Ankara'ya varmadan basında çıkan mektup
Kasım 1923'ün sonunda Londra'dan Türkiye Başbakanı İsmet Paşa'ya hitaben bir mektup yola çıktı. Mektubun altında Hindistan Müslümanlarının iki tanınmış ismi vardı: İsmaili topluluğunun lideri Ağa Han ve İngiltere'de Privy Council'ın yargı komitesinde görev yapmış hukukçu Seyyid Emir Ali. 24 Kasım 1923 tarihli mektup, halifenin makamının ve itibarının korunmasını istiyordu.Mektup Ankara'daki muhatabına ulaşmadan İstanbul gazetelerinde yayımlandı. Bu durum, Cumhuriyet'in ilanının üzerinden henüz bir ay geçmişken büyük bir siyasi krize dönüştü. Bu yazıda mektubun içeriğini, nasıl yayımlandığını, ardından kurulan İstiklal Mahkemesi'ni ve olayın 3 Mart 1924 kararına etkisini ele alıyoruz.

Mektubu imzalayanlar
Ağa Han III, Sultan Muhammed Şah adıyla da bilinen, dünya İsmaili topluluğunun ruhani lideriydi. Hindistan'da ve İngiltere'de siyasi çevrelerle yakın ilişkileri vardı. Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra Hindistan'da güçlenen Hilafet Hareketi'nin, Türkiye'ye destek veren kesimleriyle de temas içindeydi.Seyyid Emir Ali ise Hint kökenli bir hukukçu ve tarihçiydi. İslam tarihi üzerine İngilizce yazdığı kitaplarla tanınıyordu. Londra'da yaşıyordu ve İngiltere'nin en yüksek yargı kurullarından birinde görev yapmıştı. İki imzacı da Kurtuluş Savaşı yıllarında Hindistan Müslümanlarının Türkiye'ye verdiği desteğin sembol isimleri arasında sayılıyordu.
Ek bilgi
Hindistan'daki Hilafet Hareketi, Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra Osmanlı halifeliğinin korunması için örgütlenen bir halk hareketiydi. Kurtuluş Savaşı sırasında Anadolu'ya para yardımı toplayan kampanyalar düzenledi. Bu yardımlar ve gösterilen dayanışma Türkiye'de minnetle hatırlandı. Mektubun imzacıları bu hareketin doğrudan liderleri değildi, ama aynı duyarlılığı paylaşan tanınmış kişilerdi.
Mektup ne istiyordu?
Mektup, saltanatın kaldırılmasından sonra yalnızca halifelik makamına sahip olan Abdülmecid Efendi'nin konumundan duyulan kaygıyı dile getiriyordu. İmzacılar halifeliğin bütün Müslümanlar için taşıdığı anlama dikkat çekiyor, halifenin itibarının ve makamının korunmasını istiyorlardı. Mektup, halifeliğin dünya Müslümanlarını birbirine bağlayan bir kurum olduğunu ve Türkiye'nin bu bakımdan özel bir sorumluluk taşıdığını vurguluyordu.Mektubun dili saygılıydı ve Türkiye hükûmetine doğrudan bir talep yöneltmekten çok bir rica niteliği taşıyordu. Ama Ankara'da asıl tepki, içerikten çok mektubun yayımlanma biçimine yöneldi.
Önce gazete, sonra hükûmet
Mektup 5 Aralık 1923'te İstanbul'da Tanin ve İkdam gazetelerinde, 6 Aralık'ta da Tevhid-i Efkâr'da yayımlandı. Hükûmetin eline ise bu yayınlardan sonra ulaştı. Ankara bu durumu, halifeliği yeni rejime karşı bir dayanak noktası hâline getirme çabası olarak yorumladı. Yabancı ülkelerde yaşayan kişilerin, Türkiye'nin iç meselesine İstanbul basını aracılığıyla müdahale ettiği düşünüldü.Tartışmalar Meclis'e de taşındı. Mektubun İngiltere'den gelmesi, imzacılardan birinin İngiliz yargı kurumlarında görev yapmış olması ve yayının Lozan Antlaşması'ndan yalnızca birkaç ay sonra gerçekleşmesi, olaya dış müdahale gölgesi düşürdü.

