Hicrî takvimin ilk ayı olan Muharrem, İslam dünyasında hem yeni bir yılın başlangıcı hem de derin anlamlar taşıyan bir ay olarak kabul edilir. Bu ayın onuncu günü olan Aşure Günü, Anadolu'da ve Osmanlı coğrafyasında, buğday, nohut, fasulye, kuru meyveler ve baharatlarla pişirilen aşure tatlısıyla anılır. Aşure, komşulara, akrabalara ve yoksullara dağıtılarak paylaşmanın ve birlikteliğin simgesi hâline geldi. Muharrem ayı aynı zamanda Hz. Hüseyin'in 680 yılında Kerbelâ'da şehit edilişinin yıldönümüdür ve bu acı olay, Türk edebiyatında da derin izler bıraktı. Bunun en önemli örneklerinden biri, 1556 yılında vefat eden büyük şair Fuzûlî'nin Hadîkatü's-süedâ adlı eseridir. Bu yazıda Aşure Günü'nün anlamını, aşurenin Osmanlı mutfağındaki yerini ve Muharrem ayıyla ilgili gelenekleri ele alıyoruz.
Kaynaklar
Belge: ÂŞÛRÂ — TDV İslâm Araştırmaları Merkezi (TDV İslâm Ansiklopedisi), TDV İslâm Ansiklopedisi maddesi — müellif: Yusuf Şevki Yavuz.
Aşure kelimesi, Arapçada "onuncu" anlamına gelen bir kökten türemiştir. Muharrem ayının onuncu günü, İslam geleneğinde pek çok önemli olayla ilişkilendirilir. Halk arasında anlatılan rivayetlerde, bu günün Hz. Nuh'un gemisinin tufandan sonra karaya oturduğu, Hz. Musa'nın kavmiyle birlikte denizden kurtulduğu ve başka peygamberlerin sıkıntılardan kurtuluşa erdiği gün olduğu aktarılır. Hz. Muhammed'in bu günde oruç tuttuğu ve tutulmasını tavsiye ettiği hadis kaynaklarında yer alır. Bu nedenle Aşure Günü'nde ve öncesinde ya da sonrasındaki günde oruç tutmak, Müslümanlar arasında yaygın bir gelenektir.
Aşure tatlısının kökeniyle ilgili en çok anlatılan hikâye, Hz. Nuh'un gemisiyle ilgilidir. Bu hikâyede, tufandan sonra gemide kalan erzakın bir araya getirilerek pişirildiği ve böylece ilk aşurenin ortaya çıktığı anlatılır. Hikâye, aşurenin içinde çok sayıda farklı malzemenin bulunmasını, bereketin ve kurtuluşun paylaşılmasıyla ilişkilendirir. Bu yorum, aşurenin farklı malzemeleri bir kâsede birleştirmesini, toplumun farklı kesimlerini bir araya getiren bir simge olarak da okumaya imkân verir.
Kerbelâ'nın hatırası
Muharrem ayının onuncu günü, aynı zamanda Hz. Peygamber'in torunu Hz. Hüseyin'in, ailesi ve yakınlarıyla birlikte 680 yılında Kerbelâ'da şehit edildiği gündür. Bu olay, bütün Müslümanlar tarafından derin bir acıyla anılır. Anadolu'da Alevî ve Bektaşî topluluklar arasında Muharrem ayı, yas ve oruç ayı olarak özel bir önem taşır. Bu topluluklar, Muharrem'in ilk on iki gününde Muharrem orucu tutar ve orucun sonunda aşure pişirerek dağıtır. Bektaşî tekkelerinde aşure pişirmek, özel dualarla ve törenlerle yapılan önemli bir gelenekti.
Kerbelâ olayı, Türk edebiyatında maktel-i Hüseyin ve mersiye türlerinde pek çok esere konu oldu. Bu eserler, Muharrem ayında toplantılarda okunurdu. Fuzûlî'nin Türkçe yazdığı Hadîkatü's-süedâ, "mutluların bahçesi" anlamına gelir ve Kerbelâ olayını nazım ve nesir karışık bir üslupla anlatır. Eser, Osmanlı coğrafyasında geniş bir okuyucu kitlesine ulaştı ve Muharrem toplantılarında yüzyıllar boyunca okundu. Fuzûlî, Bağdat ve Kerbelâ çevresinde yaşamış, Kerbelâ'daki türbeye yakın bir yerde hayatını sürdürmüştü. Bu yakınlık, eserine derin bir içtenlik kazandırır.
Ek bilgi
YAYGIN İDDİA
Aşure yalnızca belirli bir topluluğa ait bir gelenektir.
Ek bilgi
DOĞRUSU
Aşure pişirme ve dağıtma geleneği, Anadolu'da Sünnî, Alevî ve Bektaşî toplulukların ortak mirasıdır. Farklı anlamlar yüklense de aşure, Muharrem ayında bütün bu topluluklar tarafından pişirilir ve komşularla paylaşılır.
Aşure ve Türk çayıGörsel: Wikimedia Commons, CC BY-SA 4.0, yazar: E4024. Dosya sayfası
Osmanlı mutfağında aşure
Osmanlı sarayının mutfağı olan Matbah-ı Âmire'de Muharrem ayında büyük kazanlarda aşure pişirilirdi. Pişirilen aşure, padişahın ve saray halkının yanı sıra devlet adamlarına ve saray çalışanlarına da dağıtılırdı. Saray kayıtlarında aşure için kullanılan buğday, şeker, bal, kuru üzüm, incir, kayısı, fındık ve badem gibi malzemelerin miktarları yer alır. Bu kayıtlar, aşurenin saray mutfağında özenle hazırlanan bir tatlı olduğunu gösterir.
