Gümrük ve tekel: İki kelimenin uzun hikâyesi
Gümrük kelimesi Latince commercium kökünden gelir ve Türkçede hem yabancı ülkelerden getirilen mallardan alınan vergiyi hem de bu vergiyi toplayan idareyi anlatır. İnhisar ise tekel demektir; Batı dillerindeki karşılığı monopoldür ve bir malın üretimini ya da satışını tek elde toplamayı ifade eder. Bu iki kavram, Osmanlı'nın son yüzyılında devletin mali bağımsızlığını kaybetmesinin de iki aynası olmuştu.Osmanlı Devleti, dış borçlarına karşılık bazı gelir kaynaklarını Düyun-u Umumiye idaresine ve yabancı sermayeli şirketlere bırakmak zorunda kalmıştı. 1829'da afyon üzerinde başlatılan ilk inhisar uygulaması İngiltere'nin baskısıyla kaldırılmış, 1862 tarihli bir kararnameyle tütün, tömbeki, barut ve tuz gelirleri devlet inhisarına alınmıştı. Ne var ki tütün inhisarı uzun süre yabancı sermayeli Reji idaresinin elinde kaldı. Gümrük teşkilatı ise 1861'de kurulan Rüsumat Emaneti etrafında örgütlenmiş, emanet daha sonra nezarete dönüştürülmüştü.

Millî Mücadele'den Lozan'a gelir egemenliği
İstanbul'un işgalinden sonra Heyet-i Temsiliye adına Anadolu'daki Düyun-u Umumiye ve Reji gelirlerine el konulması, gelir kaynakları üzerindeki egemenliğin Millî Mücadele'nin bir parçası sayıldığını gösterir. 17 Şubat 1923'te toplanan İzmir İktisat Kongresi'nde rejinin kaldırılması, inhisarların yabancılara verilmemesi yönünde kararlar alındı. Lozan'dan sonra Düyun-u Umumiye'nin tasfiyesiyle tekeller yeniden devletin denetimine geçti.Ancak Cumhuriyet'in ilk yıllarında gümrük ve tekel işleri son derece dağınık bir görünüm taşıyordu. Gümrükler Maliye Vekâletine bağlı umum müdürlükler hâlinde yönetiliyor, tekeller ayrı idarelerce işletiliyor, kaçakçılık ise özellikle kara ve deniz sınırlarında büyük bir sorun olarak sürüyordu. Lozan Antlaşması'na bağlı ticaret sözleşmesi, Türkiye'nin gümrük tarifelerini belirli bir süre eski düzeyde tutmasını öngörmüştü; bu süre dolmadan kalıcı bir tarife politikası kurmak mümkün değildi.
Ek bilgi
Kısa kronoloji: 17 Şubat 1923 İzmir İktisat Kongresi; 1 Ekim 1929 1499 sayılı Gümrük Tarifesi Kanunu'nun uygulanmaya başlaması; 29 Aralık 1931 1909 sayılı kanunla vekâletin kuruluşu; 7 Ocak 1932 Kaçakçılığın Men ve Takibine Dair Kanun; 29 Nisan 1933 2159 sayılı kanun; 9 Ekim 1935 2825 sayılı teşkilat kanunu.
1499 sayılı Gümrük Tarifesi Kanunu
Lozan'ın tarife kısıtlamasının sona ermesiyle Cumhuriyet'in ilk gerçek gümrük tarifesi hazırlandı. 1499 sayılı Gümrük Tarifesi Kanunu 1929 yazında Resmî Gazete'de yayımlandı ve 1 Ekim 1929'dan itibaren uygulanmaya başladı. Kanunun birinci maddesi, Türkiye'ye giren eşyanın tamamından kanuna ekli tarifede gösterilen gümrük resminin alınacağını hükme bağladı. Tarifede yer almayan eşya, yeni bir kanunla tarifeye eklenene kadar rayiç kıymeti üzerinden yüzde kırk resme tabi tutulacaktı.İkinci madde ise ticaret politikasının bir aracı olarak düşünülmüştü. Bir yabancı memleket Türk mallarına ya da gemilerine yasak koyar veya ağır resimler uygularsa, o ülkenin Türkiye'ye gelen mallarına karşılık olarak ek resim konabilecek, ona tanınan kolaylıklar kaldırılabilecekti. Böylece tarife yalnızca gelir sağlayan bir liste değil, karşılıklılık ilkesine dayanan bir pazarlık aracı hâline geldi.
Yeni tarifenin yürürlüğe girdiği aylar, dünya ekonomik bunalımının başladığı döneme denk geldi. Yüksek tarifeler, iç üretimi koruma ve dış ticaret açığını kapatma amacına hizmet etti; ama aynı zamanda kaçakçılığı da cazip kıldı. Gümrük duvarı yükseldikçe sınır boylarında ve kıyılarda kaçak mal ticareti arttı. Bu durum, devleti gümrük örgütünü askerî disipline yakın bir yapıya kavuşturmaya yöneltti; yarı askerî nitelikte bir Gümrük Muhafaza Umum Kumandanlığı kuruldu.

