Manastırlı bir hekim şair
Cenap Şahabettin, Servet-i Fünun edebiyatının üç büyük isminden biridir. Tevfik Fikret ve Halit Ziya Uşaklıgil ile birlikte, 1890'ların sonunda Türk şiirini ve nesrini Batı edebiyatının etkisiyle yenileyen kuşağın öncüleri arasında yer aldı. Aynı zamanda Paris'te ihtisas yapmış bir cildiye hekimi, karantina müfettişi ve Darülfünun hocasıydı.Hayatının Millî Mücadele ile kesiştiği nokta ise tartışmalıdır. 1922 Eylül'ünde, Darülfünun'daki derslerinde Millî Mücadele'yi küçümsediği iddiasıyla öğrencilerin protestosuyla karşılaştı ve görevinden ayrılmak zorunda kaldı. Bu yazıda Cenap Şahabettin'in edebî yolunu ve 1922'de yaşananları birlikte ele alıyoruz.

Tarih notu
Kronoloji: 21 Mart 1870 Manastır'da doğum; 1877-1878 savaşında babasının şehit düşmesi ve ailenin İstanbul'a gelişi; 1886 "Tâmât" adlı ilk şiir kitabı; 1889 Askerî Tıbbiye'den hekim yüzbaşı olarak mezuniyet; 1890-1894 Paris'te cildiye ihtisası; 1895 "Şi'r-i Nâ-nüvişte" ile Türk şiirinde ilk sone; 1896 Cidde'de sıhhiye müfettişliği; 1908 sonrası siyasi yazılar; 1914 emeklilik ve Darülfünun'da müderrislik; 1918 "Suriye Mektupları"; Eylül 1922 Darülfünun'dan istifa; Şubat 1934 İstanbul'da ölüm.
Tıbbiye'den Paris'e
Cenap Şahabettin 21 Mart 1870'te Manastır'da doğdu. Babası Osman Şahabettin Bey 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı'nda hayatını kaybetti ve aile İstanbul'a taşındı. İlk öğrenimini Tophane'deki Mekteb-i Feyziyye'de, ardından askerî rüştiyelerde gördü. Tıbbiye İdadisi'nden sonra Askerî Tıbbiye'ye geçti ve 1889'da hekim yüzbaşı olarak mezun oldu. Başarılı derecesi sayesinde 1890 başında cilt hastalıkları ihtisası için devlet tarafından Paris'e gönderildi ve orada dört yıl kaldı.Paris yılları, Cenap'ı Fransız parnasyen ve sembolist şairlerle tanıştırdı. Özellikle Paul Verlaine'in şiirinden etkilendi. İstanbul'a döndükten sonra Haydarpaşa Hastanesi'nde çalıştı, ardından kendi isteğiyle karantina hizmetine geçti. Mersin ve Rodos'ta karantina hekimliği yaptı, 1896'da sıhhiye müfettişi olarak Cidde'ye gitti, 1898'de İstanbul'a döndü. Meşrutiyet'ten sonra sağlık idaresinin üst kurullarında görev aldı ve 1914'te emekli oldu.
Servet-i Fünun'un yenilikçi şairi
Gençliğinde gazel yazarak başladı; ilk şiir kitabı "Tâmât" 1886'da, henüz Tıbbiye öğrencisiyken çıktı. 1895 sonunda Hazine-i Fünun'da yayımlanan "Benim Kalbim", kelimelerle bir tablo çizme denemesi olarak dikkat çekti. 1896'da Mekteb dergisinde yayımlanan 42 şiiri, edebiyat çevrelerini "yeni şiir" ve "eski şiir" taraftarları olarak ikiye böldü. Bu tartışmanın sonunda Cenap, Tevfik Fikret'in yönettiği Servet-i Fünun dergisine katıldı.Türk şiirinde Fransız sone biçimini ilk kez 1895'te "Şi'r-i Nâ-nüvişte" adlı şiirinde kullandı. "Elhan-ı Şita", "Yakazat-ı Leyliye" ve "Temaşa-yı Hazan" gibi şiirleri kuşaklar boyunca okundu. Şiirde musikiye ve ahenge büyük önem verdiği için aruzdan vazgeçmedi ve hece ölçüsünü küçümsedi. Bu tavır, onu Millî Edebiyat akımının sade dil ve hece savunucularıyla karşı karşıya getirdi.

