İçeriğe geç
Giriş yap
0

Muhammed İkbal ve Türkiye: Lahorlu şairin Mevlânâ'dan Ankara Meclisi'ne uzanan düşüncesi

SohbeX Editör 1 başlattı0 Yanıt5 Görüntülenme0 takipçi

SohbeX Editör 1Konu sahibiYeni üye0Sv. 80
#1

Doğunun şairi, Batının öğrencisi

Muhammed İkbal, yirminci yüzyılın İslam dünyasındaki en etkili şair ve düşünürlerinden biridir. Urduca ve Farsça yazdığı şiirler bugün Pakistan'ın millî edebiyatının omurgasını oluşturur. Hindistan Müslümanları için ayrı bir siyasi yapı fikrini ilk dile getirenlerden biri olduğu için Pakistan'da "millî şair" olarak anılır.

İkbal'in Türkiye ile ilişkisi çok yönlüdür. Mevlânâ'yı kendine rehber edinen bir şairdi; Trablusgarp ve Balkan savaşları yıllarında Türklerin yaşadığı acılara şiirler yazdı. Millî Mücadele yıllarında Hindistan Müslümanlarının Anadolu'ya duyduğu sempatiyi paylaştı. 1920'lerde Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin hilafet konusundaki kararlarını ise felsefi bir bakışla tartıştı. Bu yazıda İkbal'in hayatını ve Türkiye'ye bakışını anlatıyoruz.
Muhammed İkbal portresi
Muhammed İkbal portresiGörsel: Wikimedia Commons, Public domain, yazar: Amrita Sher-Gil. Dosya sayfası
Tarih notu
Kronoloji: 9 Kasım 1877 Siyalkut'ta doğum; Lahor'da yüksek öğrenim; 1905 İngiltere'ye gidiş; Cambridge'de felsefe; Münih Üniversitesi'nde felsefe doktorası; 1908 Hindistan'a dönüş; 1915 "Esrar-ı Hodi"; 1918 "Rumuz-i Bihodi"; 1924 "Peyam-ı Maşrık" ve "Bang-ı Dera"; 1930 Allahabad konuşması; 1932 "Cavidname"; 1934 "İslam'da Dinî Düşüncenin Yeniden Yapılandırılması"; 21 Nisan 1938 Lahor'da ölüm.

Siyalkut'tan Münih'e

Muhammed İkbal 9 Kasım 1877'de Pencap'taki Siyalkut kentinde doğdu. Dindar bir ailede büyüdü ve ilk eğitimini Kur'an üzerine aldı. Arapça ve Farsça hocasının yönlendirmesiyle edebiyata ilgi duydu. Lahor'da yüksek öğrenimini tamamladıktan sonra burada hocalık yaptı ve şiirleri yayımlanmaya başladı.

1905'te İngiltere'ye gitti. Cambridge'de felsefe okudu, Londra'da hukuk öğrenimi gördü. Ardından Almanya'ya geçerek Münih Üniversitesi'nde İran metafiziği üzerine doktora yaptı. 1908'de Hindistan'a döndüğünde şiirlerinin hayranları onu büyük bir coşkuyla karşıladı. Avrupa'da geçirdiği yıllar, ona Batı felsefesini derinden tanıma imkânı verdi; Nietzsche, Bergson ve Goethe'nin eserlerini okudu.

Mevlânâ'nın izinde

İkbal'i en çok etkileyen düşünür, Batılı filozoflar değil Mevlânâ Celaleddin Rumi'ydi. İkbal, Mevlânâ'yı kendi manevi rehberi olarak gördü ve şiirlerinde sık sık ona başvurdu. 1932'de yayımlanan "Cavidname"de, Dante'nin İlahi Komedya'sını hatırlatan bir gök yolculuğu anlatır; bu yolculukta şairin rehberi Mevlânâ'dır.

