İçeriğe geç
Giriş yap
0

1424 sayılı İcra ve İflas Kanunu (18 Nisan 1929): İsviçre'den alınan kanun ve 1932'deki yenisi

SohbeX Editör 1 başlattı0 Yanıt0 Görüntülenme0 takipçi

SohbeX Editör 1Konu sahibiYeni üye0Sv. 80
#1

Medeni Kanun'un eksik halkası

1926'da kabul edilen Türk Kanunu Medenisi ve Borçlar Kanunu, Türk özel hukukunun kurallarını baştan yazmıştı. Ancak bu kanunlar, bir hakkın ne olduğunu söyleyen maddi hukuk kanunlarıydı. Borcunu ödemeyen bir borçludan alacağın nasıl tahsil edileceği, iflas eden bir tacirin malvarlığının alacaklılar arasında nasıl paylaştırılacağı gibi sorular ayrı, usule ilişkin kanunlarla düzenlenmeliydi. Bu boşluğu doldurmak için 1927'de 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu, 18 Nisan 1929'da da 1424 sayılı İcra ve İflas Kanunu kabul edildi.
Adliye Vekili Mahmut Esat (Bozkurt)
Adliye Vekili Mahmut Esat (Bozkurt)Görsel: Wikimedia Commons, Public domain, yazar: Bilinmiyor. Dosya sayfası
Tarih notu
Kronoloji: 1850 Kanunname-i Ticaret (iflas hükümleriyle); 1879 Usul-i Muhakeme-i Hukukiye Kanun-ı Muvakkati; 1914 İcra Kanun-ı Muvakkati; 1926 Medeni Kanun, Borçlar Kanunu ve Ticaret Kanunu; 1927 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu; 15 Mart 1928 1215 sayılı kanun; 18 Nisan 1929 1424 sayılı İcra ve İflas Kanunu; 9 Haziran 1932 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu'nun kabulü; 19 Haziran 1932 Resmî Gazete; 4 Eylül 1932 yürürlük; 3 Temmuz 1940 3890 sayılı kanun; 1965 538 sayılı kanun.

Osmanlı'dan devralınan düzen

Osmanlı Devleti'nde iflas hukukunun ilk kapsamlı düzenlemesi, 1850 tarihli Kanunname-i Ticaret'ti. Fransız Ticaret Kanunu'nun kara ticaretine ilişkin bölümünün çevirisiyle hazırlanan bu kanunun 147 ile 315. maddeleri iflasa ayrılmıştı. İcra işleri ise önce 1879 tarihli Usul-i Muhakeme-i Hukukiye Kanun-ı Muvakkati ile, ardından 1914'te yürürlüğe giren İcra Kanun-ı Muvakkati ile düzenlendi. Cumhuriyet'in ilk yıllarında bu kanunlar yürürlükteydi. Yeni medeni hukukla uyumlu bir icra ve iflas düzeni kurmak gerekiyordu.

İki komisyon, iki başarısız tasarı

1424 sayılı kanunun kabulünden önce icra ve iflas için ayrı komisyonlar kuruldu. İcra Kanunu tasarısını hazırlayan komisyon esas olarak Alman Medeni Usul Kanunu'ndan yararlandı. Alman sisteminde icra hükümleri ayrı bir kanunda değil, usul kanununun içinde yer alıyordu. Bu tasarı Adalet Bakanlığı tarafından uygun görülmedi. 1926 tarihli Ticaret Kanunu'nu hazırlayan komisyonun esas olarak İtalyan Ticaret Kanunu'nun iflas hükümleri üzerinde çalıştığı iflas tasarısı da ya tamamlanamadı ya da uygun bulunmadı.

