İki roman, bir dönüm noktası
7 Kasım 1929'da Cumhuriyet gazetesinde yeni bir tefrika başladı. Adı "Dokuzuncu Hariciye Koğuşu" olan bu roman, kemik veremine yakalanmış on beş yaşında bir gencin 1915 yılında yaşadıklarını onun ağzından, bir hatıra defteri biçiminde anlatıyordu. Tefrika 10 Aralık 1929'da sona erdi; kitap 1930'da Resimli Ay matbaasında basıldı. Bir yıl sonra, 1931'de, aynı yazarın "Fatih-Harbiye" adlı romanı yayımlandı. Yazar, 30 yaşındaki Peyami Safa'ydı.Bu iki roman, Safa'nın edebiyatında iki ana damarı temsil eder: Biri bireyin hastalık, acı ve yalnızlık karşısındaki iç dünyası; öteki Doğu ile Batı arasında bocalayan bir toplumun gündelik hayattaki yansıması.

Tarih notu
Kronoloji: 2 Nisan 1899 İstanbul Gedikpaşa'da doğum; 1910 Vefa İdadisi; 1917 Rehber-i İttihad Mektebi'nde öğretmenlik; 1918 ağabeyi İlhami Safa ile Yirminci Asır gazetesi; 1922 ilk romanı Sözde Kızlar; 1924 Cingöz Recai tiplemesi; 1928–1940 Cumhuriyet gazetesinde fıkra yazarlığı ve edebiyat sayfası yöneticiliği; 7 Kasım–10 Aralık 1929 Dokuzuncu Hariciye Koğuşu tefrikası; 1930 kitap baskısı; 1931 Fatih-Harbiye; 1938 Türk İnkılâbına Bakışlar; 1949 Matmazel Noraliya'nın Koltuğu; 15 Haziran 1961 ölüm.
Yetimlik ve hastalık
Peyami Safa 2 Nisan 1899'da İstanbul'da, Gedikpaşa'da doğdu. Adını Servet-i Fünûn şairi Tevfik Fikret koydu. Babası, Muallim Naci'nin "anadan doğma şair" diye andığı İsmail Safa'ydı; II. Abdülhamid'e muhalif olan İsmail Safa, Sivas'ta sürgündeyken ailesine hiçbir maddi birikim bırakmadan öldü. Henüz çok küçükken babasını yitiren Peyami Safa, ağabeyi İlhami ile birlikte annesi Server Bedia Hanım tarafından zor koşullarda büyütüldü.İlköğrenimi sırasında sağ kolunda kemik veremi ortaya çıktı. Hastalık yüzünden okula düzenli gidemedi ve küçük yaşta kendini doktorlar, hastalar ve hastabakıcılar arasında buldu. 1910'da Vefa İdadisi'ne başladı; burada Hasan Âli Yücel ve Yusuf Ziya Ortaç gibi sonradan tanınacak isimlerle aynı okulda okudu. Hastalığı ve ailenin geçim sıkıntısı nedeniyle liseyi bitiremedi. Babasının yakın dostu Abdullah Cevdet'in hediye ettiği Petit Larousse sözlüğünü çalışarak Fransızcasını geliştirdi; tıp, psikoloji ve felsefe kitaplarına ilgi duymaya başladı. Birinci Dünya Savaşı yıllarında annesine yardım etmek için Posta ve Telgraf Nezareti'nde çalıştı, 1917'de Boğaziçi'ndeki Rehber-i İttihad Mektebi'ne öğretmen oldu.
Gazeteci ve romancı
Mütareke yıllarında ağabeyiyle birlikte çıkardığı Yirminci Asır gazetesinde "Asrın Hikâyeleri" başlığıyla yayımladığı hikâyeler dikkat çekti. Ardından Tercüman-ı Hakikat, Tasvir-i Efkâr, Cumhuriyet'in ilanından sonra Son Telgraf, Son Saat ve Son Posta gibi gazetelerde çalıştı. İlk romanı Sözde Kızlar'da Mütareke İstanbul'undaki ahlaki çözülmeyi eleştirdi. Geçimini sağlamak için "Server Bedi" takma adıyla aşk ve polisiye romanları da yazdı; 1924'te Maurice Leblanc'ın Arsen Lüpen karakterinden esinlenerek yarattığı Cingöz Recai büyük ilgi gördü. 1928–1940 arasında Cumhuriyet gazetesinde fıkra yazarlığı yaptı ve edebiyat bölümünü yönetti.Dokuzuncu Hariciye Koğuşu
Romanın adsız anlatıcısı "hasta çocuk", dizindeki kemik veremi nedeniyle iki ameliyat geçirmiş ama iyileşememiştir. Doktoru yeni bir ameliyat önerir; ancak risk büyüktür, bacağını kaybedebilir. Genç bu haberi annesinden saklar ve yaz tatilini uzak akrabası olan bir paşanın Erenköy'deki köşkünde geçirir. Burada paşanın kızı, çocukluk arkadaşı Nüzhet'le arasındaki duygusal yakınlık güçlenir. Ancak Nüzhet'e bir doktor talip olur ve Nüzhet'in annesi, kızına hasta gençten uzak durmasını söyler. Bu konuşmayı duyan genç derinden yaralanır. Roman, hastalığın yarattığı yalnızlığı, bedenin acısını ve ergenlik çağındaki aşkı iç içe anlatır.Roman, romancının değil kahramanın gözlemlerini esas alan ilk Türk romanı olarak değerlendirilir. Safa, kendi çocukluğundaki hastalığı ve hastane deneyimlerini bu esere yansıtmıştır. Altı bölüm ve 44 kısımdan oluşan eserin tefrika hâlinde yer alan, Nüzhet'in Berlin'den gönderdiği mektuplar ve gönderilmeyen bir cevap mektubu, kitaba geçirilirken çıkarıldı.
