Osmanlı tarihinde bazı devlet adamları, yaptıkları işlerden çok ölümleriyle hatırlanır. Sultan İbrahim'in son sadrazamıAhmed Paşa, bunun en çarpıcı örneklerinden biridir. Ahmed Paşa, 1647-1648 yıllarında sadrazamlık yaptı ve padişahın sınırsız harcamalarını karşılamak için halktan ağır vergiler topladı. 1648 ağustosunda İstanbul'da patlayan büyük ayaklanmada öldürüldü ve cesedi öfkeli kalabalık tarafından parçalandı. Bu korkunç ölüm, ona Farsçada bin parça anlamına gelen Hezarpare lakabını kazandırdı. Bu yazıda Hezarpare Ahmed Paşa'nın yükselişini, sadrazamlığını, İbrahim döneminin mali sıkıntılarını, 1648 ayaklanmasını ve bu olayların Osmanlı tarihindeki yerini anlatıyoruz.
Sultan İbrahim'in 1648'de fetvayı reddedişini gösteren tasvirGörsel: Wikimedia Commons, Public domain, yazar: Johann Andreas Thelot. Dosya sayfası
Sultan İbrahim'in tahta çıkışı
1640'ta IV. Murad öldüğünde, hanedanın hayatta kalan tek erkek üyesi kardeşi İbrahim'di. İbrahim, yıllarca sarayın kafes denen bölümünde, sürekli öldürülme korkusuyla yaşamıştı. Bu nedenle tahta çıktığında ruhsal açıdan sarsılmış bir durumdaydı. Hanedanın devamı onun çocuk sahibi olmasına bağlıydı ve annesi Kösem Sultan, devlet işlerinde büyük bir etkiye sahipti.
İbrahim döneminin ilk yıllarında devlet işleri, IV. Murad'dan kalan sadrazamKemankeş Kara Mustafa Paşa tarafından yürütüldü. Mustafa Paşa, sıkı bir mali disiplin uyguluyordu. Ancak 1644'te saray çevresindeki rakiplerinin entrikalarıyla idam edildi. Bu tarihten sonra devlet yönetiminde istikrar bozuldu ve sadrazamlar sık sık değişmeye başladı.
Saray harcamaları ve gözdeler
İbrahim döneminde saray harcamaları büyük ölçüde arttı. Padişah, gözdelerine ve hasekilerine değerli hediyeler veriyor, saray için yeni süs eşyaları ve kumaşlar alınmasını istiyordu. Kaynaklarda, padişahın özellikle samur kürklere ve amber gibi kokulara büyük bir ilgi duyduğu anlatılır. Saray çevresindeki bazı kişiler de bu durumdan yararlanarak büyük servetler edindi.
Bu dönemde Cinci Hoca adıyla bilinen Hüseyin Efendi, padişahı tedavi ettiği iddiasıyla büyük bir nüfuz kazandı ve kazaskerliğe kadar yükseldi. Cinci Hoca gibi kişilerin devlet işlerine karışması, yönetimdeki düzensizliği daha da artırdı.
Ek bilgi
DOĞRUSU Sultan İbrahim dönemi hakkındaki bilgilerin önemli bir kısmı, olaylardan bir süre sonra yazılan kroniklere dayanır. Özellikle Naîmâ'nın tarihi ve Kâtib Çelebi'nin Fezleke adlı eseri, bu dönemin ana kaynaklarıdır. Bu yazarlar, padişahı ve çevresini genellikle eleştirel bir dille anlatır. Bu nedenle bazı anlatıların abartılı olabileceği dikkate alınmalıdır.
Ahmed Paşa'nın yükselişi
Ahmed Paşa, sadrazamlığa getirilmeden önce çeşitli görevlerde bulunmuştu. 1647 eylülünde sadrazamlığa getirildiğinde, devlet ağır bir mali sıkıntı içindeydi. Bir yandan Girit savaşı sürüyor, bir yandan da saray harcamaları artıyordu. Venedik ile 1645'te başlayan Girit savaşı, devletin kaynaklarını yoğun biçimde tüketiyordu.
Ahmed Paşa, padişahın isteklerini karşılamak için yeni vergiler koydu ve var olan vergileri artırdı. Kaynaklarda, onun padişahın isteği üzerine halktan samur kürk ve başka değerli mallar toplattığı anlatılır. Bu uygulamalar, İstanbul halkı ve esnaf arasında büyük bir öfke yarattı. Sultan İbrahim'in portresiGörsel: Wikimedia Commons, Public domain, yazar: Ibrahim I, sultan of the Ottoman Empire (1615-1648) (depicted). Dosya sayfası
Girit savaşı ve Venedik ablukası
Bu dönemde Osmanlı'nın karşılaştığı en büyük askerî sorun, Girit savaşıydı. 1645'te başlayan savaşta Osmanlı ordusu adanın önemli bir kısmını kısa sürede ele geçirdi; ancak adanın başkenti Kandiye'yi alamadı. Kandiye kuşatması, yirmi yılı aşkın bir süre devam edecek ve ancak 1669'da Köprülüzade Fazıl Ahmed Paşa döneminde sona erecekti.
Venedik donanması, savaş sırasında Çanakkale Boğazı'nı ablukaya aldı. Bu abluka, İstanbul'a gelen gemilerin yolunu kesti ve şehirde fiyatların yükselmesine yol açtı. Girit'teki askerlere erzak ve asker göndermek de giderek zorlaştı. Bu sıkıntılar, Ahmed Paşa'nın vergileri artırmasının nedenlerinden biriydi; ancak halkın gözünde bu durum, saray israfının bir sonucu olarak görülüyordu.
