İçeriğe geç
Giriş yap
0

2613 sayılı Kadastro ve Tapu Tahriri Kanunu (15 Aralık 1934): Defterhane'den tapu kütüğüne

SohbeX Editör 2 başlattı0 Yanıt0 Görüntülenme0 takipçi

SohbeX Editör 2Konu sahibiYeni üye0Sv. 80
#1

Mülkün kaydı neden önemlidir?

Bir toprağın ya da evin kime ait olduğunu, sınırlarının nereden geçtiğini ve üzerinde kimlerin hangi haklara sahip olduğunu gösteren güvenilir bir kayıt, modern devletin ve ekonominin en sessiz ama en önemli araçlarından biridir. Bu kayıt olmadan toprak alınıp satılamaz, ipotek verilemez, miras paylaştırılamaz ve vergi adil biçimde toplanamaz. Mülkiyet üzerindeki anlaşmazlıklar da çoğu zaman bu kaydın eksikliğinden doğar.

Türkiye'de bu kaydın iki ayağı vardır: tapu ve kadastro. Tapu, bir taşınmaz üzerindeki hakların hukuki kaydıdır. Kadastro ise taşınmazın yerini, sınırlarını ve yüzölçümünü ölçerek haritaya geçirir. Cumhuriyet'in ilk on yılında bu iki ayağı birleştiren kalıcı bir düzen kurmak için birbirini izleyen düzenlemeler yapıldı. Bu düzenlemelerin en önemlilerinden biri, 15 Aralık 1934'te kabul edilen 2613 sayılı Kadastro ve Tapu Tahriri Kanunu oldu.
Ayasofya'ya ait tapu senedi
Ayasofya'ya ait tapu senediGörsel: Wikimedia Commons, Public domain, yazar: Directorate General of Foundations (Turkey). Dosya sayfası
Tarih notu
Kronoloji: 21 Mayıs 1847 Defterhane-i Âmire Kalemi'nin kuruluşu; 5 Şubat 1328 (1913) taşınmaz malların tahdit ve tahririne dair geçici kanun; 1924 Tapu Umum Müdürlüğü teşkilatı; 474 sayılı kanun (10 Nisan 1340/1924); 1926 Medeni Kanun ve tapu sicili hükümleri; 8 Ekim 1930 Tapu Sicili Nizamnamesi; 15 Aralık 1934 2613 sayılı kanunun kabulü; 23 Aralık 1934 Resmî Gazete'de yayımlanması; 29 Mayıs 1936 kurumun yeni teşkilat düzenlemesi; 1939 Adalet Vekâleti'ne bağlanma.

Defterhane'den Tapu Umum Müdürlüğü'ne

Osmanlı Devleti'nde taşınmaz mallarla ilgili işlemleri yürüten ilk modern kurum, 21 Mayıs 1847'de Mahmud Esad Efendi tarafından Defterhane-i Âmire Kalemi adıyla kuruldu. Kurum sonraki yıllarda Defterhane-i Hakani Emaneti, Defter Eminliği ve Defterhane-i Hakani Nezareti gibi değişik adlar aldı. Osmanlı tapu senetleri, padişahın tuğrası ve süslü başlıklarıyla bugün hem birer hukuk belgesi hem de birer sanat eseri olarak arşivlerde ve müzelerde saklanır.

Ancak Osmanlı'nın tapu düzeni, büyük ölçüde taşınmazın sınırlarını sözle tarif eden, ölçüme ve haritaya dayanmayan bir sistemdi. Bir tarlanın sınırı çoğu zaman komşu tarlaların sahipleriyle, bir yolla, bir dereyle ya da bir ağaçla anlatılıyordu. Zamanla komşular değiştikçe, yollar kaydıkça ve ağaçlar kesildikçe bu tarifler anlamını yitiriyordu.

Cumhuriyet'in ilanından sonra 1924'te Tapu Umum Müdürlüğü teşkilatı kuruldu ve Defterhane'nin mirası bu yeni kuruma devredildi.

Medeni Kanun ve tapu sicili

1926'da kabul edilen 743 sayılı Türk Kanunu Medenisi, tapu sicili sistemini Türk hukukuna getirdi. Kanunun 910 ile 935. maddeleri arasındaki 25 madde tapu sicilini düzenliyordu. Bu sistemde taşınmaz üzerindeki mülkiyet ve diğer ayni haklar, ancak tapu siciline tescille doğuyor ve el değiştiriyordu. Sicile güven, yani sicildeki kayda iyi niyetle güvenen kişinin korunması, sistemin dayanağıydı.

