Göçlerin ülkesinde bir yerleşim kanunu
Cumhuriyet'in ilk on yılı, büyük nüfus hareketlerinin yaşandığı bir dönemdir. 30 Ocak 1923'te Lozan'da Yunanistan ile imzalanan nüfus mübadelesi sözleşmesiyle Yunanistan'dan dört yüz bini aşkın mübadil Türkiye'ye geldi. Bunu Balkan ülkelerinden süren göçler izledi. Aynı yıllarda Anadolu'nun içinde de göçebe aşiretlerin yerleşik hayata geçirilmesi, dağınık köylerin toplanması ve savaşta harap olan bölgelerin yeniden iskânı gibi büyük işler bekliyordu.Bu işler önce 1923'te kurulan Mübadele, İmar ve İskân Vekâleti, ardından 1926 tarihli 885 sayılı İskân Kanunu ile yürütüldü. Uygulamada görülen eksiklikler, daha kapsamlı bir düzenleme ihtiyacını doğurdu. Türkiye Büyük Millet Meclisi, 14 Haziran 1934'te 2510 sayılı İskân Kanunu'nu kabul etti. Kanun, 21 Haziran 1934 tarihli ve 2733 sayılı Resmî Gazete'de yayımlandı.
Kaynaklar
Belge: İskân Kanunu (kanun metni, Düstur) — Türkiye Büyük Millet Meclisi, Kanun No. 2510. Tarih: 14 Haziran 1934.

Kanunun haritası: Üç tür bölge
Kanunun birinci maddesi, nüfusun oturuş ve yayılışının İcra Vekillerince yapılacak bir program uyarınca düzeltilmesi görevini Dahiliye Vekilliğine verir. İkinci madde ise kanunun en çok tartışılan hükmüdür: Dahiliye Vekilliğince hazırlanıp İcra Vekilleri Heyetince onaylanacak bir haritayla Türkiye, iskân bakımından üç tür bölgeye ayrılır.- 1 numaralı bölgeler: Türk kültürlü nüfusun yoğunlaşması istenen yerler.
- 2 numaralı bölgeler: Türk kültürüne uyum sağlaması istenen nüfusun nakil ve iskânına ayrılan yerler.
- 3 numaralı bölgeler: Sağlık, iktisat, kültür, siyaset, askerlik ve asayiş sebepleriyle boşaltılması istenen; iskân ve ikametin yasaklandığı yerler.
Tarih notu
Kronoloji: 30 Ocak 1923 Türk-Yunan nüfus mübadelesi sözleşmesi; 13 Ekim 1923 Mübadele, İmar ve İskân Vekâleti'nin kuruluşu; 1924 vekâletin kaldırılması ve işlerin Dahiliye Vekâletine devri; 1926 885 sayılı İskân Kanunu; 14 Haziran 1934 2510 sayılı kanunun kabulü; 21 Haziran 1934 Resmî Gazete'de yayımı.
Muhacir, mülteci ve muhacir kâğıdı
Kanunun birinci faslı, dışarıdan gelenlerin kabulünü düzenler. Üçüncü madde uyarınca Türkiye'de yerleşmek amacıyla tek tek ya da toplu olarak gelmek isteyen Türk soyundan yerleşik veya göçebe kişiler ve aşiretler ile Türk kültürüne bağlı yerleşik kimseler, Dahiliye Vekilliğinin emriyle kabul edilir ve bunlara muhacir denir. Hangi memleketler halkının Türk kültürüne bağlı sayılacağını İcra Vekilleri Heyeti belirler.Zorunluluk nedeniyle geçici olarak sığınanlara ise mülteci denir. Mülteciler Türkiye'de yerleşmek istediklerini yazıyla bildirirlerse muhacir muamelesi görürler. Dördüncü madde, muhacir olarak kabul edilmeyecek grupları sayar; bulaşıcı hastalığı olanların ise doğrudan devlet hastanelerine gönderilip parasız tedavi edileceğini belirtir.
Altıncı madde, uygulamanın belgesini tanımlar: Muhacirler sınırdan girdikleri ya da gemiden indikleri yerin en büyük mülki amirine kendilerini ve ailelerini yazdırıp bir muhacir kâğıdı almak ve vatandaşlığa girme beyannamesi imzalamak zorundadır. Muhacir kâğıdı, geçici nüfus kâğıdı yerine geçer ve bir yıl geçerlidir. Muhacir olarak alınanlar, Heyet-i Vekile kararıyla hemen vatandaşlığa alınır.