Aşurenin tarifi, bölgeden bölgeye ve evden eve değişir. Genellikle buğday, nohut ve kuru fasulye, bir gece önceden ıslatılıp haşlanır. Ardından şeker, kuru kayısı, kuru incir, kuru üzüm ve bazen pirinç eklenerek uzun süre pişirilir. Pişen aşure, kâselere konur ve üzeri ceviz, fındık, nar taneleri, tarçın ve hindistancevizi gibi malzemelerle süslenir. Bazı yörelerde aşureye portakal kabuğu ya da gül suyu da eklenir. Aşurenin içindeki malzemelerin sayısının çok olması, bereketin simgesi olarak görülür.
Muharrem ayı ve yeni yıl
Muharrem ayı, hicrî takvimin ilk ayı olarak yeni bir yılın da başlangıcıdır. Hicrî takvim, Hz. Muhammed'in Mekke'den Medine'ye hicretini başlangıç olarak alır ve Hz. Ömer döneminde resmî takvim olarak kabul edilmiştir. Osmanlı Devleti'nde resmî yazışmalarda ve kayıtlarda uzun yüzyıllar boyunca hicrî takvim kullanıldı. Muharrem ayının girişi, saray ve devlet dairelerinde yeni yılın başlangıcı olarak kayda geçirilirdi. Osmanlı müneccimbaşıları, her yıl hazırladıkları takvimleri ve rûznâmeleri padişaha sunarlardı. Bu takvimlerde ayların başlangıç günleri, mübarek geceler ve önemli günler belirtilirdi.
Muharrem ayı, İslam geleneğinde savaşın yasak olduğu dört haram aydan biri olarak da kabul edilir. Bu nedenle ay, barış, tefekkür ve ibadetle ilişkilendirilir. Halk arasında Muharrem ayında yeni işlere başlamak, borçları ödemek ve küslerle barışmak da yeni yılın hayırlı geçmesi dileğiyle yapılan uygulamalar arasındaydı. Muharrem'in ilk günlerinde camilerde vaazlar verilir, hicretin anlamı ve yeni yılın getirdiği sorumluluklar anlatılırdı.
Komşuluk ve paylaşma
Aşurenin en önemli yönü, paylaşılmasıdır. Muharrem ayında aşure pişiren aileler, aşureyi kâselere koyarak komşularına, akrabalarına ve tanıdıklarına dağıtırdı. Aşure dağıtılan kâseler boş olarak geri verilmez, içine başka bir yiyecek konularak iade edilirdi. Bu gelenek, komşuluk ilişkilerini güçlendiren ve mahalle hayatını canlandıran bir uygulama olarak yüzyıllar boyunca sürdü. Osmanlı mahallelerinde aşure, farklı dinlerden komşulara da ikram edilirdi; böylece Müslüman olmayan komşular da bu geleneğin bir parçası olurdu.
Camilerde, tekkelerde ve imaretlerde de Muharrem ayında aşure pişirilip yoksullara dağıtılırdı. Vakıfların gelirlerinden bir kısmının aşure için ayrıldığı vakfiyeler bulunur. Bu uygulamalar, aşurenin yalnızca bir tatlı değil, toplumsal yardımlaşmanın bir aracı olduğunu da gösterir. Bugün de Türkiye'de Muharrem ayında belediyeler, dernekler ve camiler, büyük kazanlarda aşure pişirerek halka dağıtır.
Tarih notu
Kronoloji 680: Kerbelâ olayı; Hz. Hüseyin'in şehit edilişi. 16. yüzyılın ortası: Fuzûlî'nin Hadîkatü's-süedâ'yı yazması. 1556: Fuzûlî'nin vefatı. 16.–19. yüzyıllar: Matbah-ı Âmire'de Muharrem'de aşure pişirilmesi. Günümüz: Aşure dağıtımının yaygın bir gelenek olarak sürmesi.
Aşureyi ve Muharrem'i değerlendirmek: bir kâsede buluşan hafıza
Aşure ve Muharrem gelenekleri, bir tatlının etrafında yoğunlaşan geniş bir anlam dünyasını ortaya koyar. Aşure Günü, İslam geleneğinde kurtuluşun ve şükrün günü olarak anılırken, aynı gün Kerbelâ'nın acı hatırasını da taşır. Bu iki anlam, Anadolu'da farklı toplulukların Muharrem ayını kendi duyarlılıklarıyla anmasına yol açtı; ancak aşure pişirip paylaşma geleneği hepsinde ortak kaldı. Fuzûlî'nin Hadîkatü's-süedâ'sı, Kerbelâ hatırasını Türkçenin en içten eserlerinden biriyle yaşattı ve yüzyıllar boyunca Muharrem toplantılarında okundu. Saray mutfağından en mütevazı mahalle evine kadar pişirilen aşure, bereketin ve birlikteliğin simgesi oldu. Kâsenin boş iade edilmemesi gibi incelikli gelenekler, komşuluk ilişkilerini güçlendiren bir karşılıklılık düzenini yansıtır. Vakıfların ve imaretlerin aşure dağıtımı, bu tatlıyı toplumsal yardımlaşmanın da bir aracı hâline getirdi. Farklı dinlerden komşulara da ikram edilmesi, aşurenin mahalle hayatındaki kapsayıcı rolünü gösterir. Aşureyi anlamak, inancın, hafızanın, mutfağın ve komşuluğun Anadolu'da nasıl tek bir kâsede buluştuğunu görmek demektir.