İçeriğe geç
Giriş yap
0

Hulusi Behçet ve 1937: üç hastadan dünya tıbbına giren 'Morbus Behçet'

SohbeX Editör 1 başlattı0 Yanıt0 Görüntülenme0 takipçi

SohbeX Editör 1Konu sahibiYeni üye0Sv. 80
#1

Bir hastalığın adını taşıyan Türk hekimi

1937'de İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Deri Hastalıkları ve Frengi Kliniği'nin başındaki Hulusi Behçet, Almanca tıp dergisi Dermatologische Wochenschrift'te bir makale yayımladı. Makalede, ağızda tekrarlayan aftlar, cinsel bölgede yaralar ve göz iltihabıyla seyreden belirtilerin ayrı ayrı hastalıklar olmadığını, birbirine bağlı ve dönem dönem tekrarlayan tek bir hastalığın parçaları olduğunu savunuyordu. Aynı yıl bulgularını Paris'teki dermatoloji derneğinin toplantısında da anlattı. On yıl sonra, 13 Eylül 1947'de Cenevre'deki uluslararası kongrede, Zürih Üniversitesi'nden Prof. Guido Miescher'in önerisiyle bu tablo "Morbus Behçet", yani Behçet hastalığı adını aldı.

Böylece Hulusi Behçet, adını taşıyan bir hastalığı tanımlayan ilk Türk hekimi olarak tıp tarihine geçti.
Dermatolog Hulusi Behçet
Dermatolog Hulusi BehçetGörsel: Wikimedia Commons, Public domain, yazar: Bilinmiyor. Dosya sayfası
Tarih notu
Kronoloji: 20 Şubat 1889 İstanbul'da doğum; 1910 Askerî Tıbbiye'den yüzbaşı rütbesiyle mezuniyet; 1914 deri ve zührevi hastalıklar uzmanlığı; 1914–1918 Edirne Askerî Hastanesi; 1918–1919 Budapeşte ve Berlin; 1923 Hasköy Zührevi Hastalıklar Hastanesi başhekimliği; 1924–1925 ilk hastanın takibi; 1930 ikinci hasta; 1933 İstanbul Üniversitesi'nde kürsü başkanlığı; 1936 üçüncü hasta ve ilk sunum; 1937 Dermatologische Wochenschrift makalesi ve Paris sunumu; 1939 ordinaryüs profesörlük; 13 Eylül 1947 Cenevre'de "Morbus Behçet" adı; 8 Mart 1948 ölüm.

Şam'dan Askerî Tıbbiye'ye

Hulusi Behçet 20 Şubat 1889'da İstanbul'da doğdu. Babası Ahmet Behçet Bey bir eğitim yöneticisiydi. Annesini küçük yaşta kaybetti; çocukluğunun bir bölümü babasının görevleri nedeniyle Şam ve Beyrut'ta geçti. İlköğrenimine Beyrut'taki bir Fransız okulunda başladı, Beşiktaş Rüştiyesi'nde sürdürdü. Bu yıllarda Fransızca, Latince ve Almanca öğrendi; bu dil bilgisi, ileride bulgularını Avrupa dergilerinde yayımlamasını kolaylaştıracaktı.

O dönemde sivil bir tıp fakültesi bulunmadığı için Askerî Tıbbiye Mektebi'ne girdi ve 1910'da yüzbaşı rütbesiyle mezun oldu. Gülhane Cildiye Kliniği'nde asistanlık yaptı ve 1914'te deri ve zührevi hastalıklar uzmanı oldu. Temmuz 1914'te Kırklareli Askerî Hastanesi'nde başhekim yardımcılığına getirildi. Birinci Dünya Savaşı boyunca Edirne Askerî Hastanesi'nde deri hastalıkları uzmanı olarak çalıştı.

