Bebek'te doğan bir şair
Abdülhak Hâmit, 2 Ocak 1852'de İstanbul'un Bebek semtinde doğdu. Babası tarihçi ve diplomat Hayrullah Efendi, dedesi ise saray hekimi ve şair Abdülhak Molla'ydı. Annesi Münteha Hanım Çerkez kökenliydi. Çocukluğu, ilim ve edebiyatla iç içe bir konakta geçti; Yanyalı Tahsin Hoca ve Edremitli Bahaddin Hoca'dan özel dersler aldı.1863'te, henüz on bir yaşındayken, babasının görevli olduğu Paris'e ağabeyi Nasuhi ile birlikte gitti ve orada bir buçuk yıl eğitim gördü. İstanbul'a dönünce Fransızcasını geliştirmek için Tercüme Odası'nda çalıştı. Ardından babasının elçi olarak atandığı Tahran'a gitti; burada bir yılı aşkın süre Farsça öğrendi, Arap ve Fars şiirini yakından tanıdı. 1867'de babasının ölümü üzerine İstanbul'a döndü ve devlet hizmetine girdi.

Tarih notu
Kronoloji: 2 Ocak 1852 Bebek'te doğum; 1863-1864 Paris'te eğitim; 1871 Fatma Hanım'la evlilik; 1876 Paris Sefareti'ne tayin; 1878 Nesteren; 1885 Fatma Hanım'ın Beyrut'ta ölümü ve Makber; 1908 Âyan üyeliği; 1923 İstanbul'a dönüş; 1928 İstanbul milletvekilliği; 12 Nisan 1937 ölüm ve resmî cenaze töreni.
Diplomat şair
Abdülhak Hâmit'in hayatı, büyük ölçüde Osmanlı dış temsilciliklerinde geçti. 1876'da Paris Sefareti'ne kâtip olarak atandı ve Fransız edebiyatını burada yakından tanıdı. 1881'de Poti'ye, 1882'de Yunanistan'daki Volos'a, 1883'te Hindistan'daki Bombay'a gönderildi. Daha sonra uzun yıllar Londra Sefareti'nde çalıştı, bir süre Lahey'de bulundu ve 1906'da Brüksel'e elçi olarak tayin edildi.Bu uzun yurtdışı hayatı, onun şiirine ve tiyatrosuna derin izler bıraktı. Avrupa'nın edebiyat ve tiyatro dünyasıyla tanışması, Doğu şiirinin geleneğine hâkimiyetiyle birleşti. Shakespeare'in etkisini taşıyan manzum tiyatro eserleri ve kişisel acılarını işleyen şiirleri, Türk edebiyatında yeni bir duyarlılığın habercisi oldu.
Sansür ve tiyatro
1878'de Paris'te yayımladığı Nesteren adlı oyun, zalim bir hükümdara karşı ayaklanmayı konu alıyordu. Oyun, Sultan II. Abdülhamid'in tepkisini çekti ve şair bir süre görevinden uzaklaştırıldı. Daha sonra Zeynep adlı eseri nedeniyle Londra'daki görevinden alınarak İstanbul'a çağrıldı; ancak bir daha yazmayacağına söz verdikten sonra görevine dönebildi.Abdülhak Hâmit'in tiyatroları çoğunlukla tarihî konuları işler. Tarık yahut Endülüs Fethi, Eşber, Tezer yahut Abdurrahman-ı Salis ve Finten, en bilinen eserleri arasındadır. Bu oyunların çoğu, yazıldıkları dönemde sahnelenmekten çok okunmak için yazılmıştı. Ağır dili ve uzun manzum bölümleri nedeniyle sahneye uyarlanmaları zordu; Tarık, ancak 1962'de sadeleştirilmiş bir metinle İstanbul Şehir Tiyatroları'nda sahnelenebildi.

