Kısaca
Yaygın anlatıma göre 1517'de Mısır'ı fetheden Yavuz Sultan Selim, son Abbâsî halifesi III. Mütevekkil'i İstanbul'a getirmiş, halife de İstanbul'da bir camide yapılan törenle hilâfeti ona devretmişti. Bu konunun iki ayrı parçası vardır ve ikisini ayırmak gerekir. Birincisi belgelidir: Osmanlı padişahları "halife" unvanını 1517'den önce de kullanmıştı; 1517'den sonra Mekke ve Medine'nin koruyucusu olunca bu iddia güçlendi. İkincisi belgesizdir: hilâfetin bir törenle "devredildiği" sahnesinin Yavuz dönemi kaynaklarında karşılığı yoktur ve ilk kez 18. Yüzyılın sonunda yazılı olarak ortaya çıkar.
İddianın izi: kim, nerede, nasıl söyledi?
İddia. III. Mütevekkil, Yavuz Sultan Selim İstanbul'a döndükten sonra Eyüp Sultan Camii'nde ya da Ayasofya'da yapılan bir törenle "hilâfet kılıcını" padişaha kuşatarak halifeliği resmen Osmanlı hanedanına devretti; Osmanlı halifeliği bu devirle başladı.İlk ortaya çıkış. Türk literatürünün Hilâfet bahsine göre bu rivayetin bilinen ilk yazılı kaynağı, Osmanlı hizmetinde çalışmış Ermeni asıllı İsveç tercümanı ve diplomatı Ignatius Mouradgea d'Ohsson'un Paris'te yayımlanan Tableau général de l'Empire othoman adlı eseridir (I. Cilt, s. 269–270). Batı literatürü de aynı noktayı vurgular: törene dair çağdaş bir kanıt yoktur ve hiçbir tarihçi bu olaydan, olaydan 273 yıl sonra, 1790'da d'Ohsson'a kadar söz etmez. Araştırmamız Yavuz dönemi kaynaklarında bu olayla ilgili bir kaydın bulunmamasının dikkat çekici olduğunu, konuyla ilişkilendirilebilecek tek ifadenin Hoca Sâdeddin Efendi'deki "libâs-ı hilâfeti istihkak ile telebbüs eylemişken" sözü olduğunu gösteriyor.
Yayılma zaman çizelgesi.
1727: III. Ahmed, Afgan hükümdarı Eşref Han ile yaptığı antlaşmada kendini "bütün Müslümanların halifesi" olarak niteledi.1774: Küçük Kaynarca Antlaşması, Batılı bir devletin Osmanlı padişahını bütün Müslümanların halifesi sıfatıyla tanıdığını gösteren ilk resmî belge oldu; padişahın Kırım Müslümanları üzerindeki dinî otoritesi bu sıfatla kabul edildi.
1787–1790: D'Ohsson'un eseri, devir törenini ilk kez anlatan kaynak olarak yayımlandı.
19. Yüzyıl: Türk literatürü, törenin Eyüp Camii'nde (Tansel) ya da Ayasofya'da (Nâmık Kemal, Atâ Bey, İsmail Hami Danişmend) yapıldığını yazan sonraki kaynakları sayar. Bu anlatı, sonraki Osmanlı siyasetçileri ve aydınları tarafından Osmanlı'nın hilâfet iddiasını desteklemek için kullanıldı.
1876–1909: II. Abdülhamid döneminde hilâfet sıfatı, Batı literatürünün ifadesiyle "İslâm birliği" eksenli dış siyasetin merkezine yerleşti.
1914: Sultan V. Mehmed Reşad halife sıfatıyla İtilaf Devletleri'ne karşı cihat ilan etti.
3 Mart 1924: Hilâfet turkiyeTürkiye Büyük Millet Meclisi kararıyla kaldırıldı; son halife Abdülmecid Efendi ülke dışına çıkarıldı.
Günümüz: Devir töreni hâlâ birçok popüler kaynakta kesin bir olay gibi anlatılır. Örneğin Türk literatürünün Ridâniye Muharebesi bahsi, muharebenin sonuçları arasında "Halifelik Osmanlılara geçmiştir" ifadesine yer verir.
Belgelenmiş açıklamalar. Devir anlatısının ana yayıcıları yayımlanmış eserleriyle bellidir: d'Ohsson'un Tableau général eseri; Türk literatüründe anılan Nâmık Kemal, Atâ Bey ve İsmail Hami Danişmend'in tarih eserleri. Karşı görüşü savunan modern araştırmalar da Türk literatüründe kaynak olarak gösterilir: Asrar'ın 1983 ve Faruk Sümer'in 1992 tarihli makaleleri.wikipedia.org/wiki/Ottoman_Caliphate]Ottoman Caliphate[/url].
Sosyal medyadaki görünümü. İddia çoğunlukla Mısır seferinin ve hilâfetin kaldırılışının yıldönümlerinde, "1517'de halifelik Osmanlı'ya geçti" kalıbıyla, törene ait olmayan minyatürler ya da Ayasofya görselleriyle birlikte dolaşıma girer. Bu paylaşımlarda kaynak olarak genellikle ders kitabı özetleri ve Vikipedi gibi ansiklopedik metinler gösterilir; d'Ohsson'dan önceki bir belge gösterilmez.
Karşı kanıtlar.
