Ahşap evlerin sık sık yan yana dizildiği Osmanlı İstanbul'unda yangın, en büyük şehir felaketlerinden biriydi. Bir rüzgârlı gecede çıkan yangın, binlerce evi kül edebiliyordu. Bu tehlikeye karşı 18. yüzyılın başında İstanbul'a getirilen yenilik, elle çalıştırılan yangın tulumbası oldu. Tulumbayı getiren kişi, kaynaklarda Gerçek Davud Ağa adıyla anılan, sonradan Müslüman olmuş bir Avrupalıydı. Ondan sonra kurulan tulumbacı ocağı ve mahalle tulumbacıları, İstanbul'un folklorunda derin izler bıraktı. 19. yüzyılın sonunda ise Macar asıllı Kont Ödön Széchenyi, İstanbul'da modern itfaiyeyi kurdu. Bu yazıda yangınla mücadelenin bu iki aşamasını, Osmanlı ve Macar kaynaklarına dayanarak anlatıyoruz. Sébah & Joaillier stüdyosunda 1900 civarında çekilmiş Kont Ödön Széchenyi fotoğrafıGörsel: Wikimedia Commons, Public domain, yazar: Jean Pascal Sébah / Polycarpe Joaillier. Dosya sayfası
Yangınlar şehri
İstanbul'da evlerin büyük çoğunluğu ahşaptı ve dar sokaklar boyunca birbirine yaslanarak inşa edilmişti. Kışın mangal ve ocak, yazın ise kuru hava ve poyraz, yangınların hızla yayılmasına yol açıyordu. Osmanlı kroniklerinde büyük yangınlara dair sayısız kayıt vardır. Örneğin 1633'te Cibali'de başlayan yangın şehrin büyük bir bölümünü yakmıştı; 1660'taki büyük yangın da binlerce yapıyı yok etti. Yangın çıktığında yeniçeriler, sakalar ve mahalleli el birliğiyle kova kova su taşır, yanan evlerin yanındaki evleri yıkarak ateşin yayılmasını önlemeye çalışırdı. Bu yöntem, yangınları ancak büyük kayıplardan sonra durdurabiliyordu.
Gerçek Davud Ağa ve ilk tulumba
1720 civarında, III. Ahmed ve sadrazamNevşehirli Damat İbrahim Paşa döneminde, Fransız asıllı olduğu söylenen ve Müslüman olduktan sonra Davud adını alan bir kişi, İstanbul'da yangın söndürmek için bir tulumba yaptı. Halk arasında Gerçek Davud Ağa diye anılan bu kişinin yaptığı tulumba, hortumla basınçlı su püskürterek yangına uzaktan müdahale etmeye imkân veriyordu. Tulumbanın denemesi başarılı olunca, yeniçeri ocağının içinde bir tulumbacı ocağı kuruldu ve Davud Ağa bu ocağın başına getirildi.
Davud Ağa'nın gerçek kimliği ve memleketi hakkındaki bilgiler sınırlıdır. Kaynaklarda Fransız, bazılarında ise farklı bir Avrupa ülkesinden geldiği anlatılır. Bu konuda kesin bir şey söylemek zordur. Ancak tulumbanın Lale Devri'nde, Avrupa'dan gelen teknik yeniliklere ilginin arttığı bir dönemde benimsendiği açıktır. Aynı yıllarda Paris'e giden Yirmisekiz Mehmed Çelebi'nin sefaretnamesi de Avrupa'daki yeniliklere duyulan merakın bir örneğidir.
Tulumbacı ocağının yapısı
Tulumbacı ocağı başlangıçta yeniçerilere bağlıydı. Ocağın başındaki kişiye tulumbacıbaşı denirdi. Yangın çıktığında, Beyazıt ve Galata kulelerindeki gözcüler yangını haber verir, "Yangın var!" diye bağıran bekçiler sokakları dolaşırdı. Tulumbacılar tulumbayı omuzlarında taşıyarak koşar halde yangın yerine giderdi. 1826'da Yeniçeri Ocağı kaldırıldığında, tulumbacı teşkilatı da yeniden düzenlendi ve bir süre Seraskerlik'e bağlı olarak çalıştı.