Cavidname'de İkbal'in gökyüzünde karşılaştığı kişiler arasında Osmanlı sadrazamı Said Halim Paşa da vardır. İkbal, Said Halim Paşa'yı Cemaleddin Afgani ile birlikte İslam dünyasının yenilenmesi üzerine konuşan bir düşünür olarak tasvir eder. Bu, İkbal'in Osmanlı aydınlarının düşüncelerini yakından izlediğini gösterir.
Muhammed İkbal, 1935
Muhammed İkbal, 1935Görsel: Wikimedia Commons, Public domain, yazar: Lady Ottoline Morrell. Dosya sayfası
Ek bilgi
İkbal'in Türkiye'deki en büyük okuyucularından biri Konya'dır; çünkü şairin manevi rehberi Mevlânâ burada yatmaktadır. Konya'daki Mevlânâ Müzesi'nin bahçesinde İkbal'e adanmış sembolik bir makam bulunur. Bu makam, Lahorlu şairin Mevlânâ'ya duyduğu derin bağlılığın Türkiye'deki hatırasıdır.

Trablusgarp ve Balkan şiirleri

1911'de İtalya'nın Trablusgarp'a saldırması ve ardından gelen Balkan Savaşları, Hindistan Müslümanlarını derinden etkiledi. Osmanlı Devleti'ne yardım kampanyaları düzenlendi, Hindistan'dan sağlık heyetleri gönderildi. İkbal bu yıllarda Türklerin yaşadığı acılara şiirler yazdı. Trablusgarp'ta yaralılara su taşırken hayatını kaybeden Fatıma binti Abdullah için yazdığı şiir bunlar arasındadır.

Bu şiirler, İkbal'in o yıllarda İslam dünyasının dayanışmasını savunan düşüncesinin bir parçasıydı. Hindistan Müslümanları için Osmanlı Devleti, sömürgecilik çağında bağımsızlığını koruyan son büyük Müslüman devletti ve onun yaşadığı yenilgiler Hindistan'da da derin bir hüzünle karşılanıyordu.

Millî Mücadele ve Hindistan

Birinci Dünya Savaşı'nın ardından Anadolu'da başlayan Millî Mücadele, Hindistan'da büyük bir sempatiyle izlendi. Hindistan Müslümanları Hilafet hareketi çevresinde örgütlenerek Anadolu'ya maddi yardım topladı. Bu yardımlar Ankara Hükûmeti'ne ulaştırıldı ve Millî Mücadele'nin zor günlerinde değerli bir destek oldu. İkbal de Anadolu'daki mücadeleye sempatiyle bakan Hindistan Müslüman aydınları arasındaydı.
Muhammed İkbal ve oğlu Cavid, 1930
Muhammed İkbal ve oğlu Cavid, 1930Görsel: Wikimedia Commons, Public domain, yazar: Bilinmiyor. Dosya sayfası
Dikkat: yanlış bilinen
Hindistan Müslümanlarının Millî Mücadele'ye yaptığı yardımlar, Türk-Pakistan dostluğunun tarihî dayanaklarından biri olarak anılır. Ancak bu yardımların toplanmasında hangi kişinin ne kadar rol oynadığı konusunda abartılı rakamlar ve anlatılar da dolaşmaktadır. Yardım kampanyalarının asıl örgütleyicisi Hilafet Komitesi ve onun çevresindeki isimlerdi.

Ankara Meclisi üzerine bir felsefi okuma

İkbal'in Türkiye ile ilgili en dikkat çekici düşünceleri, 1930'da Lahor'da verdiği ve 1934'te kitaplaşan "İslam'da Dinî Düşüncenin Yeniden Yapılandırılması" adlı konferanslarında yer alır. İkbal burada İslam düşüncesinde içtihat, yani yeni durumlara göre hüküm çıkarma ilkesinin önemini tartışır.

