Osmanlı İstanbul'unda Ramazan ayı, yılın en özel zamanıydı. Bu ayda şehrin hayatı tamamen değişirdi. Gündüzleri oruç tutan İstanbullular, akşam iftar topunun sesiyle oruçlarını açar, geceleri camilere, kahvehanelere ve eğlence yerlerine akın ederdi. Camilerin minareleri arasına gerilen mahyalar, şehrin gecelerini aydınlatırdı. Sarayda ise padişahın huzurunda dersler yapılır, Hırka-i Saadet ziyaret edilir ve yeniçerilere baklava dağıtılırdı. Bu yazıda Osmanlı İstanbul'unda Ramazan'ın nasıl yaşandığını, mahyaları, iftar ve sahur geleneklerini, huzur derslerini, Hırka-i Saadet ziyaretini, baklava alayını ve Ramazan gecelerinin eğlencelerini anlatıyoruz.
İstanbul'da mahyalarGörsel: Wikimedia Commons, CC BY-SA 4.0, yazar: Ozgurzeyhan1973. Dosya sayfası
Ramazan'ın gelişi
Ramazan ayının başlangıcı, hilalin görülmesiyle belirlenirdi. Şaban ayının son günlerinde, hilali görmek için tepelere ve yüksek yerlere gözcüler çıkardı. Hilali gören kişiler, durumu kadıya bildirirdi. Kadı, tanıklıkları değerlendirdikten sonra Ramazan'ın başladığını ilan ederdi. Bu ilan, toplarla ve davullarla şehre duyurulurdu.
Ramazan'ın başlamasıyla birlikte şehrin havası değişirdi. Camiler temizlenir, kandiller yakılır, minareler arasına mahyalar gerilirdi. Esnaf, dükkânlarını Ramazan düzenine uyarlar, fırınlar Ramazan pidesi pişirmeye başlardı.
Mahyalar
Osmanlı İstanbul'unun Ramazan gecelerinin en güzel görüntülerinden biri, mahyalardı. Mahya, iki minare arasına gerilen ipler üzerine kandiller dizilerek oluşturulan ışıklı yazı ya da resimlerdir. Mahyalarda genellikle dinî ifadeler, Ramazan'ı kutlayan sözler ya da çiçek, kayık, cami gibi resimler bulunurdu.
Mahyacılık, ustalık gerektiren bir sanattı. Mahyacılar, kandilleri iplere belirli aralıklarla dizerek yazıların ve resimlerin uzaktan okunabilmesini sağlıyordu. Mahyalar, özellikle iki minareli büyük camilerde kuruluyordu. Mahyaların ne zaman ortaya çıktığı tartışmalıdır; ancak on yedinci yüzyılda İstanbul'da yaygın olarak kurulduğu bilinmektedir.
Ek bilgi
DOĞRUSU
Mahya geleneği, büyük ölçüde İstanbul'a özgü bir gelenektir. İslam dünyasının diğer şehirlerinde camiler Ramazan'da kandillerle aydınlatılsa da minareler arasına gerilen yazılı ve resimli mahyalar, Osmanlı İstanbul'unun kendine özgü bir geleneği olarak gelişmiştir. Bu gelenek, bugün de İstanbul'un büyük camilerinde sürdürülmektedir.
İftar ve sahur
İftar vakti, şehrin her yerinde büyük bir heyecanla beklenirdi. Güneş battığında, iftar topu atılır ve ezan okunurdu. Topun sesiyle birlikte insanlar oruçlarını açardı. İftar sofraları, zengin ve çeşitliydi. Hurma, zeytin, peynir, reçel, çorba, pide ve çeşitli yemekler sofralarda yer alırdı.
Osmanlı İstanbul'unda iftar davetleri, toplumsal hayatın önemli bir parçasıydı. Zengin konaklar, her akşam iftara misafir kabul ederdi. Bu konakların kapıları, tanıdık tanımadık herkese açıktı. İftara gelen misafirlere, yemekten sonra diş kirası adı verilen küçük hediyeler verilirdi. Diş kirası, misafirin yemeği yemek için dişlerini yorduğu için verilen bir teşekkür olarak kabul edilirdi.
Sahur vakti ise davulcular mahalle mahalle dolaşarak insanları uyandırırdı. Davulcular, davul çalarken maniler söyler ve mahallelinin sahura kalkmasını sağlardı. Ramazan'ın sonunda, davulcular mahalle halkından bahşiş toplardı. Ramazan'da Sultanahmet CamiiGörsel: Wikimedia Commons, CC BY 2.5, yazar: Cem Topçu. Dosya sayfası
Huzur dersleri
Ramazan'da sarayda yapılan en önemli etkinliklerden biri, huzur dersleriydi. Bu dersler, padişahın huzurunda yapılan tefsir dersleriydi. Huzur derslerine, dönemin önde gelen âlimleri katılırdı. Bir âlim, Kur'an'dan bir ayeti tefsir ederken diğer âlimler ona sorular sorar ve tartışmalar yapılırdı.
Huzur dersleri, 1759'da III. Mustafa döneminde düzenli bir gelenek hâline geldi. Bu dersler, Osmanlı'nın sonuna kadar devam etti. Huzur derslerine katılmak, âlimler için büyük bir onurdu. Derslerin sonunda padişah, katılan âlimlere hediyeler verirdi.
Hırka-i Saadet ziyareti
Ramazan'ın on beşinci günü, sarayda önemli bir tören yapılırdı. Bu gün, Topkapı Sarayı'nda bulunan Hırka-i Saadet, yani Hz. Muhammed'e ait olduğuna inanılan hırka ziyaret edilirdi. Padişah, devlet adamları ve saray halkı, Hırka-i Saadet Dairesi'nde toplanır ve hırkayı ziyaret ederdi.