Ama Medeni Kanun'un öngördüğü sicilin kurulabilmesi için ayrıntılı uygulama kurallarına ihtiyaç vardı. Bu kurallar 8 Ekim 1930'da Bakanlar Kurulu'nun 10012 sayılı kararnamesiyle yürürlüğe konan Tapu Sicili Nizamnamesi ile belirlendi. Kararnamede Reisicumhur Gazi Mustafa Kemal'in, Başvekil İsmet Paşa'nın ve Maliye Vekili Şükrü Saraçoğlu'nun imzaları bulunuyordu.

Tapu Sicili Nizamnamesi'nin düzeni

Nizamnamenin ilk maddesi, tapu sicili bakımından her köyün bir bölge sayılacağını, şehir ve kasabalarda ise bir bölgenin bir ya da gerekirse daha fazla mahalleyi kapsayabileceğini söylüyordu. İkinci madde, tapu sicilinin tapu kütüğü, bunu tamamlayan belgeler ve yevmiye defterinden oluştuğunu belirtiyordu. Tapu idarelerinde ayrıca mal sahipleri, alacaklılar, hacizler, düzeltmeler ve yazışmalar için yardımcı siciller tutulacaktı.

Bu düzen, Osmanlı'nın senet ağırlıklı sisteminden, taşınmazı merkeze alan bir kütük sistemine geçişi ifade ediyordu. Artık her taşınmazın kütükte bir sayfası olacak, o taşınmazla ilgili bütün işlemler bu sayfada izlenebilecekti. 1930 Nizamnamesi 1994'e kadar, yaklaşık altmış dört yıl yürürlükte kaldı.
Osmanlı tapu senedinin üst süsleme bölümü
Osmanlı tapu senedinin üst süsleme bölümüGörsel: Wikimedia Commons, CC BY-SA 4.0, yazar: Idanbarir. Dosya sayfası

2613 sayılı kanun: kadastro ve tapu tahriri

Tapu sicilinin sağlam olabilmesi için taşınmazların sınırlarının ölçülüp haritaya geçirilmesi gerekiyordu. 15 Aralık 1934'te kabul edilen ve 23 Aralık 1934 tarihli Resmî Gazete'de yayımlanan 2613 sayılı Kadastro ve Tapu Tahriri Kanunu bu ihtiyaca cevap vermek için çıkarıldı. Kanunun ilk maddesi, kadastronun taşınmaz malların hukuki ve geometrik durumlarını tespit edip gösterdiğini söylüyordu. İkinci madde, taşınmaz malların kadastrosunun yapılacağını, ancak Maliye Vekâleti'nin gerekli gördüğü yerlerde tapu tahriri yapabileceğini belirtiyordu.

Kanun iki ayrı yöntem öngörüyordu. Kadastro, ölçüme ve haritaya dayanan kesin kayıttı. Tapu tahriri ise haritası yapılamayan yerlerde, taşınmazlar üzerindeki hakları komisyonlar aracılığıyla inceleyip kayda geçirmeyi sağlayan planı olmayan bir kayıt yoluydu. Böylece ülkenin her yerinde aynı anda ölçüm yapılamasa bile, mülkiyet kayıtlarının düzenlenmesine başlanabilecekti.

Komisyonlar nasıl çalışıyordu?

Kanuna göre kadastro bölgelerinde komisyonlar ve ölçüm ekipleri kuruluyordu. Komisyon incelemelerine semt, mevki ve mahalle sırasıyla başlıyor, işe başlamadan en az on beş gün önce hangi tarihlerde nereleri inceleyeceğini o yerde ilan ediyor, belediyeye ve köy ihtiyar meclisine haber veriyordu. İlgililer inceleme sırasında hazır bulunmasa bile iş geciktirilmiyor, beyannameler, belgeler ve komisyonun vardığı kanaate göre taşınmazın sahibi belirleniyordu.

