Bir bestecinin Anadolu yolculuğu
Béla Bartók, yirminci yüzyılın en önemli bestecilerinden biri olduğu kadar, halk müziği araştırmalarının da öncülerindendir. Gençliğinden itibaren Macar, Slovak ve Romen köylerini dolaşmış, fonografla binlerce ezgi kaydetmişti. 1936 sonbaharında bu araştırmalarını Türkiye'ye taşıdı. Ankara'da konferanslar verdi, konserlere katıldı, ardından genç Türk bestecilerle birlikte Adana ve Osmaniye yöresinde türkü derledi.Bu yazıda Bartók'un Türkiye'ye nasıl geldiğini, Ankara'daki programını, Güney Anadolu'daki derleme çalışmasını ve bu gezinin Türk müzik hayatında bıraktığı izi anlatıyoruz.

Halk müziğinin peşindeki besteci
Bartók 1881'de doğdu ve Budapeşte Müzik Akademisi'nde piyano ve kompozisyon okudu. 1900'lerin başında arkadaşı Zoltán Kodály ile birlikte Macar köy müziğini sistemli olarak derlemeye başladı. Bu çalışmalar onu kısa sürede komşu halkların müziğine yöneltti. Slovak ve Romen ezgilerinin yanında 1913'te Kuzey Afrika'da, Biskra yöresinde de kayıt yaptı.Bartók için halk müziği bir süs değil, bestecinin dilini değiştiren bir kaynaktı. Eski Macar ezgilerinin pentatonik yapısını ve ritim özelliklerini yakından incelemişti. Bu ezgilerin kökenini daha doğuda, Türk halklarının müziğinde aramak, onun uzun süredir zihnini meşgul eden bir soruydu.
Ek bilgi
Davet ve Ankara'ya varış
Bartók Türkiye'ye Halkevleri'nin daveti üzerine geldi. Halkevleri, 1932'den itibaren yurt çapında açılan ve halk kültürünün derlenmesini de görevleri arasında sayan kültür kurumlarıydı. Türkiye o yıllarda halk müziği kaynaklarını kayıt altına almak ve bu kaynakları yeni kurulan müzik eğitim kurumlarında değerlendirmek istiyordu.Bartók 5 Kasım 1936'da Ankara'ya ulaştı. Ankara'da kaldığı günlerde Halkevi'nde halk müziğinin nasıl derlenmesi ve incelenmesi gerektiğine dair konferanslar verdi. Konferanslarında Macaristan'da uyguladığı derleme yöntemlerini, kayıtların nasıl notaya alındığını ve ezgilerin nasıl sınıflandırıldığını anlattı. Ankara'da konserler de verildi ve Bartók bu programın bir parçası olarak sahneye çıktı.
Genç Türk bestecilerle birlikte
Bartók'un Türkiye'deki çalışmasının en önemli kısmı, Ahmet Adnan Saygun, Necil Kâzım Akses ve Ulvi Cemal Erkin ile birlikte yaptığı derleme gezisidir. Bu üç isim, ileride "Türk Beşleri" olarak anılacak kuşağın üyeleriydi. Saygun aynı zamanda Bartók'a tercümanlık yaptı ve gezinin düzenlenmesinde öne çıktı.Gezi Adana'dan başladı ve Osmaniye yöresine uzandı. Bu bölge, yaz ve kış arasında yer değiştiren Yörük topluluklarının yaşadığı bir bölgeydi. Bartók ve beraberindekiler köylerde ve obalarda dinledikleri ezgileri fonografla kaydetti. Bu kısa gezide doksan kadar türkü derlendi.

Tarih notu
Derleme yöntemi ve dersleri
Bartók için bir türküyü kaydetmek işin yalnızca başlangıcıydı. Kaydedilen ezgi titizlikle notaya alınır, kim tarafından, hangi köyde ve hangi tarihte söylendiği yazılır, sözler ayrıca not edilirdi. Ezgiler daha sonra yapılarına, dizilerine ve ritimlerine göre sınıflandırılırdı.Bartók'un Türk meslektaşlarına aktardığı en önemli şey bu çalışma disipliniydi. Bir ezgiyi yalnızca dinleyip akılda tutmak yerine, kaynağını belgeleyerek kayıt altına almak, derlemeyi bilimsel bir faaliyete dönüştürüyordu. Gezinin Türk müzikbiliminde bıraktığı asıl iz de bu yöntemdi.
Ankara Devlet Konservatuvarı ve sonrası
Bartók'un gezisi, Türkiye'de müzik eğitiminin yeniden örgütlendiği yıllara denk geldi. 1936'da Ankara'da Devlet Konservatuvarı'nın kuruluş çalışmaları sürüyordu. Bu çalışmalarda Alman besteci Paul Hindemith danışman olarak bulunuyordu. Bartók'un önerileri, halk müziği arşivinin kurulması ve derleme çalışmalarının sürekli bir kurum içinde yürütülmesi yönündeydi.Sonraki yıllarda Ankara Devlet Konservatuvarı'nın derleme gezileri yurdun pek çok bölgesine uzandı. Bu gezilerde yapılan kayıtlar, Türk halk müziği arşivinin önemli bir bölümünü oluşturdu. Saygun da halk müziği araştırmalarını hayatı boyunca sürdürdü ve Bartók'la olan çalışmasını ayrıca kaleme aldı.

