede çıkan bir tartışma ve ardından gelen öğrenci boykotu üzerine Darülfünun'daki görevinden ayrıldı.
Abdülhak Hâmit Tarhan ile Rıza Tevfik
Abdülhak Hâmit Tarhan ile Rıza TevfikGörsel: Wikimedia Commons, CC0, yazar: Bilinmiyor. Dosya sayfası

Sürgün yılları: Hicaz, Amerika, Ürdün ve Lübnan

Kasım 1922'de, Millî Mücadele karşıtı gazeteci Ali Kemal'in İzmit'te linç edilmesinin ardından, Mısır'a giden bir yük gemisine binerek 8 Kasım 1922'de ülkeden ayrıldı. Bir buçuk yıl sonra Büyük Millet Meclisi'nin kabul ettiği Yüzellilikler listesine alındı; listeye girmesinin nedeni Sevr'i imzalayan heyette bulunmasıydı.

Sürgün yıllarını Hicaz'da, Amerika Birleşik Devletleri'nde, Ürdün'de ve Lübnan'da geçirdi. Ürdün Emiri Abdullah ona yakınlık gösterdi, maaş bağladı; Rıza Tevfik Amman'da divan tercümanlığı ve eski eserler müdürlüğü görevlerinde bulundu. 1928'de Amerika'daki çocuklarını ziyaret etti ve orada Türk edebiyatı üzerine konferanslar verdi. 1934'te Ürdün'deki görevinden emekli olarak Beyrut yakınlarındaki Cünye kasabasına yerleşti.

Sürgünde yazdığı Uçun Kuşlar şiiri, yurt özleminin en bilinen ifadelerinden biri oldu:

"Uçun kuşlar uçun! Burada vefa yok!
Öyle akar sular, öyle hava yok!
Feryadıma karşı aks-i sedâ yok!
Bu yangın yerinde soğuk kül vardır."

Bugünkü Türkçeyle: "Uçun kuşlar, uçun! Burada vefa yok; ne o akan sular var ne o hava. Feryadıma karşılık veren bir yankı bile yok; bu yangın yerinde yalnızca soğuk kül kaldı."

1943: Dönüş

1938'de çıkarılan kanunla Yüzellilikler'in yurda dönüş yasağı kaldırıldı. Rıza Tevfik ise ancak 1943'te Türkiye'ye döndü. Dönüşünü kendi ifadesiyle "hesaplaşmak için değil, helalleşmek için" yaptığını söyledi. Son yıllarını İstanbul'da geçirdi; 30 Aralık 1949'da felç tedavisi gördüğü Vakıf Gureba Hastanesi'nde zatürreden öldü. Cenaze namazı 1 Ocak 1950'de Şişli Camii'nde kılındı ve Zincirlikuyu Mezarlığı'na defnedildi.
Dikkat: yanlış bilinen
Rıza Tevfik'in Sevr'deki imzası, Millî Mücadele'nin ve Cumhuriyet'in tarih yazımında ağır bir yük olarak kaldı. Kendisi, heyette yer almaya padişah ve sadrazamın baskısıyla razı olduğunu söylemiştir. Bu açıklama imzanın siyasi anlamını değiştirmez; ama bir insanın hayatını yalnızca tek bir imzayla değerlendirmenin de eksik kalacağını hatırlatır.

Bir imza ve bir ömür

Rıza Tevfik Bölükbaşı'nın hayatı, Osmanlı'nın son kuşak aydınlarının ne kadar çalkantılı bir dönemden geçtiğini gösteren çarpıcı bir örnektir. Gençliğinde Abdülhamid yönetimine karşı hürriyet şiirleri okuyan, 1908'de Meşrutiyet'in coşkulu hatiplerinden biri olan bu doktor ve şair, birkaç yıl içinde eski arkadaşlarıyla yollarını ayırdı; savaş yıllarında felsefe dersleriyle Türk fikir hayatına önemli katkılar yaptı.

Ama 1920'de Sevr'e attığı imza, onun adını Millî Mücadele'nin karşı safında tarihe geçirdi. Ankara'nın kazandığı zafer, onu yirmi bir yıl sürecek bir sürgüne gönderdi. Bu sürgünde yazdığı yurt özlemi şiirleri, Türk şiirinin en dokunaklı örnekleri arasında yer aldı. 1938'de çıkarılan af kanunu ve 1943'teki dönüşü, Cumhuriyet'in eski muhaliflerle uzlaşma yolunu açtığını gösterir. Onun "helalleşmek" kelimesi, bir dönemin acılarını kapatma isteğinin sade bir ifadesiydi.

Yanıt yazmak için giriş yapın.

Giriş yap