Müzevvirden muhâmîye
Türkiye'de avukatlık mesleği, mahkemede iş takip eden kişilerin davacı ya da davalının vekilliğini üstlenmesiyle doğdu. Tanzimat'tan önce mahkemeye gelemeyen kişiler, kadıların yanında görevli muhzır denilen görevlilere başvururdu. Zamanla para karşılığı dava takibi yaygınlaştı, fakat bu işi yapanlara halk arasında "müzevvir" ya da "ayak kavafı" gibi pek de hoş olmayan adlar takıldı.Dava vekilliğinin kurumsallaşması Tanzimat dönemiyle başladı. Adliye Nezaretinin 1874'te bir sınav usulü getirip başarılı olanlara ruhsatname vermesi, 1876'da Dava Vekilleri Cemiyeti Nizamnamesi'nin kabulü bu yolda atılan adımlardı. Yine de Mecelle'nin herkesin dilediği kişiyi mahkemede vekil tayin edebilmesine imkân tanıyan hükümleri, mesleğin sınırlarını belirsiz bırakıyordu.

İlk baro 1870'te İstanbul'da yabancı uyruklu hukukçular tarafından kuruldu; otuz üç üyesinin yalnızca beşi Osmanlı tebaasıydı ve aralarında hiç Türk yoktu. İlk Osmanlı barosu ise 1878'de kuruldu. İkinci Meşrutiyet'in ilanından sonra, 31 Temmuz 1908'de Divanyolu'ndaki bir kıraathanede toplanan avukatlar bir kayıt listesi oluşturdu; bu liste Cumhuriyet'in ilk yıllarına dek İstanbul Barosu'nun esas defteri sayıldı. Dönemin hukukçuları Batı kökenli "avukat" kelimesi yerine Mısır'da kullanılan muhâmî sözcüğünü benimsedi.
Ek bilgi
Kelimenin yolculuğu: "Muhâmât" savunmak, korumak anlamına gelir. Bugün kullanılan "avukat" ve "avukatlık" kelimeleri ise resmî dile 1926 tarihli 708 sayılı kanunla girdi.
Lozan'dan sonra bir meslek kanunu
Kapitülasyonlar sürdükçe avukatlığı yalnızca Türk vatandaşlarına ait bir meslek olarak tanımlamak mümkün değildi. Lozan Antlaşması bu engeli kaldırdı. Cumhuriyet'in ilanından hemen önce Adliye Vekâletinin hukuk mahkemelerinde ruhsatsız dava vekilliğini serbest bırakan bir genelge yayımlaması, Lütfi Fikri Bey'in başkanlığındaki İstanbul Barosu'nun itirazına yol açtı. Baro, avukatlığın dava vekilliğinden ayrı bir meslek olduğunu savunuyor ve kapsamlı bir düzenleme istiyordu.Türkiye Büyük Millet Meclisi, 3 Nisan 1924'te 460 sayılı Muhâmât Kanunu'nu kabul etti. Kanunun birinci maddesi, hukuki meselelerde sözlü ya da yazılı görüş bildirmeyi, her türlü evrakı düzenlemeyi, mahkemeler, hakemler ve bütün daire ve meclisler önünde gerçek ve tüzel kişilerin haklarını vekâleten takip ve savunmayı meslek edinenlere muhâmî denildiğini hükme bağladı.
Kaynaklar
Belge: Muhamat Kanunu — Türkiye Büyük Millet Meclisi, Kanun No. 460. Tarih: 3 Nisan 1924.
Muhâmî olmanın şartları
İkinci madde, mesleğe girişin şartlarını sıraladı: Türkiyeli olmak; ağır bir suçtan ya da namus ve haysiyete dokunan bir suçtan hüküm giymemiş ve kötü şöhretle tanınmamış bulunmak; Darülfünun hukuk medresesinden ya da yabancı bir hukuk fakültesinden mezun olup eksik derslerden sınav vermiş olmak; iflas etmişse itibarını geri kazanmış, memuriyetten çıkarılmışsa yeniden göreve alınmasına engel kalmamış olmak; üç yıllık stajı tamamlamış olmak. Staj, ağır ceza mahkemesi bulunan şehir ve kasabalarda bir adliye görevinde yapılacaktı; daha önce üç yıl adliye hizmetinde ya da dava vekilliğinde bulunanlar stajdan muaftı.Kanun, 1876 nizamnamesindeki yaş sınırını 21'den 24'e yükseltti ve muhâmîliği dava vekilliğinden ayrı bir meslek olarak tanımladı. Medresetü'l-Kuzât ya da Mekteb-i Mülkiye mezunu ruhsatlı dava vekillerine ve on yıl hâkimlik, savcılık ya da müfettişlik yapmış olanlara da belirli şartlarla mesleğe giriş hakkı tanındı.