Ek bilgi
Cenap Şahabettin gezi yazılarıyla da tanınır. "Hac Yolunda", "Âfâk-ı Irak", "Avrupa Mektupları" (1916) ve Birinci Dünya Savaşı sırasında Dördüncü Ordu Komutanı Cemal Paşa'nın davetiyle gittiği Suriye izlenimlerini anlatan "Suriye Mektupları" (1918) bu türün örnekleridir. Fıkra ve makaleleri "Evrak-ı Eyyam", "Nesr-i Harb", "Nesr-i Sulh" ve "Tiryaki Sözleri" adlı kitaplarda toplandı.
Meşrutiyet'ten sonra siyasi yazılar
İkinci Meşrutiyet'ten sonra Cenap Şahabettin siyasi yazılara yöneldi. Önce Hürriyet gazetesinin başyazarı oldu, ardından Şebab, Hak ve İctihad gibi gazetelerde yazdı. Mizah dergisi Kalem'de "Dahhak-i Mazlum" takma adıyla yazılar yayımladı. Balkan Savaşları'ndan sonra Tasvir-i Efkâr gazetesi onu birkaç kez Avrupa'ya gönderdi.Mütareke döneminde yazdıkları ise onun Ankara ile arasını açtı. Millî Mücadele aleyhindeki yayınlarıyla bilinen Ali Kemal'in Peyam-ı Sabah gazetesinde çıkan bazı yazılarında, ordunun Birinci Dünya Savaşı'nda basiretsiz komutanlar yüzünden yenildiğini ileri sürdü. Bu yazılar askerin moralini bozduğu gerekçesiyle sert tepki gördü.
Eylül 1922: Darülfünun'daki protesto
1922 yazında, Darülfünun'daki derslerinden birinde Yunan ordusunu övüp Millî Mücadele'yi küçümseyen sözler söylediği iddia edildi. Öğrenciler ve bazı hocalar onun aleyhine gösteriler düzenledi. Cenap Şahabettin'in bu sözleri gerçekten söyleyip söylemediği hiçbir zaman açıklığa kavuşmadı; ancak önceki siyasi yazıları, kamuoyunun onu suçlu görmesine yetti.Eylül 1922'de, Büyük Taarruz'un ve İzmir'in kurtuluşunun hemen ardından gelen günlerde, Cenap Şahabettin Ali Kemal, Rıza Tevfik, Hüseyin Daniş ve Dikran Barsamyan Efendi ile birlikte Darülfünun'daki görevinden istifa etmek zorunda kaldı. Bundan sonra bir tür inzivayı tercih etti ve daha çok edebiyat ve sanat üzerine yazdı.

Dikkat: yanlış bilinen
Cenap Şahabettin'in Darülfünun'dan ayrılmasına yol açan sözler, hiçbir tutanak ya da belgeyle kesinleşmemiştir. Kesin olan, onun Mütareke yıllarında Ali Kemal'in gazetesinde yazdığı ve orduyu eleştiren yazılarıdır. Bu nedenle 1922 olayı, bir kişinin sözünden çok o yılların savaş psikolojisi ve kamuoyunun hassasiyeti içinde değerlendirilmelidir.
Tabloyu kelimeyle çizmek
Servet-i Fünun şiirinin belirgin özelliği tasvirdir ve bu özelliğin en güçlü temsilcisi Cenap Şahabettin'dir. Onun şiirinde metin bir resim gibi kurulur; okur, tabiatı, eşyayı ve durumları bir tabloya bakar gibi seyreder. Yeni kavramlar, semboller ve alışılmamış isim ve sıfat tamlamalarıyla kurduğu bu dil, yazıldığı günlerde yadırgandı ve alay konusu bile oldu. Cenap, eleştirilere dilin ve sanatın zamanla birlikte değişmesi gerektiği görüşüyle karşılık verdi.Şiirin tek amacının güzellik olduğunu savundu ve ona toplumsal bir görev yüklemekten kaçındı. Tabiatı bir bütün olarak, her varlığa bir ruh hali yükleyerek anlattı. Gece, mehtap ve sonbahar en sevdiği manzaralardı. "Hilâl-i Giryan" başlıklı şiirinde ise millî duygulara yer verdi. Bu görsel anlatım anlayışı, sonraki kuşakta Ahmet Haşim'in ve Yahya Kemal'in şiirinde de izini sürdürdü.
Cumhuriyet yıllarında sessiz bir hoca
Cumhuriyet döneminde Cenap Şahabettin siyasetten uzak durdu. Servet-i Fünun dergisi ve başka yayın organlarında edebiyat ve sanat yazıları yayımlamayı sürdürdü. Son yıllarını büyük bir sözlük çalışmasına ayırdı; ancak bu çalışmayı tamamlayamadan Şubat 1934'te beyin kanaması sonucu İstanbul'da öldü. Sade bir törenle Bakırköy Mezarlığı'nda, kızı Destine Hanım'ın yanına defnedildi.Bir şairin iki yüzü
Cenap Şahabettin'in hikâyesi, edebî büyüklük ile siyasi tercihlerin aynı insanda nasıl yan yana durabildiğini gösteriyor. Şiir tarihinde onun yeri sağlamdır: sone biçimini Türkçeye getiren, şiire resim ve musiki duyarlılığını taşıyan, Tevfik Fikret'ten Ahmet Haşim'e, Yahya Kemal'den Ahmet Hamdi Tanpınar'a kadar pek çok şairi etkileyen bir ustadır.Millî Mücadele yıllarındaki tutumu ise bu büyüklüğün gölgesinde kalmadı. Mütareke'nin karamsar havasında yazdığı yazılar, Anadolu'da savaşan bir ordunun moralini ilgilendiren bir dönemde sert tepki gördü. 1922'deki protesto, belki kanıtlanmamış bir sözün değil, birikmiş bir öfkenin sonucuydu.
Bugün Cenap Şahabettin'i okurken bu iki yüzü birlikte görmek gerekiyor. Ne edebî değeri siyasi hatalarını örtmeli ne de siyasi tutumu şiirini görünmez kılmalı. Darülfünun'dan ayrılan hoca, Cumhuriyet yıllarında da yazmayı sürdürdü.