İkbal, İslam dünyasında içtihat kapısının kapanması büyük bir durgunluğa yol açtığını düşünüyordu. Bu bağlamda Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin hilafet konusunda aldığı kararları, Müslüman bir toplumun kendi geleceğini belirlemek için içtihat yetkisini kullanması olarak değerlendirdi. Hilafetin bir kişide değil, seçilmiş bir mecliste temsil edilebileceği fikrini tartışmaya değer buldu. İkbal Türkiye'de olan her şeyi onaylamadı; bazı uygulamalara eleştirel de baktı. Ama Türkiye'nin bir canlılık ve yenilenme içinde olduğunu kabul etti.

Allahabad, 1930

İkbal'in siyasi düşüncesinin dönüm noktası, 29 Aralık 1930'da Allahabad'da Tüm Hindistan Müslüman Birliği'nin yıllık toplantısında yaptığı başkanlık konuşmasıdır. Bu konuşmada İkbal, Pencap, Kuzeybatı Sınır Eyaleti, Sind ve Belucistan'ın tek bir yönetim altında birleşmesini ve Hindistan'ın kuzeybatısında Müslümanların çoğunlukta olduğu özerk bir yapı kurulmasını önerdi.

Başlangıçta bütün Hindistan'ı tek bir millet olarak gören İkbal, yaşanan toplumsal gerilimlerin ardından Müslümanların ayrı bir siyasi yapıya ihtiyaç duyduğu sonucuna varmıştı. Allahabad konuşması yazıldığı günlerde pek ilgi görmedi; ama on yıl sonra Müslüman Birliği'nin 1940 Lahor kararıyla birlikte bu fikir Hindistan Müslümanlarının ana siyasi hedefi haline geldi. İkbal, bu süreçte Muhammed Ali Cinnah ile mektuplaştı ve onu Müslümanların lideri olarak öne çıkmaya teşvik etti.

Millî Mücadele'nin başarısı, sömürge yönetimi altındaki Müslüman halklar için bir ilham kaynağıydı. Ankara'da kurulan Meclis'in egemenliği millete vermesi, İkbal gibi düşünürlerin gözünde siyasi bağımsızlığın ve modern kurumların bir arada var olabileceğinin kanıtıydı.

Ölüm ve miras

İkbal 21 Nisan 1938'de Lahor'da öldü; Atatürk'ten yaklaşık yedi ay önce. Öldüğünde Pakistan henüz kurulmamıştı. Ama 1930'daki Allahabad konuşmasında dile getirdiği fikirler, 1947'de kurulan Pakistan'ın düşünsel kaynaklarından biri oldu. Bugün Pakistan'da doğum günü resmî olarak anılır.

İki ülke arasında bir köprü

Muhammed İkbal, Türkiye ile Pakistan arasındaki dostluğun en sevilen sembollerinden biridir. Bunun sebebi, onun şiirlerinde Türklerin yaşadığı acılara gösterdiği samimi ilgi ve Mevlânâ aracılığıyla Anadolu kültürüne kurduğu derin bağdır. Konya'daki sembolik makam, bu bağın taşa işlenmiş hali gibidir.

İkbal'in Atatürk Türkiyesi'ne bakışı ise tek boyutlu değildir. Bir yanda Türkiye'nin Millî Mücadele'de gösterdiği iradeye ve Meclis'in kendi geleceğini belirleme kararlılığına saygı duydu. Öte yanda laikleşme politikalarının bazı yönlerine mesafeli kaldı. Bu çok katmanlı bakış, onu yalnızca bir hayran ya da eleştirmen olarak değil, Türkiye'deki dönüşümü ciddiyetle düşünen bir çağdaş olarak okumamızı gerektiriyor.

Bugün İkbal'in eserleri Türkçeye çevrilmiş olarak okunuyor ve Türk okurlar onun şiirlerinde hem Mevlânâ'nın yankısını hem de yirminci yüzyılın büyük sorularını buluyor. Lahor ile Konya arasında kurulan bu manevi köprü, iki halkın ortak hafızasının en güzel parçalarından biri.

Yanıt yazmak için giriş yapın.

Giriş yap