Ek bilgi
Yangın gözetleme için kullanılan Beyazıt Kulesi, 1828'de II. Mahmud döneminde taş olarak yeniden inşa edildi. Galata Kulesi de uzun süre yangın gözetleme kulesi olarak kullanıldı. Bu kulelerden yangın görüldüğünde, gündüz sepetler, gece de fenerler asılarak yangının hangi semtte olduğu halka bildirilirdi.
Mahalle tulumbacıları
19. yüzyılda resmî teşkilatın yanında, gönüllülerden oluşan mahalle tulumbacıları ortaya çıktı. Her semtin kendi tulumba takımı vardı. Bu takımlar, yalınayak koşan, kendine özgü kıyafetler giyen, maniler ve türküler söyleyen gençlerden oluşurdu. Tulumbacılar, yangına ilk ulaşmak için birbiriyle yarışır, bazen de yangın sahibinden aldıkları para yüzünden kavga ederdi. Bu nedenle mahalle tulumbacıları, hem kahraman hem de kabadayı olarak hatırlanır. Tulumbacı manileri ve tulumbacı argosu, İstanbul halk kültürünün önemli bir parçası oldu. Tulumbacı kıyafetini canlandıran bir kişiGörsel: Wikimedia Commons, CC0, yazar: Jakobe0719. Dosya sayfası
Széchenyi Paşa ve modern itfaiye
19. yüzyılın ikinci yarısında İstanbul'un büyümesi ve 1870'teki büyük Beyoğlu yangını gibi felaketler, modern bir itfaiyeye olan ihtiyacı açıkça gösterdi. Bu iş için Osmanlı hükümeti, Macaristan'da itfaiye teşkilatı kurmuş olan Kont Ödön Széchenyi'yi İstanbul'a davet etti. Macar devlet adamı István Széchenyi'nin oğlu olan Ödön, 1874'te İstanbul'a geldi ve itfaiyeyi askerî bir düzene göre yeniden kurdu. Bu hizmetleri karşılığında kendisine paşalık rütbesi verildi; ömrünün sonuna kadar İstanbul'da yaşadı ve 1922'de burada öldü.
Széchenyi Paşa, itfaiye eratını eğitti, yeni tulumbalar ve araçlar getirtti, yangın alarm sistemini geliştirdi. Onun kurduğu itfaiye alayı, mahalle tulumbacılarının yanında profesyonel bir güç olarak çalıştı.
Dikkat: yanlış bilinen
Széchenyi'nin İstanbul yılları, Macar ve Türk kaynaklarında farklı ayrıntılarla anlatılır. Macar kaynakları onu ulusal bir kahraman olarak sunarken, Osmanlı belgelerinde daha çok resmî görevleri ve rütbeleri yer alır. Bu iki kaynak grubunu birlikte okumak, abartılı anlatılardan kaçınmayı kolaylaştırır.
Tulumbacı kıyafeti ve tulumbacı dili
Tulumbacılar, kendilerine özgü bir kıyafet ve bir konuşma biçimi geliştirdi. Çıplak ayakla koşmaları, kısa şalvarları ve göğüslerini açık bırakan gömlekleri, onları uzaktan tanınır kılıyordu. Yangına koşarken bağırdıkları "Yangın var!" sesleri, İstanbul'un gece seslerinin bir parçasıydı. Tulumbacıların kendi aralarında kullandıkları argo sözcükler ve deyimler, İstanbul Türkçesine de geçti. Tulumbacı manileri ve destanları, halk edebiyatının bir kolu olarak incelenir.