Türk kaynakları: Türk literatürü, Yavuz dönemi kaynaklarında devir törenine dair bir kayıt olmadığını, modern tarihçilerin böyle bir merasimi belgeleyen orijinal bir kaynak bulunmadığı gerekçesiyle sonraki kaynaklardaki bilgileri uydurma saydıklarını ve Osmanlıların bunları hilâfetin manevi nüfuzuna ihtiyaç duydukları dönemlerde geriye dönük olarak anlattıklarını ileri sürdüklerini yazar.Yabancı kaynaklar: Bazı tarihçiler Mütevekkil'in hilâfeti Selim'e devretmesini bir uydurma olarak reddeder ve bunun d'Ohsson tarafından icat edilmiş olabileceğini düşünür. Aynı anlatım, Mütevekkil'in unvanı 1538'de Kanuni Sultan Süleyman'a devrettiğini anlatan ikinci, çelişkili bir hikâyenin de çağdaş kanıttan yoksun olduğunu belirtir.
Belgelenen olgular: I. Murad Edirne'nin fethinden itibaren sık sık halife unvanıyla anıldı; unvan en geç II. Murad döneminden itibaren düzenli kullanıldı; II. Mehmed çağdaş kaynaklarda halife olarak anıldı ve "emîrü'l-mü'minîn" unvanını kullandı. Selim de 1517'den önce, 1514'te Tebriz'de ve 1516'da Halep'te hutbeyi kendi adına halife olarak okuttu. III. Mütevekkil'in 2 Haziran 1517'de İstanbul'a esir olarak getirildiği de kaynaklarda yer alır.
Hüküm. Osmanlı padişahlarının halife unvanını kullandığı ve bu iddianın 1517'den sonra güçlendiği doğrudur. Halifeliğin 1517'de İstanbul'da bir törenle Yavuz Selim'e devredildiği anlatısı ise belgelenmemiştir: ilk kez 1787–1790'da d'Ohsson'un eserinde yer alır ve çağdaş kaynaklarda karşılığı yoktur. Bu anlatı kesin bir olay gibi değil, sonradan oluşmuş bir rivayet olarak sunulmalıdır.
Dikkat: yanlış bilinen
Türk ve yabancı kaynakların karşılaştırması: Türk literatürü ile Batı literatürü, törenin ilk kez d'Ohsson'da geçtiği ve Yavuz dönemi kaynaklarında karşılığı olmadığı konusunda aynı noktadadır. Ayrıldıkları yer yorumdur. Batı literatürü, törenin belgesiz olmasını Osmanlı hilâfet iddiasının sonradan desteklenmesi bağlamında ele alır. Türk literatürü ise tartışmanın yalnızca devir töreni üzerinde yoğunlaşmasını eleştirir: İslâm hukukunda hilâfetin geçişi için böyle bir merasime gerek olmadığını, İslâm hukukçularının asıl olarak Osmanlıların Kureyş soyundan gelmemesi üzerinde durduğunu belirtir. Bu son konuda Kanuni döneminde Sadrazam Lütfi Paşa'nın, halife olmak için Kureyş soyundan gelme şartı bulunmadığını savunan bir eser yazdığını aktarır.
Dikkat: yanlış bilinen
Türk literatürünün Hilâfet bahsi, II. Mehmed'in 1453'ten sonra "halife" unvanını benimsediğini yazarken; Batı literatürü unvanın I. Murad döneminden beri kullanıldığını belirtir. Türk literatürü de I. Murad'dan Yavuz Sultan Selim'e kadar padişahların halife unvanını kullandığı yazışma örneklerini kaynak olarak gösterir. Yani unvanın Osmanlı'da ilk kullanımı 1453 ya da 1517 değil, 14. Yüzyıldır; ancak bu dönemde unvan ülke sınırları dışında dinî bir otorite iddiası taşımıyordu.

1517 gerçekten neyi değiştirdi?
Memlük Sultanlığı'nın yıkılmasıyla Kahire'deki Abbâsî halifeliği de sona erdi. Mekke şerifi Selim'e bağlılık bildirdi ve Kâbe'nin anahtarlarını gönderdi; Selim böylece "Hâdimü'l-Haremeyni'ş-Şerîfeyn" (İki Harem'in Hizmetkârı) unvanını aldı. Araştırmamız da Yavuz döneminde Mısır ve Arap yarımadasının Osmanlı egemenliğine girmesiyle padişahın bu unvana sahip olduğunu gösteriyor. Selim'den itibaren Osmanlı sultanları resmî belgelerde zaman zaman "Halife-i Uzmâ" (büyük halife) unvanını kullandı ve diğer Müslüman hükümdarlardan bütün İslâm dünyasının gerçek halifesi olarak tanınmayı istedi. Türk literatürü, benzer ifadelerin Kanuni ve III. Murad'ın Kuzey afrikaAfrika'daki Sa'dî sultanlarına gönderdiği mektuplarda da yer aldığını belirtir.
Ek bilgi
Hilâfet makamının 1924'te kaldırılmasından önceki tartışmalar da kaynaklarda ayrıntılı biçimde yer alır. Hindistan Müslümanları adına Londra'dan Ağa Han ve Seyyid Emîr Ali, Başbakan İsmet Paşa'ya hilâfetin korunmasını isteyen bir mektup gönderdi; mektup Ankara'ya ulaşmadan 5 Aralık 1923'te İstanbul gazetelerinde yayımlandı ve İngiliz basınında da yer aldı (The Times, 14 Aralık 1923). Bu gelişme Ankara'da büyük tepki yarattı ve hilâfetin kaldırılması sürecini hızlandıran etkenlerden biri oldu.