İstanbul Arkeoloji Müzeleri, Türkiye'nin ilk müzesi ve dünyanın önemli arkeoloji müzelerinden biridir. Osmanlı döneminde Müze-i Hümayun, yani "İmparatorluk Müzesi" adıyla kurulan bu kurum, bugünkü binasına 13 Haziran 1891'de kavuştu. Müzenin kuruluşunda ve gelişmesinde en büyük pay, ressam ve arkeolog Osman Hamdi Bey'e aittir.
Müze, yalnızca eski eserlerin sergilendiği bir yer değildi. Aynı zamanda Osmanlı'nın kendi topraklarındaki tarihî mirasa sahip çıkma çabasının bir sembolüydü. 19. yüzyılda Avrupalı arkeologlar, Osmanlı topraklarından çıkardıkları eserleri kendi ülkelerine götürüyordu. Müze-i Hümayun, bu duruma karşı bir tepki olarak gelişti. Bu yazıda müzenin kuruluşunu, Osman Hamdi Bey'in çalışmalarını, Sayda kazısını ve müzenin önemli eserlerini anlatıyoruz. İstanbul Arkeoloji Müzeleri'nin giriş kapısıGörsel: Wikimedia Commons, CC BY-SA 4.0, yazar: Antoloji. Dosya sayfası
Aya İrini'deki ilk koleksiyon
Müzenin kökeni, 1846'ya kadar uzanır. Bu tarihte TophaneMüşiriFethi Ahmed Paşa, Topkapı Sarayı'nın birinci avlusundaki Aya İrini Kilisesi'nde eski silahları ve eski eserleri bir araya getirdi. Bu koleksiyon, iki bölümden oluşuyordu: eski silahların sergilendiği "Mecma-i Esliha-i Atika" ve eski eserlerin sergilendiği "Mecma-i Âsâr-ı Atika."
1869'da bu koleksiyon resmî olarak "Müze-i Hümayun" adını aldı. Müzenin ilk müdürü olarak bir İngiliz öğretmen atandı. Ancak müze, ilk yıllarında düzenli bir yönetime kavuşamadı. 1872'de Alman tarihçi Philipp Anton Dethier müdür oldu. Dethier döneminde müzenin koleksiyonu genişletildi ve 1880'de eserler, Topkapı Sarayı'nın dış bahçesindeki Çinili Köşk'e taşındı.
Osman Hamdi Bey, müze müdürlüğünü 1910'daki ölümüne kadar sürdürdü. Bu uzun dönemde müzeyi modern bir kuruma dönüştürdü. Osmanlı topraklarının farklı bölgelerinde kazılar yaptırdı ve bu kazılardan çıkan eserleri müzeye getirtti. Ayrıca 1882'de Sanayi-i Nefise Mektebi'ni, yani güzel sanatlar okulunu kurdu. Bu okul, bugünkü Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi'nin kökenidir. İstanbul Arkeoloji Müzesi'nin ana binasıGörsel: Wikimedia Commons, CC BY-SA 4.0, yazar: Metuboy. Dosya sayfası
Âsâr-ı Atika Nizamnamesi
Osman Hamdi Bey'in en önemli başarılarından biri, 1884'te çıkarılan Âsâr-ı Atika Nizamnamesi'dir. Bu yönetmelik, Osmanlı topraklarında bulunan eski eserlerin yurt dışına çıkarılmasını yasakladı. Daha önce Avrupalı arkeologlar, kazılarda buldukları eserlerin bir kısmını kendi ülkelerine götürebiliyordu. Yeni nizamname ile tüm eserlerin devlete ait olduğu ilan edildi.
Bu düzenleme, Osmanlı'nın kendi kültürel mirasına sahip çıkma yolunda attığı önemli bir adımdı. Ancak nizamnamenin uygulanması her zaman kolay olmadı ve bazı eserler yine de yasa dışı yollarla yurt dışına çıkarıldı.
Sayda kazısı ve lahitler
1887'de, bugün Lübnan'da bulunan Sayda şehrinde, tesadüfen bir kral mezarlığı bulundu. Osman Hamdi Bey, bu haberi alır almaz Sayda'ya gitti ve kazıları bizzat yönetti. Kazılarda pek çok lahit ortaya çıkarıldı. Bunların arasında en ünlüsü, İskender Lahdi'dir.