1648 ayaklanması
1648 yazında İstanbul'daki öfke patlama noktasına geldi. Yeniçeri ağaları, sipahiler ve ulema, Ahmed Paşa'ya ve onu destekleyen padişaha karşı birleşti. Ayaklanmacılar, önce Fatih Camii'nde ve ardından Orta Cami'de, yani yeniçerilerin toplandığı camide bir araya geldi. Şeyhülislamdan, padişahın tahttan indirilmesine izin veren bir fetva alındı.
Ahmed Paşa, ayaklanmanın başında saklanmaya çalıştı; ancak bulundu ve öldürüldü. Kaynaklara göre cesedi, öfkeli kalabalık tarafından At Meydanı'nda parçalandı. Naîmâ, bazı kişilerin onun vücut parçalarını şifa olarak sattığını bile anlatır. Bu korkunç olay, Ahmed Paşa'ya Hezarpare lakabını kazandırdı.
Ek bilgi
YAYGIN İDDİA
Hezarpare lakabının Ahmed Paşa'ya hayattayken, yaptığı işler nedeniyle verildiği sanılabilir. Oysa bu lakap, ölümünden sonra cesedinin kalabalık tarafından parçalanmasına atıfla kullanılmaya başlanmıştır. Farsça hezar bin, pare ise parça anlamına gelir.
İbrahim'in tahttan indirilmesi
Ahmed Paşa'nın öldürülmesinin ardından, 8 Ağustos 1648'de Sultan İbrahim tahttan indirildi. Yerine, henüz yedi yaşında olan oğlu IV. Mehmed tahta çıkarıldı. İbrahim, birkaç gün sonra, 18 Ağustos 1648'de boğdurularak öldürüldü. Bu olay, Osmanlı tarihinde bir padişahınulemanın fetvasıyla tahttan indirilip öldürüldüğü ender örneklerden biridir.
IV. Mehmed'in çocuk yaşta tahta çıkması, devlet yönetiminde yeni bir kargaşa dönemini başlattı. Kösem Sultan, torununun naibesi olarak devlet işlerini yönetmeye çalıştı; ancak saray içindeki rekabet ve yeniçeri ağalarının nüfuzu, yönetimi zorlaştırdı. Bu kargaşa, 1656'da Köprülü Mehmed Paşa'nın sadrazamlığa getirilmesine kadar sürecekti.
Bir vergi düzeninin sınırları
Hezarpare Ahmed Paşa'nın hikâyesi, Osmanlı'da halkın vergiye karşı tepkisinin ne kadar sert olabileceğini de gösterir. Osmanlı devlet anlayışında adalet, hükümdarın en önemli görevi olarak görülüyordu. Halktan alınan vergilerin bilinen kurallara uygun olması bekleniyordu. Kurallara aykırı ve ağır vergiler, zulüm olarak algılanıyor ve devletin meşruiyetini sarsıyordu.
Bu anlayış, ayaklanmacıların neden padişahı değil önce sadrazamı hedef aldığını da açıklar. Osmanlı siyasi düşüncesinde, kötü yönetimin sorumluluğu genellikle padişahın etrafındaki kötü danışmanlara yüklenirdi. Ahmed Paşa, bu nedenle halkın öfkesinin ilk hedefi oldu. Ancak bu kez öfke, sadrazamla sınırlı kalmadı ve padişahın kendisine de ulaştı. Sultan İbrahim'in kabriGörsel: Wikimedia Commons, CC BY-SA 3.0, yazar: Saqib Qayyum. Dosya sayfası
Hezarpare Ahmed Paşa'nın hikâyesi, Osmanlı'nın on yedinci yüzyılda yaşadığı siyasi ve mali krizin en çarpıcı yansımalarından biridir. Girit savaşı, Venedik ablukası ve saray harcamaları, devleti ağır bir mali yükün altına sokmuştu. Ahmed Paşa, bu yükü halka ağır vergiler yükleyerek karşılamaya çalıştı. Ancak bu yol, hem kendi hayatına hem de padişahın tahtına mal oldu.
Bu olaylar, Osmanlı siyasi kültüründe yönetenlerle yönetilenler arasındaki ilişkinin sınırlarını da gösterir. İstanbul halkı, esnafı, yeniçerileri ve uleması, adaletsiz bulduğu bir yönetime karşı birleşebiliyordu. Bu birleşme, bir sadrazamı öldürebiliyor ve bir padişahı tahttan indirebiliyordu. Osmanlı tarihinde bu tür ayaklanmalar, siyasi düzenin bir parçası hâline gelmişti ve sonraki yüzyıllarda da tekrar edecekti.
Hezarpare Ahmed Paşa'yı yalnızca kötü bir devlet adamı olarak görmek, olayların arka planını gözden kaçırmak olur. Onun aldığı kararlar, büyük ölçüde savaşın ve sarayın taleplerinin bir sonucuydu. Ancak bu talepleri halkın sırtına yükleme biçimi, ölümcül bir hata oldu. Bin parçaya bölünen bu sadrazamın hikâyesi, bir devletin mali sıkıntılarını çözmek için seçilen yolun, o devletin meşruiyetini nasıl sarsabileceğini acı bir biçimde hatırlatır.