1848–1849 Macar ihtilali, Habsburg ve Rus ordularının ortak saldırısıyla bastırıldığında, ihtilalin önderleri ve binlerce asker Osmanlı topraklarına sığındı. Aralarında Macar ihtilalinin sembol ismi Kossuth Lajos, Leh generali Józef Bem ve pek çok subay vardı. Avusturya ve Rusya, bu mültecilerin iadesini istedi ve reddedilmesi hâlinde savaş tehdidinde bulundu. Sultan Abdülmecid ve SadrazamMustafa Reşid Paşa, bu baskıya rağmen mültecileri teslim etmedi. Bu karar, Avrupa kamuoyunda Osmanlı'ya büyük bir sempati kazandırdı ve Türk-Macar dostluğunun en sık anılan olaylarından biri hâline geldi. Kütahya'da Kossuth'un kaldığı ev olarak bilinen yapıGörsel: Wikimedia Commons, Public domain, yazar: Bilinmiyor. Dosya sayfası
Ağustos 1849: Tuna'yı geçen bir ordu
Macar ihtilali, 1848 Mart'ında başladı ve kısa sürede Habsburg yönetimine karşı bir bağımsızlık savaşına dönüştü. 1849 Nisan'ında Debrecen'de toplanan meclis, Habsburg hanedanının tahttan düştüğünü ilan etti ve Kossuth'u yönetici başkan seçti. Bunun üzerine Avusturya imparatoru Franz Joseph, Rus çarı I. Nikolay'dan yardım istedi. Yaz aylarında iki yüz bini aşkın Rus askeri Macaristan'a girdi. 13 Ağustos 1849'da Macar ordusunun ana kısmı General Artúr Görgei komutasında Világos'ta Rus ordusuna teslim oldu.
Teslimden önce ve sonra binlerce Macar ve Leh asker, Tuna'yı geçerek Osmanlı topraklarına sığındı. Kossuth, ağustos ayının ortasında Orsova üzerinden Osmanlı sınırına geçti ve Vidin'e ulaştı. Vidin'de toplanan mültecilerin sayısı birkaç bini buluyordu. Aralarında Macarlar, Lehler, Avusturya ordusundan kaçan İtalyanlar ve başka milletlerden gönüllüler vardı.
İade krizi: Avusturya ve Rusya'nın baskısı
Avusturya ve Rusya, önceki antlaşmalara dayanarak mültecilerin iadesini istedi. Rus elçisi ve Avusturya temsilcisi Babıâli'ye sert notalar verdi; iki devlet, talepleri reddedilirse diplomatik ilişkileri keseceklerini bildirdi. Osmanlı yönetimi için bu, ciddi bir askerî tehdit anlamına geliyordu. Ancak Sultan Abdülmecid ve Mustafa Reşid Paşa, sığınma hakkının ve misafire sahip çıkma geleneğinin çiğnenemeyeceğini belirterek mültecileri teslim etmeyi reddetti.
Bu kararın arkasında hem ilkesel hem de siyasi hesaplar vardı. Osmanlı yönetimi, Britanya ve Fransa'nın desteğini almıştı. Britanya elçisi Stratford Canning, Londra'yı mültecilerin korunması için harekete geçirdi. 1849 sonbaharında Britanya ve Fransa donanmaları Çanakkale Boğazı'nın girişine, Beşike Körfezi'ne gönderildi. Bu gövde gösterisi, Rusya ve Avusturya'nın daha ileri gitmesini engelledi. Fuad Efendi'nin Petersburg'a gönderilmesiyle yürütülen görüşmeler sonunda iki devlet iade taleplerinden vazgeçti; Osmanlı ise mültecilerin sınırdan uzak bir yerde tutulmasını kabul etti.
Ek bilgi
Din değiştiren subaylar İade baskısı sırasında mülteci subaylardan bir kısmı Müslüman oldu. Bu yolla Osmanlı tebaasına geçerek iade riskini ortadan kaldırmayı amaçladılar. Józef Bem, Murad Paşa adını aldı; Richard Guyon Hurşid Paşa, György Kmety ise İsmail Paşa adıyla Osmanlı ordusunda görev yaptı. Kmety ve Guyon, 1855'teki Kars savunmasında önemli roller üstlendi. Bem ise 10 Aralık 1850'de Halep'te öldü; mezarı Halep'te yapıldı, naaşı 1929'da Polonya'ya, Tarnów'a götürüldü.