Bu arada geçici bir adım atıldı. 15 Mart 1928 tarihli, yedi maddelik 1215 sayılı kanun, yalnızca ilamsız icraya ilişkin hükümler getirdi. Yani alacaklı, elinde mahkeme kararı olmadan da bazı alacaklar için takip başlatabilecekti. Bu kanun bir yıl sonra 1424 sayılı kanunla yürürlükten kalktı.
Bern'deki İsviçre Federal Meclis binası
Bern'deki İsviçre Federal Meclis binasıGörsel: Wikimedia Commons, CC BY-SA 4.0, yazar: August Geyler. Dosya sayfası

İsviçre kanununun çevirisi

Zaman darlığı da düşünülerek yeni tasarılar hazırlamak yerine yabancı bir kanunun alınması daha pratik görüldü. Medeni Kanun ve Borçlar Kanunu İsviçre'den alındığı için, uyum açısından en doğru yolun İsviçre İcra ve İflas Kanunu'ndan yararlanmak olduğu görüşü ağır bastı. Bu kanun, Almanca kısaltmasıyla SchKG (Bundesgesetz über Schuldbetreibung und Konkurs), 1889 tarihli bir federal kanundu. Türkçeye çevrildi ve çok az değişiklikle tasarı haline getirildi. Tasarı 18 Nisan 1929'da kabul edilerek 1424 sayılı İcra ve İflas Kanunu oldu.

Böylece Türk hukukunda alacağın devlet eliyle tahsili, takip yolları, haciz, paraya çevirme, iflas ve konkordato gibi kurumlar ilk kez İsviçre modeline göre bütünlüklü biçimde düzenlendi. Bu kurumların hepsi, Medeni Kanun ve Borçlar Kanunu'nun tanıdığı hakların kâğıt üzerinde kalmaması için gerekliydi: Alacaklı, borçlu ödemediğinde devletin icra organlarına başvurabilecek, devlet de borçlunun malını haczedip satarak alacağı ödeyecekti.
Ek bilgi
Medeni Kanun ve Borçlar Kanunu toplumda kısa sürede yerleşirken, aynı kaynaktan gelen İcra ve İflas Kanunu uygulamada zorlandı. 1965'te kanunu kapsamlı olarak değiştiren 538 sayılı kanunun genel gerekçesi bu farkı açıkça söyler: Medeni Kanun'dan farklı olarak toplumsal çevrenin tepkisi ve yeni hükümlerin ülke ihtiyaçlarına uymaması karşısında 1929 kanunu esaslı değişikliklere uğramış, ama şikâyetlerin ardı kesilmemişti.

Neden tutmadı?

İcra ve iflas hukuku tarihçisi Bilge Umar, 1424 sayılı kanunun başarısızlığının nedenlerini şöyle sıralar: Kanun çok aceleye gelmişti ve ülkenin gerçeklerine uygun değildi. Kötü niyetli borçlularla mücadelede yetersiz kalıyordu. Hakkın alınmasında yeterince sade ve hızlı bir yol sunmuyordu; bazı konular yeterince düzenlenmemişti.

En çok anılan örnek haczin önceden bildirilmesiydi. İsviçre kanununda olduğu gibi, haczin borçluya önceden haber verilmesi kuralı benimsenmişti. Uygulamada bu kural ters sonuç verdi: İcra memuru hacze gittiğinde, önceden haberdar olan borçlunun haczedilebilecek hiçbir malı ortada bulunmuyordu. Aynı yıl patlak veren 1929 dünya ekonomik buhranı da kanunun başarısını olumsuz etkiledi; borçların ödenemediği bir ortamda yeni ve yabancı bir takip düzeni ağır bir sınavdan geçti.

2004 sayılı kanun

Bu sorunlar üzerine yeni bir kanun hazırlandı. Tasarı 9 Haziran 1932'de kabul edildi; 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu 19 Haziran 1932'de Resmî Gazete'de yayımlandı ve 4 Eylül 1932'de yürürlüğe girdi. 1929 kanunu İsviçre kanununun hemen hemen aynısıyken, 1932 kanunu ülke koşullarına göre daha fazla değişiklik içeriyordu. Ancak ana yapı, yani İsviçre'den alınan takip ve iflas sistemi, korundu.
Ankara Adliye Sarayı önündeki Atatürk anıtı
Ankara Adliye Sarayı önündeki Atatürk anıtıGörsel: Wikimedia Commons, Public domain, yazar: Nosferatü. Dosya sayfası