Yangınların şehir üzerindeki etkisi
İstanbul, yüzyıllar boyunca büyük yangınlarla yaşadı. Ahşap evlerin sık ve dar sokaklarda yan yana dizilmesi, bir evde çıkan yangının kısa sürede bütün bir mahalleyi yakmasına yol açıyordu. 1660 yangını, 1782 yangını ve 1870Beyoğlu yangını, şehrin en büyük yangınları arasında anılır. Her büyük yangından sonra, kâgir yapı kullanımını ve sokakları genişletmeyi öngören düzenlemeler yapıldı. Ancak bu düzenlemelerin uygulanması zaman aldı. Tulumbacılar, bu yangın tarihinin önemli tanıklarıdır. Macar dergisi Vasárnapi Ujság'da 1892'de yayımlanan Széchenyi portresiGörsel: Wikimedia Commons, Public domain, yazar: Bilinmiyor. Dosya sayfası
Tulumbacılığın sonu
Mahalle tulumbacıları, Cumhuriyet'in ilk yıllarına kadar varlığını sürdürdü. 1923'ten sonra İstanbul Belediyesi'ne bağlı modern itfaiye teşkilatı yaygınlaştı ve gönüllü tulumbacılık giderek ortadan kalktı. Ancak tulumbacıların hikâyeleri, edebiyatta ve hatıratlarda yaşamaya devam etti. Reşat Ekrem Koçu ve Ahmet Rasim gibi İstanbul yazarları, tulumbacıların hayatını, kıyafetlerini ve manilerini ayrıntılı olarak anlattı. Bugün İstanbul'daki itfaiye müzesi ve bazı sokak adları, bu geleneğin hatırasını korur.
Tarih notu
Kronoloji 1633: Cibali'de başlayan büyük yangın 1660: İstanbul'da büyük yangın 1720 civarı: Gerçek Davud Ağa'nın tulumbası ve tulumbacı ocağı 1826: Yeniçeri Ocağı'nın kaldırılması, tulumbacıların yeniden düzenlenmesi 1828: Beyazıt Kulesi'nin taş olarak inşası 1870: Büyük Beyoğlu yangını 1874: Ödön Széchenyi'nin İstanbul'a gelişi 1922: Széchenyi Paşa'nınİstanbul'da ölümü
Yangın şehrinde mahallenin gücü
Bize göre tulumbacıların hikâyesi, Osmanlı'nın dışarıdan gelen bir yeniliği nasıl yerel bir kuruma dönüştürdüğünü gösteren güzel bir örnektir. Bir Avrupalı mühtedinin getirdiği tulumba, iki yüz yıl içinde İstanbul'un mahalle kültürünün parçası oldu. Széchenyi Paşa'nınMacaristan'dan getirdiği deneyim ise bu kültürü modern bir hizmete dönüştürdü. Yangınla mücadelenin tarihi, aslında şehrin kendini korumayı nasıl öğrendiğinin tarihidir.
Ahşap evlerin sık dokulu sokaklarda yan yana dizildiği İstanbul'da yangın, her kuşağın hayatında birkaç kez yaşadığı bir felaketti. Bu yüzden tulumbacı ocakları yalnızca bir hizmet birimi değil, mahallenin dayanışmasının ve gururunun simgesi hâline geldi. Tulumbayı omuzlayıp koşan delikanlılar, kendi şarkıları, kıyafetleri ve hatta rekabetleriyle şehir folklorunun parçası oldular. Öte yandan gönüllülüğe dayanan bu düzenin zaafları da vardı; ocaklar arası kavgalar ve ücret pazarlıkları zamanla şikâyet konusu oldu. Széchenyi Paşa'nın kurduğu düzenli itfaiye, bu geleneği tasfiye etmekten çok onu kurumsal bir çatı altına almaya çalıştı. Bugün İstanbul itfaiyesinin tarihinin tulumbacılarla başlatılması, bir şehrin hafızasında gönüllü emeğin ne kadar derin bir yer tuttuğunu gösterir.