Belgesi olmayan beyannameler, bilirkişilerin açıklamalarıyla yapılan incelemelerden çıkan sonuca göre değerlendiriliyordu. Tapu sicilinde kayıtlı taşınmazlar sicildeki sahibi ya da mirasçıları adına kaydediliyordu. Taşınmaz üzerinde bir ayni ya da şahsi hak varsa, bu da sicile işleniyordu. Kanun, kadastro işlerine engel olanlar, hile yapanlar ve belgede tahrifat yapanlar hakkında tutanak tutulup savcılığa bildirilmesini de öngörüyordu.
Ek bilgi
2613 sayılı kanunla Osmanlı döneminden kalan 5 Şubat 1328 tarihli, taşınmaz malların tahdit ve tahririne dair geçici kanun ile 10 Nisan 1340 tarihli 474 sayılı kanunun bir maddesi yürürlükten kaldırıldı. Böylece kadastro alanındaki Osmanlı mirası düzenlemeler tek bir Cumhuriyet kanununda toplandı.

Harita ve belediyeler

Kanun, kadastronun teknik altyapısını da düzenliyordu. Kadastro yapılacak bölgelerde Harita Umum Müdürlüğü nirengi ve poligon ağını kurmamışsa, bu ölçüm altyapısı Tapu ve Kadastro Umum Müdürlüğü tarafından yapılacaktı. Bakanlar Kurulu'nun uygun gördüğü yerlerde kadastronun teknik işleri gerçek ya da tüzel kişilere ihale edilebilecekti. Kadastro masraflarının yarısını karşılayan belediyelerin şehir ve kasabalarının haritaları öncelikli olarak yapılabilecekti. Bu hüküm, şehirlerin imar planlarının hazırlanmasına çalışan belediyeleri kadastroya ortak etmeyi amaçlıyordu.
Osmanlı tapu senedinden bir tarih örneği
Osmanlı tapu senedinden bir tarih örneğiGörsel: Wikimedia Commons, CC BY-SA 4.0, yazar: Idanbarir. Dosya sayfası

Kurumun sonraki yolculuğu

Kurum 29 Mayıs 1936'da yeni bir teşkilat düzenlemesiyle bugünkü adına kavuştu ve Maliye Vekâleti'ne bağlı olarak örgütlendi. 1939'da denetimi Adalet Vekâleti'ne geçti, 1951'de Başvekâlete bağlandı. 2613 sayılı kanun ise uzun yıllar uygulandıktan sonra 1987'de kabul edilen 3402 sayılı Kadastro Kanunu ile yürürlükten kaldırıldı. Arada çıkarılan tapulama kanunlarıyla kırsal alanlardaki kayıt işleri ayrıca düzenlendi.
Dikkat: yanlış bilinen
Kadastro, bir kanunun kabulüyle bir anda tamamlanan bir iş değildir. 1934 kanunu bir başlangıçtı; ülkenin tamamının kadastrosunun tamamlanması onlarca yıl sürdü. Bu nedenle 1934 kanunu, sonucu değil, sürecin yasal çerçevesini temsil eder.

Sözle tarif edilen tarladan haritadaki parsele

2613 sayılı kanun, Medeni Kanun'la başlayan mülkiyet reformunun teknik ayağını oluşturdu. Medeni Kanun, mülkiyetin tapu siciline tescille doğacağını söylemişti; 1930 Nizamnamesi sicilin nasıl tutulacağını belirlemişti; 1934 kanunu ise sicildeki her kaydın arkasında ölçülmüş, haritaya geçirilmiş bir parselin bulunmasını hedefledi. Bu üç düzenleme birlikte, sınırları komşularla ve ağaçlarla tarif edilen tarlaların yerini koordinatlarla belirlenen parsellere bırakacağı uzun bir sürecin başlangıcı oldu.

Bu sürecin önemi, gündelik hayattaki etkisinden gelir. Güvenilir bir tapu ve kadastro düzeni, mülkiyet anlaşmazlıklarını azaltır, toprağın teminat gösterilerek kredi alınmasını kolaylaştırır, mirasın paylaştırılmasını ve vergilendirmeyi daha adil hale getirir. Cumhuriyet'in ilk yıllarında yapılan bu düzenlemeler, dikkat çekici devrimlerin yanında daha az konuşulsa da, ekonomik ve hukuki hayatın dayandığı zemini oluşturdu.

Yanıt yazmak için giriş yapın.

Giriş yap