Tarih notu
24 Kasım 1923: Mektubun tarihi. 5 Aralık 1923: Tanin ve İkdam'da yayımlanması. 6 Aralık 1923: Tevhid-i Efkâr'da yayımlanması. Aralık 1923: İstanbul İstiklal Mahkemesi'nin kurulması. 27 Aralık 1923: Lütfi Fikri Bey'e verilen ceza. 2 Ocak 1924: Gazetecilerin beraati. 3 Mart 1924: Halifeliğin kaldırılması.
İstanbul İstiklal Mahkemesi
İsmet Paşa'nın önerisiyle İstanbul'da bir İstiklal Mahkemesi kuruldu. Mektubu yayımlayan gazetelerin başyazarları tutuklandı: Tanin'den Hüseyin Cahit, Tevhid-i Efkâr'dan Velid Ebüzziya ve İkdam'dan Ahmet Cevdet. Gazetelerin sorumlu müdürleri de yargılananlar arasındaydı.Mahkeme, gazetecileri 2 Ocak 1924'te beraat ettirdi. Aynı dönemde eski Dersim mebusu ve İstanbul Barosu başkanı Lütfi Fikri Bey de halifelik üzerine yazdığı yazı nedeniyle yargılandı. 27 Aralık 1923'te beş yıl kürek cezasına çarptırıldı. 13 Şubat 1924'te Meclis'in çıkardığı afla serbest bırakıldı.
Dikkat: yanlış bilinen
Mektup olayı, 3 Mart 1924'te halifeliğin kaldırılmasının tek nedeni değildi. Halifeliğin geleceği Cumhuriyet'in ilanından önce de tartışılıyordu. Ama mektup, halifeliğin yurt dışından gelen siyasi taleplere açık bir kurum olduğu görüşünü güçlendirdi ve kaldırma kararını hızlandıran olaylar arasında yer aldı.
Mektubun sonraki etkisi
Halifeliğin kaldırılmasından sonra Ağa Han ve Emir Ali, Türkiye'nin iç siyasetinde bir daha benzer bir rol oynamadı. Ağa Han, 1930'larda Milletler Cemiyeti'nde Hindistan'ı temsil etti ve 1937'de Cemiyet Genel Kurulu başkanlığı yaptı. Emir Ali 1928'de İngiltere'de öldü ve Brookwood mezarlığına defnedildi.
Bir mektubun yanlış zamanda yayımlanması
Ağa Han ve Emir Ali mektubu, içeriğinden çok zamanlaması ve yolculuğu yüzünden tarihe geçti. Metin, Hindistan Müslümanlarının halifeliğe duyduğu bağlılığı nazik bir dille anlatan bir ricaydı. Kurtuluş Savaşı'nda Anadolu'ya destek vermiş bir toplumun sesi olarak okunduğunda, imzacıların iyi niyetini sorgulamak için bir neden yok. Ama mektubun Ankara'ya varmadan İstanbul gazetelerinde çıkması, onu bir ricadan siyasi bir bildiriye dönüştürdü.Cumhuriyet'in ilanından bir ay sonra Ankara ile İstanbul basını arasındaki gerginlik zaten yüksekti. Halifelik, yeni rejime mesafeli duranların etrafında toplanabileceği bir kurum olarak görülüyordu. Böyle bir ortamda yurt dışından gelen ve önce kamuoyuna duyurulan bir çağrı, Ankara'da en kötü ihtimalle okundu. İstiklal Mahkemesi'nin kurulması ve gazetecilerin tutuklanması bu okumanın sonucuydu. Mahkemenin gazetecileri beraat ettirmesi ise olayın hukuki değil siyasi bir kriz olduğunu gösteriyor.
Bu mektup, dış dünyadan gelen iyi niyetli bir sesin bile iç siyasetin dengeleri içinde nasıl farklı bir anlam kazanabileceğinin öğretici bir örneği. Hindistan'la kurulan dostluk bağları olaydan sonra da sürdü, ama halifeliğin kaderi bu kış belirlendi.