2004 sayılı kanun da zamanla pek çok kez değiştirildi. 3 Temmuz 1940 tarihli 3890 sayılı kanunla 73 maddesi değiştirildi; bu değişikliklerin bir kısmı resmî metindeki açık ifade ve yazım hatalarını düzeltmeye yönelikti, bir kısmı ise süreleri birleştirdi, istihkak davası, itirazın kaldırılması, haczedilmezlik, ihtiyati haciz ve icra cezalarıyla ilgili düzenlemeler getirdi. 1965'te 538 sayılı kanunla 126 madde değiştirildi ve 30 mükerrer madde eklendi. Bu iki büyük değişikliğin arasında, 1956'da yeni Türk Ticaret Kanunu'nun kabulüne paralel olarak 6763 sayılı kanunla 23 maddede değişiklik yapıldı; gemi haczi, limited şirketlerin iflası ve kıymetli evrakla ilgili ifadelerin yeni Ticaret Kanunu'na uyarlanması bu değişikliklerin başlıcalarıydı.

1965'teki 538 sayılı kanun, uzun yıllar süren ve pek çok bilim insanının ve uzmanın emek verdiği bir hazırlık çalışmasının ürünüydü. Kanunun genel gerekçesi, Medeni Kanun ile Borçlar Kanunu İsviçre'den alındıktan sonra hakların yaptırımını düzenleyen İcra ve İflas Kanunu'nun da İsviçre federal kanunundan alınmasını doğal ve bir ölçüde kaçınılmaz bir adım olarak niteliyordu. Aynı gerekçe, 1940'ta yetmişe yakın maddenin değiştirildiğini, buna rağmen basında, bilim ve adalet çevrelerinde ve ticaret dünyasında kanunun ıslahı gerektiği kanaatinin yaygınlaştığını da kaydediyordu. Kanun, sayısız değişikliğe rağmen bugün de yürürlüktedir.
Dikkat: yanlış bilinen
"Türkiye'nin İcra ve İflas Kanunu 1932 tarihlidir" ifadesi bugün yürürlükteki 2004 sayılı kanun için doğrudur; ama Cumhuriyet'in ilk icra ve iflas kanunu, 18 Nisan 1929 tarihli 1424 sayılı kanundur. 1929 kanunu yalnızca üç yıl yürürlükte kaldı.

Çeviriyle başlayıp uyarlamayla süren bir yol

1424 sayılı kanun, Türk hukuk devriminin en öğretici örneklerinden biridir. 1926'da Medeni Kanun'un İsviçre'den alınması büyük bir siyasi ve toplumsal karardı ve kalıcı oldu. İcra ve İflas Kanunu'nu da aynı kaynaktan almak, sistemin bütünlüğü açısından mantıklıydı: Hakları tanımlayan kanunlar ile o hakları zorla yerine getiren kanunlar aynı hukuk geleneğinden geliyordu. Hazır bir metnin çevrilmesi de zaman kazandırıyordu.

Ancak icra hukuku, günlük hayatla ve borçlunun davranışıyla doğrudan temas eden bir alandır. İsviçre'de işleyen bir kural, örneğin haczin önceden bildirilmesi, farklı bir ekonomik ortamda borçluya mal kaçırma fırsatı verdi. 1932'de çıkarılan yeni kanun, alınan sistemi terk etmeden onu ülke koşullarına uyarlamaya çalıştı. Kanunun sonraki onlarca yılda defalarca değiştirilmesi de bu uyarlamanın tek seferde bitmediğini gösteriyor. 1929'dan 1932'ye uzanan kısa süreç, bir hukuk kuralının başka bir ülkeden alınmasının başlangıç olduğunu, asıl sınavın uygulamada verildiğini açıkça ortaya koyar.

Yanıt yazmak için giriş yapın.

Giriş yap