İskender Lahdi, üzerindeki kabartmalarda Büyük İskender'in savaş ve av sahnelerinin tasvir edildiği için bu adla anılır. Ancak lahdin İskender'e değil, Sayda kralı Abdalonymos'a ait olduğu düşünülmektedir. Lahit, Antik Çağ heykel sanatının en önemli örneklerinden biridir. Kabartmalardaki renk izleri, eserin orijinal hâlinde boyalı olduğunu gösterir.
Sayda'da bulunan diğer önemli eserler arasında Ağlayan Kadınlar Lahdi, Satrap Lahdi ve Likya Lahdi bulunur. Bu lahitlerin İstanbul'a getirilmesi büyük bir çaba gerektirdi. Lahitler, gemilerle İstanbul'a taşındı ve müzeye yerleştirildi.
Ek bilgi
Sayda lahitlerinin sergilenmesi için yeni bir bina gerekiyordu. Bu nedenle Fransız asıllı mimar Alexandre Vallaury'ye bir müze binası tasarlatıldı. Binanın cephesi, İskender Lahdi ve Ağlayan Kadınlar Lahdi'nin mimari özelliklerinden esinlenerek tasarlandı. Böylece bina, içinde sergilediği eserlerle uyumlu bir görünüm kazandı.
İstanbul Arkeoloji Müzeleri'nde dünya tarihinin en önemli eserlerinden bazıları bulunur. Eski Şark Eserleri Müzesi'nde, tarihin bilinen en eski barış antlaşmalarından biri olan Kadeş Antlaşması'nın bir nüshası sergilenir. Bu antlaşma, Hititler ile Mısırlılar arasında imzalanmıştır. Müzede ayrıca Kudüs'te bulunan Siloam Yazıtı gibi önemli eserler de yer alır.
Dikkat: yanlış bilinen
İskender Lahdi'nin kime ait olduğu konusunda kesin bir sonuç yoktur. Lahit, Büyük İskender'in tasvirlerini içerdiği için onun adıyla anılır; ancak araştırmacıların çoğu, lahdin İskender tarafından Sayda kralı yapılan Abdalonymos'a ait olduğunu düşünür. Bu nedenle "İskender Lahdi" adı, lahdin sahibini değil, kabartmalarındaki ana figürü belirtir.
Avrupa'da yankılar
Sayda kazısının sonuçları, Avrupa'da büyük ilgi gördü. Osman Hamdi Bey, Fransız arkeolog Théodore Reinach ile birlikte kazının sonuçlarını "Une nécropole royale à Sidon" (Sayda'da Bir Kraliyet Nekropolü) adıyla 1892'de Paris'te yayımladı. Bu yayın, Osmanlı arkeolojisinin uluslararası alanda tanınmasını sağladı.
İstanbul Arkeoloji Müzeleri, Osmanlı'nın kendi topraklarındaki tarihî mirasa sahip çıkma çabasının en somut sonucudur. 19. yüzyılda Avrupa müzeleri, Osmanlı topraklarından götürülen eserlerle doluyordu. Osman Hamdi Bey ve onun önderliğinde çıkarılan nizamname, bu duruma karşı bir duruş sergiledi.
Osman Hamdi Bey'in hikâyesi, bir ressamın aynı zamanda arkeolog, müze müdürü ve sanat okulu kurucusu olabildiğini gösterir. Onun Sayda'daki kazısı, bir Osmanlı müzesinin uluslararası alanda saygın bir yer edinmesini sağladı. Reinach ile birlikte yaptığı yayın, Osmanlı'nın arkeoloji alanında Avrupa ile eşit bir konuşma yürütebildiğini kanıtladı.
Bugün müzeyi ziyaret edenler, İskender Lahdi'nin önünde durduğunda yalnızca Antik Çağ'ın sanatını değil, bu eserin İstanbul'a nasıl geldiğinin hikâyesini de görürler. Vallaury'nin lahitlere benzeyen cephesi, bu hikâyenin bir parçasıdır. Müze, bir koleksiyondan çok, bir devletin kendi toprağındaki geçmişi nasıl sahiplendiğini anlatan bir anıt olarak okunabilir. Aya İrini'deki dağınık eserlerden dünyaca tanınan bir kuruma uzanan bu yol, kırk beş yıllık bir sabrın ürünüdür. Bu sabrın en görünür yüzü Osman Hamdi Bey'dir; ancak ondan önce Aya İrini'de eserleri toplayan Fethi AhmedPaşa'yı ve Dethier'yi de hatırlamak gerekir.