Göçebeliğin sona erdirilmesi ve iç iskân
İkinci fasıl, ülke içindeki nakilleri düzenler. Toprağı dar, bataklık, ormanlık, dağlık ya da taşlık yerlerde yaşayan ve geçim vasıtasından yoksun köylerin daha uygun yerlere taşınması bu fasılda yer alır. Kanun, göçebe aşiretlerin yerleşik hayata geçirilmesini de açık bir hedef olarak koydu. Onuncu madde ise açık bir hükümle kanunun aşirete tüzel kişilik tanımadığını belirtir; aşiret reisliği, beyliği, ağalığı ve şeyhliğine dayanan bütün hakların kaldırıldığını hükme bağlar.Göçebeliğin sona erdirilmesi, 1926 tarihli kanunun da hedefleri arasındaydı. Ancak o kanunla yapılan uygulamalarda aşiretlerden yalnız küçük bir kısmının iskânı sağlanabilmişti. 1927 nüfus sayımı, kırsal nüfusun önemli bir bölümünün hâlâ göçebe ya da yarı göçebe yaşadığını gösterdi. 2510 sayılı kanun, bu sorunu ülke çapında ve haritaya bağlı bir programla çözmeyi amaçladı.
Ek bilgi
Dönemin Dahiliye Vekili Şükrü Kaya, kanunun dört büyük derde çare bulmayı amaçladığını söylemişti: nüfus, göç, göçebelik ve toprak meselesi. Kanunun gerekçesinde iskânın yalnız bir barınma işi değil, üretime kazandırma işi olduğu vurgulanır; muhacirlere toprak, tohumluk, çift hayvanı ve alet verilmesine ilişkin hükümler bu anlayışın ürünüdür.
Toprak, ev ve tapu
Kanun, muhacirlere ve iskân edilen yerli halka verilecek yardımları ayrıntılı biçimde düzenler. Aileye verilecek toprağın büyüklüğü, ailenin nüfusu ve toprağın verimi dikkate alınarak belirlenir. Borçsuz iskân yoluyla verilen taşınmazlar on yıl süreyle hiçbir surette satılamaz; muhacirler de yerleştirildikleri yerde en az on yıl oturmakla yükümlüdür. Amaç, yardımın spekülasyona dönüşmesini ve iskân edilenlerin kısa sürede yerlerinden ayrılmasını önlemekti.Aile tanımı da kanunda ayrıntılıdır. Karı ve koca bir aile sayılır; evlenmemiş çocuklar ana babalarıyla birlikte iskân edilir. Anasız babasız torunlar dede ve nineleriyle yerleştirilir; ancak hisseleri tapuya kendi adlarına yazılır. Evli çocuklar ve evli torunlar ayrı bir aile olarak iskân görür. Bu hükümler, mübadele yıllarında ailelerin farklı yerlere dağıtılmasından doğan sorunların yeniden yaşanmamasını amaçlıyordu.
Kanunun bir maddesi, Dahiliye Vekâleti bütçesine her yıl iskân işleri için ayrı bir fasıl konulmasını öngörür. Böylece iskân, olağanüstü durumlarda başvurulan geçici bir yardım olmaktan çıkıp düzenli bütçeye bağlanan sürekli bir devlet faaliyeti hâline geldi.

Kaynaklarda fark
2510 sayılı kanunun bölge haritası ve nüfus nakline ilişkin hükümleri, sonraki dönemlerde tarihçiler ve hukukçular tarafından farklı açılardan tartışılmıştır. Kanunun 1930'ların ulus inşası anlayışıyla yazıldığını, uygulamanın bölgeden bölgeye farklılık gösterdiğini ve metnin 2006'da yeni bir iskân kanunuyla yürürlükten kaldırıldığını birlikte akılda tutmak gerekir.
Balkanlardan gelen göç dalgası
Kanunun hazırlanmasında 1933'ten itibaren artan dış göçlerin büyük etkisi vardı. Bulgaristan, Yugoslavya ve Romanya'dan Türk soylu ve Türkçe konuşan nüfusun göçü, 1930'ların ortasında yoğunlaştı. Göçmenlerin önemli bir bölümü Trakya'da ve Batı Anadolu'da, mübadillerden kalan ya da boş durumdaki arazilere yerleştirildi. Romanya ile 1936'da imzalanan göç sözleşmesi gibi ikili anlaşmalar da bu kanunun çizdiği çerçevede uygulandı.Dış göç, aynı zamanda bir dış politika konusuydu. Türkiye, Balkanlarda kalan Türk topluluklarıyla bağını korumak isterken komşu devletlerle ilişkilerini de gözetmek zorundaydı. Bu nedenle göçmen kabulü, kanunun verdiği yetkiyle Heyet-i Vekile kararlarına bağlandı ve her dönemde ülkenin iskân kapasitesi gözetilerek ayarlandı.
Kanunun uzun ömrü
2510 sayılı kanun, çeşitli değişikliklerle yetmiş iki yıl yürürlükte kaldı. 2006 yılında kabul edilen 5543 sayılı İskân Kanunu ile yürürlükten kaldırıldı. Yeni kanun, eski metindeki üç bölgeli harita sistemine yer vermeyip göçmen kabulünü ve yerleşimi güncel idari esaslara bağladı.Bir iskân siyasetini değerlendirmek: Harita, toprak ve aidiyet
2510 sayılı İskân Kanunu, Atatürk döneminin nüfus ve toprak meselelerine bakışını tek bir metinde toplar. Göçmenlerin kabulü, iç nakiller, göçebeliğin sona erdirilmesi ve toprak dağıtımı, aynı kanunun farklı fasıllarında birbirine bağlandı. Kanun, savaşlar ve mübadelelerle sarsılmış bir ülkede yerleşimi plana bağlama iddiası taşıyordu.Metnin dili ve bölgelendirme sistemi, 1930'ların siyasi anlayışını yansıtır; uygulama sonuçları ise bölgeden bölgeye değişti. Bugün kanunu okurken hem dönemin acil ihtiyaçlarını hem de sonradan yapılan eleştirileri birlikte değerlendirmek, onu tarihsel bağlamına yerleştirmenin en sağlıklı yoludur.