Józef Bem'in Barabás Miklós tarafından yapılmış portresiGörsel: Wikimedia Commons, Public domain, yazar: Bilinmiyor. Dosya sayfası
Şumnu'dan Kütahya'ya
Mülteciler önce Vidin'den Şumnu'ya nakledildi. Kossuth ve yakın çevresi, 1850 başında Anadolu'ya, Kütahya'ya gönderildi. Kossuth ailesiyle birlikte Kütahya'da, bugün Kossuth Evi olarak bilinen yapıda yaklaşık bir buçuk yıl yaşadı. Kütahya'daki günlerinde İngilizce çalıştı, yazışmalarını sürdürdü ve Avrupa'daki siyasi gelişmeleri izledi. Osmanlı yönetimi, onun güvenliğini sağlamak için muhafızlar görevlendirdi ve aileye tahsisat bağladı.
Kossuth'un Kütahya'daki ikameti, Avusturya'nın baskısı nedeniyle uzadı. Avusturya, Kossuth'un en az belli bir süre Osmanlı topraklarında tutulmasını istiyordu. Sonunda Britanya ve ABD'nin girişimleriyle Kossuth'un serbest bırakılmasına karar verildi. 1851 Eylül'ünde Kossuth, ABD Kongresi'nin kararıyla gönderilen USS Mississippi fırkateyniyle Osmanlı topraklarından ayrıldı. Önce İngiltere'ye, ardından ABD'ye giden Kossuth, iki ülkede de büyük kalabalıklar tarafından karşılandı.
Dikkat: yanlış bilinen
Avrupa'nın gözünde 1849Britanya basınında 1849 krizi, Osmanlı'nın "Avrupa'nın despotlarına" karşı mültecileri koruması olarak anlatıldı. Macar hafızasında bu olay, Türklere duyulan sempatinin en güçlü dayanaklarından biri oldu. Budapeşte'deki Macar Ulusal Arşivi'nde mültecilere ilişkin yazışmalar, Londra'daki Ulusal Arşiv'de ise Stratford Canning'in raporları korunur. Bu belgeler, Osmanlı kararının uluslararası bağlamını Osmanlı arşivindeki irade ve tahsisat kayıtlarıyla birlikte görmeyi mümkün kılar.
Kütahya'daki ev ve bugünkü hafıza
Kütahya'daki Kossuth Evi, bugün müze olarak ziyarete açıktır. Evin bahçesinde Kossuth'un bir büstü bulunuyor; içinde dönemin eşyaları, fotoğrafları ve mektup kopyaları sergileniyor. Macaristan'dan gelen resmî heyetler ve okul grupları, Kütahya'yı Tekirdağ'daki Rákóczi Evi ile birlikte ziyaret eder. Kütahya'da ve Budapeşte'de Kossuth adına düzenlenen etkinlikler, 1849'un dostluk hafızasını canlı tutmaya devam ediyor. Kossuth Lajos ve 1848–1849 Macar ihtilalinin generallerini bir arada gösteren resimGörsel: Wikimedia Commons, Public domain, yazar: Bilinmiyor. Dosya sayfası
1849 kararı, Osmanlı Devleti'nin zayıf olduğu bir dönemde bile kendi egemenliğine ve ilkelerine sahip çıkabildiğini gösterir. Rusya'nın tehdidi gerçekti; birkaç yıl sonra iki devlet Kırım Savaşı'nda karşı karşıya gelecekti. Osmanlı yönetimi, mültecileri teslim etmeyerek hem Avrupa kamuoyunun desteğini kazandı hem de Britanya ve Fransa ile ilerideki ittifakın zeminini hazırladı.
Bu olayın asıl kalıcı etkisi ise insanların hafızasında oldu. Macaristan'da bugün bile "Türkler 1849'da bizi bırakmadı" cümlesi, iki halk arasındaki dostluğun en sık kullanılan örneklerinden biridir. Kossuth'un Kütahya'daki evi ve Bem'in Halep'teki eski mezar yeri, bu dostluğun somut izleridir. Kararı, yalnızca diplomatik bir başarı olarak değil, bir sığınma ahlakının ifadesi olarak da okumak gerekir; bu ahlakın bugünkü dünyada da anlamını yitirmediğini düşünüyoruz.