1909 sayılı kanun: Yeni bir vekâlet
Dağınık yapıyı tek çatı altında toplama kararı 1931'in son günlerinde alındı. Türkiye Büyük Millet Meclisi, 29 Aralık 1931'de 1909 sayılı Gümrük ve İnhisarlar Vekâleti Teşkiline Dair Kanun'u kabul etti. Üç maddelik kısa kanunun birinci maddesi, gümrük ve devlet inhisarları işleriyle, posta, telgraf ve telefon hariç olmak üzere, meşgul olmak üzere bir Gümrük ve İnhisarlar Vekâleti kurulduğunu bildiriyordu. Kanun yayımı tarihinde yürürlüğe girdi ve 30 Aralık 1931 tarihli Resmî Gazete'de ilan edildi.Kaynaklar
Bu düzenleme, Mustafa Kemal Atatürk'ün gümrüklerle posta-telgraf-telefon dışındaki tekel hizmetlerini tek bir bakanlıkta toplama yönündeki direktifinin uygulanmasıydı. Vekâletin kurulmasıyla Gümrük Muhafaza Umum Kumandanlığı, tekel idareleri ve işletmeleri yeni bakanlığa bağlandı. Böylece gümrük kapısında alınan resim ile içeride tekel altında üretilip satılan mallar aynı idari mantık içinde yönetilmeye başlandı.Belge: Gümrük ve İnhisarlar Vekâleti Teşkiline Dair Kanun — Türkiye Büyük Millet Meclisi, Kanun No. 1909. Tarih: 29 Aralık 1931.
Kaçakçılığa karşı kanun
Vekâletin kuruluşundan yalnızca birkaç gün sonra, 7 Ocak 1932 tarihli Kaçakçılığın Men ve Takibine Dair Kanun kabul edildi. Kanun kaçakçılıkla mücadelenin yöntemlerini belirlerken vekâletin emrine alınan tekel maddelerini de saydı. Devlet tekelindeki maddelerin izinsiz ithali, bir yerden başka bir yere sevki, alınıp satılması yasaklandı ve bunlara ceza bağlandı.Bu kanunun önemi, tekel ile gümrüğü birbirinin tamamlayıcısı olarak görmesindedir. Tütün, alkollü içki, tuz, barut gibi tekel maddelerinin kaçak girişi hem gümrük gelirini hem de tekel gelirini aynı anda zayıflatıyordu. Yeni düzen, bu iki gelirin korunmasını tek bir mücadele programına bağladı.
Doğrusu
Kavram ayrımı: 1909 sayılı kanun vekâleti kuran kısa bir kanundur; vekâletin merkez ve taşra birimlerini, görevlerini ayrıntılı olarak düzenleyen metin ise dört yıl sonra çıkarılan 2825 sayılı teşkilat kanunudur.
İnhisarlar İdaresi ve 2825 sayılı teşkilat kanunu
29 Nisan 1933 tarihli 2159 sayılı ek kanunla daha önce umum müdürlük altında birleştirilen inhisarlar, İnhisar İdaresi adını aldı; bu kanun giderleri ve memur maaşları gibi konuları da düzenledi. Vekâletin kurulmasından dört yıl sonra, 9 Ekim 1935 tarihli 2825 sayılı Gümrük ve İnhisarlar Vekâletinin Teşkilat ve Vazifelerine Dair Kanun ile bakanlığın yapısı ve görevleri ayrıntılı biçimde belirlendi.Bu kanunla vekâletin merkez birimleri üç ana kol üzerinde şekillendi: Gümrükler Umum Müdürlüğü, İnhisarlar Umum Müdürlüğü ve yarı askerî Gümrük Muhafaza Umum Kumandanlığı. Taşrada ise gümrük ve gümrük muhafaza kuruluşları vardı. Vekâlet, onu merkezde ve dördü taşrada olmak üzere toplam on dört idari birimden oluşuyordu. 1935-1937 yıllarındaki İnönü hükümetinde vekâletin başına İstanbul Milletvekili Ali Rana Tarhan getirildi.

Tekel binaları ve gündelik hayat
Vekâletin kurulmasıyla tekel, Anadolu kasabalarının gündelik hayatında görünür bir kuruma dönüştü. Tütün ve içki tekel bayileri, tuz depoları, başmüdürlük binaları ve fabrikalar, devletin ekonomideki varlığını en somut biçimde gösteren mekânlar oldu. Bugün birçok şehirde kültür merkezine, müzeye ya da kamu binasına dönüştürülmüş eski tekel yapıları, bu dönemin mimari izleri olarak ayakta durmaktadır.Gümrük cephesinde ise İstanbul'un Karaköy ve Sirkeci kıyıları, İzmir ve Mersin limanları, kara sınırındaki kapılar yeni tarifenin uygulandığı yerlerdi. Gümrük muhafaza teşkilatının sınır boylarında yürüttüğü kaçakçılık takibi ise bu düzenin en zorlu ve en görünür işi hâline geldi.
Ek bilgi
Sonraki dönem: Vekâletin bünyesinde şekillenen tekel teşkilatı, adı ve yapısı değişerek uzun yıllar varlığını sürdürdü; tütün ve içki tekelinin özelleştirilmesi ancak 2000'li yıllarda gerçekleşti.
Mali bağımsızlığın üç ayağı: tarife, tekel ve muhafaza
Gümrük ve İnhisarlar Vekâleti, Lozan'da siyasal alanda kazanılan bağımsızlığın mali alandaki karşılığını kurma çabasının bir ürünüdür. 1499 sayılı tarife ile Türkiye ilk kez kendi gümrük politikasını kendisi belirledi; 1909 sayılı kanunla bu politikayı yürütecek bakanlığı kurdu; kaçakçılık kanunu ve gümrük muhafaza teşkilatıyla da bu politikayı sınırda koruyacak araçları edindi.Bu yapı, dünya ekonomik bunalımı yıllarında devletçilik politikasının da ayrılmaz bir parçası oldu. Tekel gelirleri bütçenin önemli kalemlerinden biriydi; gümrük tarifeleri ise yeni kurulan fabrikaları dış rekabetten koruyordu. Reji ve Düyun-u Umumiye döneminde yabancı idarelerin elindeki gelir kaynaklarının birkaç yıl içinde millî bir bakanlığın yönetimine geçmesi, Cumhuriyet'in ekonomik egemenlik anlayışının en açık göstergelerinden biridir.