Bu törende hırka, özel bir sandıktan çıkarılır ve ziyaretçiler hırkanın bir köşesine yüzlerini sürerdi. Hırkaya değen tülbentler, sonradan hediye olarak dağıtılırdı. Bu tören, Osmanlı sarayının en kutsal törenlerinden biriydi.
Ek bilgi
YAYGIN İDDİA
Baklava alayının yeniçerilere bir lütuf olarak sunulduğu ve onların sadakatini kazanmak için yapıldığı sıkça söylenir. Oysa baklava alayı, daha çok Ramazan'ın bir geleneği olarak, padişahın askerlerine olan ilgisini gösteren bir törendi. Bu tören, yeniçerilerin sadakatini kazanmaktan çok, padişah ile ordusu arasındaki bağın sembolik bir ifadesiydi.
Baklava alayı
Hırka-i Saadet ziyaretinin yapıldığı gün, sarayda bir başka gelenek daha yaşanırdı: baklava alayı. Bu günde saray mutfaklarında büyük tepsilerde baklava pişirilir ve yeniçerilere dağıtılırdı. Her on yeniçeriye bir tepsi baklava düşerdi. Tepsiler, yeniçeriler tarafından saraydan kışlalarına taşınırdı.
Baklava tepsilerinin saraydan kışlalara taşınması, bir alay şeklinde yapılırdı. Bu alay, İstanbul halkı tarafından ilgiyle izlenirdi. Baklava alayı, yeniçeri ocağının kaldırıldığı 1826'ya kadar devam etti. Sonraki dönemlerde bu gelenek, yeni ordu birlikleri için sürdürüldü.
Teravih ve camiler
Ramazan gecelerinde camiler, teravih namazı kılan insanlarla dolardı. İstanbul'un büyük camileri, özellikle Ayasofya, Sultanahmet ve Süleymaniye, Ramazan gecelerinde en çok ziyaret edilen yerlerdi. İstanbullular, farklı camilerde teravih kılmayı bir gelenek hâline getirmişti. Bazıları, her gece farklı bir camide teravih kılardı.
Camilerin avlularında, Ramazan'a özgü pazarlar kurulurdu. Bu pazarlarda tespihler, misvaklar, gülsuyu, kitaplar ve çeşitli eşyalar satılırdı. Özellikle Beyazıt Camii'nin avlusundaki Ramazan pazarı, İstanbul'un en ünlü pazarlarından biriydi.
Ramazan geceleri
Ramazan geceleri, İstanbul'un eğlence hayatının en canlı olduğu zamanlardı. Kahvehaneler, gece boyunca açık kalırdı. Kahvehanelerde meddahlar hikâyeler anlatır, Karagöz oyunları sahnelenir ve müzik yapılırdı. Karagöz, özellikle Ramazan gecelerinin vazgeçilmez eğlencesiydi.
On dokuzuncu yüzyılda, Şehzadebaşı'ndaki Direklerarası adı verilen bölge, Ramazan gecelerinin en ünlü eğlence merkezi hâline geldi. Burada tiyatrolar, kahvehaneler ve eğlence yerleri bulunurdu. Direklerarası'nda orta oyunu, Karagöz, meddah ve tiyatro gösterileri yapılırdı. Gece mahyalı bir camiGörsel: Wikimedia Commons, CC BY-SA 4.0, yazar: Furkan Akkurt. Dosya sayfası
Tarih notu
Kronoloji
17. yüzyıl: Mahyaların İstanbul'da yaygınlaşması 1759: Huzur derslerinin III. Mustafa döneminde düzenli bir gelenek hâline gelmesi 1826: Yeniçeri Ocağı'nın kaldırılması ve baklava alayının dönüşmesi
19. yüzyıl: Direklerarası'nın Ramazan eğlence merkezi hâline gelmesi
Gündüzün sessizliği ile gecenin şenliği arasında bir ay
Osmanlı İstanbul'unda Ramazan, yalnızca bir ibadet ayı değil, aynı zamanda şehrin bütün toplumsal hayatını yeniden düzenleyen bir zamandı. Gündüzleri sessiz ve sakin geçen şehir, geceleri canlanır ve bir şenlik havasına bürünürdü. Bu ikilik, Ramazan'ın hem manevi hem de toplumsal boyutunu yansıtıyordu.
Saraydaki Ramazan törenleri, padişahın dinî ve siyasi konumunu vurgulayan önemli etkinliklerdi. Huzur dersleri, padişahın ilme verdiği önemi; Hırka-i Saadet ziyareti, onun Hz. Muhammed'in mirasının koruyucusu olduğunu; baklava alayı ise onun askerleriyle olan bağını simgeliyordu. Bu törenler, sarayın Ramazan'ı nasıl bir meşruiyet aracı olarak kullandığını gösterir.
Halkın Ramazan gelenekleri ise toplumsal dayanışmanın ve paylaşmanın önemini yansıtır. İftar davetleri, diş kirası, davulcuların bahşişi ve Ramazan pazarları, şehrin farklı kesimlerini bir araya getiren geleneklerdi. Bu geleneklerin bir kısmı bugün de devam etmektedir. Mahyalar hâlâ İstanbul'un camilerini süslüyor, davulcular hâlâ sahura kaldırıyor. Bu süreklilik, Ramazan'ın İstanbul'un hafızasında ne kadar derin bir yer tuttuğunu gösteriyor. Minareler arasında yanıp sönen ışıklı yazılar, yüzyıllar önce kandillerle başlayan bir geleneğin bugün elektrikle sürdüğünü hatırlatıyor.