Baro kavramı kanunda
Üçüncü madde, bir yerde avukatlık yapanların sayısı ona ulaştığında aralarında bir heyet kurmalarını zorunlu kıldı ve bu heyete baro adı verildi. Baro kurulan yerlerde baroya kayıtlı olmayanların avukatlık yapması ve mahkemelerin onları kabul etmesi yasaklandı; bu sayı sonradan yediye indirildi. Dördüncü madde avukatlara ticaret yasağı getirdi; beşinci ve altıncı maddeler baro başkanı, yönetim kurulu ve inzibat meclisi denilen disiplin kurullarının oluşumunu ve yetkilerini düzenledi. Sekizinci madde ise adayın baroya kabulü ya da reddi kararını barolara bıraktı; itirazlarda son söz Adliye Vekâletine aitti.1928'de yapılan bir değişiklikle inzibat meclislerinin şikâyet dosyalarını bir ay içinde karara bağlaması istendi; aksi hâlde dosya savcılık kararıyla mahkemeye gidecekti. Baro olmayan yerlerde bu şikâyetlere asliye mahkemeleri bakacaktı.
Tefrik komisyonu ve tartışmalar
Kanunun en çok tartışılan hükmü geçici maddesiydi. Dava vekilleri cemiyeti bulunan yerlerde, kanunun yayımından itibaren iki ay içinde Adliye Vekilinin seçeceği bir başkan, dört hâkim ya da adliye çalışanı ve dört avukattan oluşan bir tefrik (ayırma) komisyonu kurulacaktı. Komisyon, kayıtlı avukatların maddi ve manevi şartlara uygunluğunu inceleyip uygun görmediklerinin kaydını silecekti. Kaydı silinenler on beş gün içinde Adliye Vekâletine itiraz edebilecek, vekâletin kararı kesin olacaktı.Komisyon, Mütareke döneminde ülke aleyhine çalışmak ve mesleği kötüye kullanmak gibi ölçütlerle İstanbul Barosu'na kayıtlı bazı avukatları tasfiye etti. Tasfiye edilenlerin bir kısmı suçlamaları reddetti. İstanbul Barosu'nun kapatılacağı ve muhalif kimliğiyle bilinen Lütfi Fikri Bey'in başkanlıktan uzaklaştırılacağı söylentileri tartışmaları büyüttü. Ancak baro kapatılmadı; tasfiyelerden sonra yapılan seçimlerde Lütfi Fikri Bey yeniden baro başkanı seçildi.
Doğrusu
Bir ayrıntı: Hükûmet, 1924 kanun teklifini hazırlarken İstanbul Barosu ile iş birliği yaptı. Devlet dışı bir meslek kuruluşunun kanun hazırlığına katılması dönemi için dikkat çekici bir örnektir.
1938 Avukatlık Kanunu
On dört yılda değişen ihtiyaçlar daha kapsamlı bir metni gerekli kıldı. Türkiye Büyük Millet Meclisi, 27 Haziran 1938'de 3499 sayılı Avukatlık Kanunu'nu kabul etti. Kanun 14 Temmuz 1938 tarihli ve 3959 sayılı Resmî Gazete'de yayımlandı ve 1 Aralık 1938'de yürürlüğe girdi. On yedi maddelik 1924 kanununun yerini, 141 madde ve 9 geçici maddeden oluşan bir metin aldı.Gerekçede avukatların da hâkimler gibi adalet düzeninin önemli bir unsuru olduğu, girift hâle gelen modern mevzuat karşısında hâkimle taraflar arasında meslek kültürüne sahip bir aracıya ihtiyaç bulunduğu vurgulandı. Hazırlık sırasında Almanya, Avusturya, Belçika, Fransa, İtalya, İngiltere, Amerika Birleşik Devletleri, Romanya, Yugoslavya ve Bulgaristan'ın kanunları karşılaştırmalı olarak incelendi. Tasarı Meclise gelmeden önce İstanbul Barosu dergisinde yayımlandı ve Ankara'da baro temsilcilerinin katıldığı bir kongrede tartışıldı.

Kanun, avukatlığı bir devlet memurluğu olarak örgütlemeyi uygun görmedi; ama tamamen denetimsiz bir serbest meslek olarak bırakmayı da sakıncalı buldu. Birinci madde avukatlığa kabul için Türk olmayı, yirmi üç yaşını bitirmeyi, bir Türk hukuk fakültesinden ya da eksik dersleri tamamlamak şartıyla Siyasal Bilgiler Okulundan veya yabancı bir hukuk fakültesinden mezun olmayı, stajını yapıp hâkim muavinliği sınavında ehliyet göstermeyi ve levhasına kayıt istenen baro bölgesinde ikamet etmeyi şart koştu. Kanunun ikinci faslında yer alan 8 ile 21. maddeler arası tamamen stajı düzenledi.
Yirmi ikinci madde avukatlığı bir kamu hizmeti olarak tanımladı. Her avukatın bulunduğu bölgedeki baroya kaydı esas alındı; baroların kuruluşu ve levha kayıtları 61 ile 81. maddeler arasında ayrıntılı biçimde düzenlendi. Ücretin taraflarca serbestçe belirlenmesi, ama ücret sözleşmesinin yazılı olması öngörüldü. 135 ile 138. maddeler avukatlar için bir meslek sigortası getirdi.
Ek bilgi
İki kanunun açtığı yol: Bağımsız bir meslek
1924 ve 1938 kanunları birlikte okunduğunda, avukatlığın Osmanlı'nın son döneminden kalma dağınık bir uğraştan, staj, baro ve disiplin düzeniyle tanımlanmış bir mesleğe dönüştüğü görülür. Muhâmât Kanunu bu dönüşümün ilk ve sert adımıydı; tasfiyeler nedeniyle tartışmalı olsa da baro ve inzibat meclisi kavramlarını hukuka yerleştirdi. 1938 kanunu ise karşılaştırmalı bir hazırlığın ürünü olarak mesleğin hak ve sorumluluklarını ayrıntılı biçimde düzenledi.Bu iki metin, kapitülasyonlardan kurtulan yeni hukuk düzeninin, mahkemeler ve kanunlar kadar onları uygulayacak meslek insanlarına da ihtiyaç duyduğunu gösterir.