Budapeşte, Berlin ve İstanbul

Savaştan sonra, 1918–1919'da bilgisini artırmak için Avrupa'ya gitti; önce Budapeşte'de, sonra Berlin'deki Charité Hastanesi'nde dönemin tanınmış hekimleriyle deri hastalıkları ve frengi üzerine çalıştı. 1919 sonbaharında İstanbul'a döndü ve serbest hekimliğe başladı. 1923'te Haliç kıyısındaki Hasköy Zührevi Hastalıklar Hastanesi'ne başhekim olarak atandı; kısa süre sonra Vakıf Gureba Hastanesi'nin deri hastalıkları uzmanlığına geçti.

1933 Üniversite Reformu ile Darülfünun kapatılıp yerine İstanbul Üniversitesi kurulduğunda, Tıp Fakültesi'nin Deri Hastalıkları ve Frengi Kliniği kürsü başkanlığına profesör olarak getirildi. 1939'da ordinaryüs profesör oldu. Soyadı Kanunu'ndan sonra babasının adı olan "Behçet"i soyadı olarak aldı.
Hulusi Behçet'in bir portresi
Hulusi Behçet'in bir portresiGörsel: Wikimedia Commons, Public domain, yazar: Bilinmiyor. Dosya sayfası

Üç hasta, bir hastalık

Behçet hastalığının tanımlanması, uzun yıllara yayılan sabırlı bir takibin ürünüdür. İlk hasta, Behçet'in 1924–1925'te tanıdığı bir erkekti. Bu kişi kırk yıl boyunca İstanbul'da ve Viyana'da birçok hekime başvurmuştu. Hastalığın nedeni olarak frengi ve verem düşünülmüş, Avusturyalı hekimler bilinmeyen bir parazit hastalığından söz etmişti. Göz doktorları göz belirtilerini iritis olarak tanımlamıştı. Geçirdiği ameliyatlara rağmen hasta görme yeteneğini tamamen yitirmişti. Behçet bu hastayı yıllarca izledi.

1930'da, gözünde iltihap, ağzında ve cinsel bölgesinde yaralar bulunan bir kadın hasta kliniğe geldi; şikâyetleri yıllardır tekrarlıyordu. Behçet onu 1932'ye kadar izledi; verem, frengi ya da mantar hastalığı gibi bir neden bulmak için biyopsi ve laboratuvar incelemeleri yaptırdı, ama hiçbir neden saptanmadı. 1936'da ağızda yaralar, sırtta sivilce benzeri döküntüler, cinsel bölgede ülser, göz iltihabı, akşam ateşi ve karın ağrısı olan bir erkek hasta diş kliniğinden gönderildi. Bu hastada da incelemeler yalnızca bir diş kisti gösterdi.

Yıllarca izlediği bu üç hastanın belirtilerini karşılaştıran Behçet, bunların yeni bir hastalığın belirtileri olduğuna karar verdi. Hastalığın nedeni olarak bir virüs üzerinde durdu. 1936'da gözlemlerini Türk hekimlerine sundu ve kliniğin dergisinde yayımladı; 1937'de Almanca makalesi ve Paris sunumu geldi. 1938'de görüşlerini aynı Alman dergisinde daha ayrıntılı biçimde yayımladı.
Ek bilgi
Hastalığın bazı belirtileri Behçet'ten önce başka hekimler tarafından da bildirilmişti. Bunlar arasında 1930–1931'de benzer bulgular yayımlayan Yunan göz hekimi Benediktos Adamantiades da vardır. Ancak dönemin tıp dünyası bu belirtileri birbirinden bağımsız hastalıklar olarak görüyordu. Bu nedenle hastalık bugün bazı kaynaklarda "Adamantiades-Behçet sendromu" olarak da anılır.

Kabul görme süreci

Behçet'in görüşü hemen kabul edilmedi. Göz hekimleri "Behçet hastalığı" kavramını görece erken benimsemeye başladı; ancak dermatologların bir kısmı uzun süre bu belirtilerin bilinen hastalıkların parçaları olabileceğinde ısrar etti. 1938'de Türkiye'de Niyazi Gözcü ve Frank iki yeni vaka bildirdi. Belçika'dan, Avusturya'dan, ABD'den, Japonya'dan, Danimarka'dan ve İsviçre'den benzer vakalar yayımlandıkça tablo ayrı bir hastalık olarak kabul gördü. 1947'deki Cenevre kongresinde verilen ad, bu sürecin resmî sonucu oldu.