Ek bilgi
Safa, Dokuzuncu Hariciye Koğuşu'nun ilk baskısını o yıllarda yakın dostu olan Nâzım Hikmet'e ithaf etti. Nâzım Hikmet de Resimli Ay'da roman hakkında coşkulu bir yazı yazarak eseri üç kez okuduğunu belirtti. İki yazarın dostluğu daha sonra sert bir kalem kavgasına dönüştü. Roman 1967'de yönetmen Nejat Saydam tarafından aynı adla sinemaya uyarlandı.
Fatih-Harbiye
1931'de yayımlanan Fatih-Harbiye, adını İstanbul'un iki semtinden, eski şehrin kalbi Fatih ile Beyoğlu'nun ötesinde yeni yaşam tarzının simgesi Harbiye'den alır. Romanın merkezinde, Fatih'te babası Faiz Bey ile yaşayan ve Darülelhan'da, yani konservatuvarda müzik eğitimi alan genç Neriman vardır. Neriman, çocukluktan beri tanıdığı ve aynı okulda okuyan Şinasi ile sözlüdür. Şinasi geleneksel Türk musikisine bağlıdır.Neriman, Batılı yaşam tarzını temsil eden Macit ile tanıştıktan sonra partilere ve balolara ilgi duymaya başlar. Fatih'teki hayatı, babasının kitaplarla dolu evi ve Şinasi'nin dünyası ona dar gelmeye başlar. Roman, Neriman'ın bu iki dünya arasında yaşadığı bocalamayı, aile ve arkadaş çevresinde yarattığı gerginliği anlatır. Sonunda Neriman, kendisine benzeyen bir genç kızın hikâyesini dinledikten sonra baloya gitmekten vazgeçer ve Şinasi'ye döner.

Dikkat: yanlış bilinen
Fatih-Harbiye'nin doğrudan bir Batı karşıtlığı romanı olarak okunması eksik bir okumadır. Safa'nın eleştirdiği, Batı'nın kendisi değil, onun yalnızca balo, giyim ve eğlence gibi dış görünüşleriyle taklit edilmesidir. Romanda Ferit karakteri de "kötü Batılılaşma"ya karşı çıkan bir aydın olarak çizilir. Safa'nın sonraki yıllarda Doğu ile Batı'nın sentezini savunan yazıları bu okumayı destekler.
Romanların ardından
Fatih-Harbiye'den sonra Safa, Doğu–Batı sentezi meselesini Kültür Haftası dergisinde sürdürdü. 1932'de Cumhuriyet'teki yazılarıyla Cahit Sıtkı Tarancı'yı edebiyat dünyasına tanıttı. 1938'de Avrupa izlenimlerinden de beslenen "Türk İnkılâbına Bakışlar" adlı eserini yayımladı; bu kitapta Kemalist inkılâbın düşünsel dayanaklarını kendi bakış açısından ele aldı. Başlangıçta harf devrimine kuşaklar arasında kültürel kopukluk yaratacağı endişesiyle yaklaşan Safa, sonraki yıllarda dil kurultaylarına katıldı. Fatih-Harbiye 1943'te İngilizceye çevrildi; roman daha sonra 1990 ve 2013'te televizyon dizisi olarak uyarlandı.Safa'nın fikir hayatı ömrü boyunca çeşitli dönüşümler geçirdi. Gençliğinde pozitivist ve materyalist düşüncelerden etkilendi, sonraki yıllarda milliyetçi ve muhafazakâr bir çizgiye yöneldi, İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra mistisizme ilgi duydu. Bu değişimler, 1949'da yayımlanan Matmazel Noraliya'nın Koltuğu ve 1951'deki Yalnızız gibi romanlarına da yansıdı. 15 Haziran 1961'de Kadıköy'de öldü ve Edirnekapı Şehitliği'nde toprağa verildi.
Bir romanın semt adları ve bir kuşağın sorusu
Dokuzuncu Hariciye Koğuşu ile Fatih-Harbiye'nin ardı ardına yayımlanması, 1930'ların başındaki Türk edebiyatında romanın iki yöne açıldığını gösterir. İlki, bireyin iç dünyasını, korkularını ve acısını merkeze alan psikolojik romandır. Safa bu romanda kendi hastalık deneyimini bir kurgu kahramanın gözünden anlatarak Türk romanına yeni bir anlatım tekniği kazandırdı.İkincisi, Cumhuriyet'in ilk on yılında hızla değişen gündelik hayatı sorgulayan toplumsal romandır. Romanın adındaki iki semt, kitabın sembolik eksenini oluşturur: Aynı şehirde, birbirine yakın iki semtte iki ayrı yaşam tarzı vardır. Safa, bu iki dünyayı birbirine düşman olarak değil, aralarında denge kurulması gereken iki kutup olarak görür. Her iki eser de bugün Millî Eğitim Bakanlığı'nın ortaöğretim için önerdiği 100 eserlik okuma listesinde yer almaktadır.