Sahra ve şiirde yenilik arayışı
Abdülhak Hâmit'in şiirdeki yeniliği, Makber'den önce başlamıştı. 1879'da yayımlanan Sahra, Türk şiirinde doğayı ve kır hayatını bir şehirli şairin gözünden işleyen ilk eserlerden biri sayılır. Divan şiirinde doğa, çoğunlukla kalıplaşmış imgelerle anılırdı; Sahra ise çölü, gökyüzünü ve yalnızlığı şairin kendi duygularıyla birleştiriyordu.Şair, biçim açısından da geleneği zorladı. Beyit düzenini bozan, farklı uzunlukta dizeleri bir araya getiren, aruz veznini Türkçenin söyleyişine yaklaştırmaya çalışan denemeler yaptı. Divaneliklerim yahut Belde ve Bunlar Odur gibi eserlerinde şehir, kadın ve aşk temalarını kişisel bir sesle işledi. Bu denemelerin hepsi başarılı sayılmadı; dilinin ağırlığı ve kimi zaman düzensiz yapısı eleştirildi. Ama sonraki kuşaklar, şiirde kişisel duygunun ve biçim özgürlüğünün yolunu açan isimlerden biri olarak onu andı.
Makber: bir acının şiiri
1885'te karısı Fatma Hanım'ın hastalığı nedeniyle aile Hindistan'dan ayrıldı. İstanbul'a dönüş yolunda Fatma Hanım Beyrut'ta hayatını kaybetti ve oraya defnedildi. Bu kayıp, Abdülhak Hâmit'in en tanınmış eseri Makber'in doğmasına yol açtı. Şiir şu dizelerle başlar:"Eyvâh! Ne yer ne yâr kaldı,
Gönlüm dolu âh u zâr kaldı."
Bugünkü Türkçeyle: "Eyvah! Ne yurt kaldı ne sevgili; gönlüm iniltiyle ve ağlayışla dolu kaldı."
Makber, Türk şiirinde ölüm karşısındaki kişisel acının bu kadar açık ve uzun biçimde anlatıldığı ilk büyük eserlerden biridir. Şiirde şairin acısı, ölüm, Tanrı ve evren üzerine sorularla birleşir. Eser yayımlandığı yıllarda çok okundu ve bir kuşağın duyarlılığını şekillendirdi.
Ek bilgi
Abdülhak Hâmit'e çağdaşları "Şair-i Âzam", yani "en büyük şair" unvanını verdi. Bu unvan, onun Türk edebiyatında Tanzimat şiirinden yeni şiire geçişte oynadığı rolün bir ifadesiydi. Namık Kemal'in etkisinde başlayan şiiri, Fransız romantizmiyle Doğu şiirinin mirasını birleştiren özgün bir sese ulaşmıştı.
Meşrutiyet, savaşlar ve Viyana
İkinci Meşrutiyet'in ilanından sonra, 1908'de Âyan Meclisi üyeliğine getirildi. İkinci eşi İngiliz Nelly Hanım 1911'de öldü; şair daha sonra Belçikalı Lucienne Hanım'la evlendi. Balkan Savaşları sırasında Brüksel'deki görevinden alındı. Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra bir süre Viyana'da yaşadı. Bu yıllarda yazdığı İlham-ı Vatan ve Yadigâr-ı Harb gibi eserler, savaşın ve yurt sevgisinin izlerini taşır.Cumhuriyet yılları
Cumhuriyet'in ilanından sonra İstanbul'a döndü. 1924-1925'te İkdam ve Vakit gazetelerinde hatıralarını yayımladı. 1928'de İstanbul milletvekili olarak Büyük Millet Meclisi'ne girdi ve ölümüne kadar bu görevde kaldı. Meclis'te yetmişli yaşlarındaki bu şair, Osmanlı edebiyatının yaşayan büyük isimlerinden biri olarak Cumhuriyet'in kültür hayatına bir süreklilik bağı getirdi.Soyadı Kanunu'ndan sonra Tarhan soyadını aldı. 1935'te Hakan adlı yeni bir oyun yayımladı. Ölümünden önce Kanuni'nin Vicdan Azabı adlı bir oyun üzerinde çalışıyordu; bu eser yayımlanmadı.

Dikkat: yanlış bilinen
Abdülhak Hâmit'in milletvekilliği, Cumhuriyet yönetiminin Osmanlı döneminin önde gelen sanatçılarını yeni devletin kurumlarına katma politikasının bir örneğidir. Bu, onun eski düzene karşı mücadele eden bir devrimci olduğu anlamına gelmez; aksine o, Tanzimat'tan Cumhuriyet'e uzanan kültürel sürekliliğin simgesi olarak görülüyordu.
Ölüm ve resmî cenaze
Abdülhak Hâmit Tarhan 12 Nisan 1937'de İstanbul'da hayatını kaybetti. Cenazesi devlet töreniyle kaldırıldı ve Zincirlikuyu Mezarlığı'na defnedildi. Zincirlikuyu, o yıllarda yeni açılmış bir mezarlıktı ve şair burada toprağa verilen ilk tanınmış isimlerden biri oldu. Cumhuriyet'in bir şaire resmî cenaze töreni düzenlemesi, edebiyata ve sanata verilen önemin dikkat çekici bir göstergesiydi.Eserleri, uzun yıllar ağır dili nedeniyle geniş okur kitlesine ulaşamadı. 1998-2002 yılları arasında İnci Enginün, oyunlarını bugünkü Türkçeye aktararak yedi cilt hâlinde yayımladı. Yusuf Mardin ise şairin Londra yıllarını konu alan bir roman yazdı.
Tanzimat'tan Cumhuriyet'e uzanan bir köprü
Abdülhak Hâmit Tarhan, seksen beş yıllık ömrüne Tanzimat'ın ikinci kuşağından Cumhuriyet'in ilk on beş yılına uzanan bir dönemi sığdırdı. Bebek'teki bir konakta doğup Paris, Tahran, Bombay, Londra ve Brüksel'de yaşadı; Osmanlı diplomatı olarak başladığı hayatını Cumhuriyet milletvekili olarak tamamladı. Bu yol, kendi başına bir dönemin hikâyesidir.Edebiyat tarihindeki yeri ise kendi şiirinin yeniliğinden gelir. Makber, ölümün ve acının kişisel bir dille anlatılabileceğini gösterdi; tiyatroları, tarih konularını büyük trajedilerin diliyle işlemeye çalıştı. Dilinin ağırlığı, bugün onu okumayı zorlaştırsa da yaptığı yenilikler, sonraki kuşak şairlerin yolunu açtı. Cumhuriyet'in onu Meclis'e alması ve resmî törenle uğurlaması, yeni devletin kültür mirasıyla bağını koparmak yerine onu sahiplenmeyi seçtiğini gösterir.