Dikkat: yanlış bilinen
Bartók'un Türkiye gezisi, zaman zaman bir yıla yayılmış uzun bir araştırma olarak anlatılır. Oysa gezi birkaç haftalık bir yolculuktu. Etkisinin büyüklüğü süresinden değil, kurduğu çalışma yönteminden ve genç bestecilerle kurduğu ortaklıktan gelir.
Gezinin kısa kronolojisi
[liste][*]1936 baharı ve yazı: Bartók "Yaylı Çalgılar, Vurmalı Çalgılar ve Çelesta için Müzik" eserini tamamladı.
[*]5 Kasım 1936: Ankara'ya varış.
[*]Kasım 1936: Ankara Halkevi'nde konferanslar ve konserler.
[*]Kasım 1936: Saygun, Akses ve Erkin ile Adana ve Osmaniye yöresinde derleme.
[*]1976: Türkiye'de derlenen ezgilerin yayımlanması.
[/liste]
Türk Beşleri'nin gözünden
Geziye katılan üç Türk besteci için Bartók'la çalışmak, kendi müzik dillerini arayışlarının bir parçasıydı. Saygun, Akses ve Erkin, Batı müziği tekniklerini halk müziğinin ezgi ve ritimleriyle birleştirmeye çalışan bir kuşağın temsilcileriydi. Bartók ise tam da bu işi kendi ülkesinde onlarca yıl önce yapmış, Macar köy ezgilerinden çağdaş bir müzik dili kurmuştu.Bu yüzden gezi, iki tarafın birbirinden öğrendiği bir çalışma oldu. Bartók, Türk ezgilerini eski Macar ezgileriyle karşılaştırabileceği bir malzemeye kavuştu. Genç besteciler ise derlemenin yöntemini ve halk müziğinin bir besteciye neler sunabileceğini en yetkin örneğinden gördüler.
Son yılları
Bartók, Avrupa'da faşizmin yükselişine karşı açık bir tavır aldı. 1940'ta Amerika Birleşik Devletleri'ne göç etti. Amerika'daki yılları maddi sıkıntılar ve hastalıkla geçti. 1945'te New York'ta öldü. Naaşı 1988'de Budapeşte'ye getirildi ve Farkasréti Mezarlığı'na defnedildi.Osmaniye'deki fonograf: Bartók gezisinin bıraktığı yöntem
Bartók'un 1936 gezisini düşünürken aklımıza önce ünlü bir bestecinin Anadolu'yu ziyaret etmesi geliyor. Oysa bu gezinin asıl önemi, Ankara'daki konser salonlarından çok Osmaniye'deki obalarda saklı. Fonografın başında oturan dört kişiden biri dünyaca tanınan bir besteciydi, diğer üçü ise Türk müziğinin yeni kuşağını temsil ediyordu.Bizce bu ortaklık, Cumhuriyet'in kültür politikalarının en verimli yanlarından birini gösteriyor. Halkevleri bir yandan halk kültürünü derlemeyi görev ediniyor, öbür yandan bu işi en iyi bilen uzmanı Budapeşte'den davet ediyordu. Gelen uzman da Türk meslektaşlarını yalnızca bir tercüman ya da rehber olarak değil, çalışmanın eşit ortakları olarak gördü.
Bugün Türk halk müziği arşivlerinde bulunan binlerce kaydın arkasında, 1936 Kasım'ında Güney Anadolu'da yapılan bu kısa yolculuğun öğrettiği çalışma disiplini var. Bir türküyü kaynağıyla, söyleyeniyle ve tarihiyle birlikte kaydetmek, kültürü korumanın en sağlam yollarından biridir.