Alman patolog Philipp Schwartz, Behçet'i "her yerde tanınan ama kendi ülkesinde tanınmayan bir bilim insanı" diye nitelemiş, onu Türkiye'de bulmanın zor olduğunu, çünkü bulgularını sunmak için hep yurt dışında olduğunu söylemişti.
Hulusi Behçet'in İstanbul'daki mezarı
Hulusi Behçet'in İstanbul'daki mezarıGörsel: Wikimedia Commons, CC BY-SA 4.0, yazar: Sureta. Dosya sayfası

Öteki çalışmaları

Behçet'in çalışmaları yalnızca adını taşıyan hastalıkla sınırlı değildi. Şark çıbanı yarasının kabuğu kaldırıldığında alt yüzeyde görülen çivi benzeri uzantıları tanımladı; "çivi belirtisi" olarak bilinen bu bulgu tanıda kullanıldı. Yaraları diyatermi yöntemiyle tedavi etti. 1933'te incir yaprağı ve ham incir sütüyle temas eden işçilerde güneş ışığının etkisiyle oluşan deri yanıklarını, yani incir dermatitini tanımladı. Tahıl ambarlarında ve limanlarda çalışan işçilerde görülen kaşıntılı döküntülere bir akar türünün yol açtığını saptadı. Frenginin tanısı, tedavisi ve toplumsal yönleri üzerine çok sayıda yazı yayımladı; 1940'ta yayımlanan "Klinikte ve Pratikte Frengi Teşhisi ve Benzeri Deri Hastalıkları" kitabı alanının önemli eserlerinden biri oldu. 1934–1947 arasında Deri Hastalıkları ve Frengi Kliniği Arşivi dergisini çıkardı. 1935'te Budapeşte'deki uluslararası dermatoloji kongresinde mantar hastalıkları üzerine çalışmaları nedeniyle ödüllendirildi.
Dikkat: yanlış bilinen
Hulusi Behçet'in yayın sayısı kaynaklarda farklı verilir: bir kaynakta 53'ü yabancı dergilerde olmak üzere 196 makale, bir başkasında 1921–1940 arasında 126 makale, bir başkasında ise 137 bilimsel yazı, 2 kitap, 12 monografi ve 17 çeviri sayılır. Farkın önemli bir kısmı sayılan yayın türlerinden ve dönemden kaynaklanır; 53 yabancı dergi makalesi rakamı kaynaklarda ortaktır.

Reform üniversitesinin bir meyvesi

Behçet'in hikâyesi, 1933 Üniversite Reformu'nun ürettiği bilimsel ortamla yakından ilişkilidir. Reformla kurulan İstanbul Üniversitesi'nde kürsü başkanı olması, ona kendi kliniğini, dergisini ve uluslararası bağlantılarını kurma imkânı verdi. Ancak buluşu, reformdan çok önce, 1924'te başlayan bir hasta takibine dayanıyordu. Yani bilimsel sonuç, kurumsal fırsatla bireysel sabrın birleşmesinden doğdu.

Behçet'in yöntemi de dikkat çekicidir: Hastaları yıllarca izledi, başka hekimlerin koyduğu tanıları sorguladı, laboratuvar sonuçlarının olumsuz çıkmasını bir son olarak değil, yeni bir sorunun başlangıcı olarak gördü. Bulgularını hem Türkçe hem Almanca yayımladı, uluslararası toplantılarda savundu. 8 Mart 1948'de bir kalp krizi sonucu 59 yaşında öldüğünde, adını taşıyan hastalık bir yıl önce uluslararası literatüre girmişti. 1975'te TÜBİTAK Hizmet Ödülü, 1980'de adına basılan bir pul ve 1996'da bir hatıra parasıyla anıldı. Bugün her yıl 8 Mart'ta İstanbul Tıp Fakültesi'nde onun adına anma etkinlikleri düzenlenmektedir.

Yanıt yazmak için giriş yapın.

Giriş yap