Bir kanunun gecikmeli doğumu
8 Haziran 1936'da Büyük Millet Meclisi, Türkiye'nin ilk kapsamlı iş kanununu kabul etti. 3008 sayılı İş Kanunu 15 Haziran 1936 tarihli Resmî Gazete'de yayımlandı ve yayımından bir yıl sonra, 15 Haziran 1937'de yürürlüğe girdi. Kanun, işçi ile işveren arasındaki ilişkiyi ilk kez bütünlüklü biçimde düzenliyor, sözleşme serbestliğini işçiyi koruyan emredici kurallarla sınırlıyordu.Bu kanun bir anda ortaya çıkmadı. Cumhuriyet'in ilk yıllarından itibaren birkaç iş kanunu tasarısı hazırlanmış, ama bunlar yasalaşmamıştı. 1929'da hazırlanan tasarı bunlardan biriydi. 1930'ların ortasında devletçi sanayileşme politikasının hız kazanması, Sümerbank gibi kuruluşların büyük fabrikalar açması ve işçi sayısının artması, kapsamlı bir kanunu zorunlu hale getirdi.

Tarih notu
Kronoloji: 1865 Dilaver Paşa Nizamnamesi; 1869 Maadin Nizamnamesi; 25 Eylül 1908 Tatil-i Eşgal geçici kanunu; 27 Temmuz 1909 Tatil-i Eşgal Kanunu; 1921 Ereğli kömür havzası işçilerine dair 151 sayılı kanun; 1924 394 sayılı Hafta Tatili Kanunu; 1926 Borçlar Kanunu; 1930 Umumi Hıfzıssıhha Kanunu; 1935 hafta tatilinin pazar gününe alınması; 8 Haziran 1936 İş Kanunu'nun kabulü; 15 Haziran 1937 yürürlük; 1945 İşçi Sigortaları Kurumu Kanunu; 1967 931 sayılı İş Kanunu.
Kanundan önceki düzen
Osmanlı döneminde çalışma hayatını düzenleyen ilk belgelerden biri, Ereğli kömür havzasındaki maden işçilerinin ücretlerini ve çalışma sürelerini düzenleyen 1865 tarihli Dilaver Paşa Nizamnamesi'ydi. Bunu 1869 tarihli Maadin Nizamnamesi izledi. 1877'de yürürlüğe giren Mecelle, çalışma ilişkisini kira sözleşmesinin bir türü olarak görüyor ve işçiyi kendi emeğini kiraya veren kişi olarak tanımlıyordu. Bu yaklaşımda işçiyi koruyan emredici kurallar yoktu.II. Meşrutiyet'in ilanından sonra 1908 yazında ve sonbaharında İstanbul'da, Rumeli'de, İzmir'de ve Adana'da yaygın grevler yaşandı. Hükümet 25 Eylül 1908'de geçici bir kanunla grevleri sınırladı. 27 Temmuz 1909'da çıkarılan Tatil-i Eşgal Kanunu, kamu hizmeti sayılan işlerde sendikalaşmayı yasakladı ve grevden önce uzun bir uzlaşma süreci öngördü. Bu kanun, 3008 sayılı İş Kanunu'na kadar yürürlükte kaldı.
Cumhuriyet'in ilk düzenlemeleri
Kurtuluş Savaşı yıllarında, 1921'de Büyük Millet Meclisi Ereğli kömür havzasının işçileri için iki kanun çıkardı. 151 sayılı kanun maden işçileri için günlük çalışma süresini sekiz saat, en düşük çalışma yaşını on sekiz olarak belirledi. 1924'te çıkarılan 394 sayılı Hafta Tatili Kanunu, nüfusu on bin ve daha fazla olan şehirlerdeki işyerlerinde çalışanlara haftada bir gün, en az yirmi dört saat tatil hakkı tanıdı. Tatil günü başlangıçta cuma olarak belirlenmişti; 1935'te pazar gününe alındı.1926 tarihli Borçlar Kanunu hizmet sözleşmelerini düzenleyen hükümler içeriyordu, ama işçi ile işvereni eşit taraflar olarak görüyordu. 1930 tarihli Umumi Hıfzıssıhha Kanunu ise çocuk ve genç işçilerle hamile kadınları korumaya yönelik bazı hükümler getirmişti. Bu düzenlemelerin hepsi ya belli bir bölgeye ve işkoluna özgüydü ya da işçiyi korumakta yetersiz kalıyordu.

Kanunun yapısı ve kapsamı
3008 sayılı kanun 148 maddeden ve on fasıldan oluşuyordu: genel hükümler, iş sözleşmesi, işin düzenlenmesi, işçi sağlığı ve iş güvenliği, iş ve işçi bulma, grev ve lokavt yasağı ve iş uyuşmazlıklarının çözümü, çalışma hayatının denetimi, sosyal yardımlar, ceza hükümleri ve teşkilat.Kanunun birinci maddesi işçiyi, bir iş sözleşmesine dayanarak başka bir kişinin işyerinde bedenen ya da bedenen ve fikren çalışan kişi olarak tanımlıyordu. Böylece yalnızca fikren çalışanlar kanunun dışında kalıyordu. Aracı yoluyla işe alınan işçilerin sözleşme şartlarından da asıl işveren sorumlu tutuldu. İşyerinin tanımı geniş tutuldu: dinlenme, çocuk emzirme, yemek, uyku, banyo ve muayene yerleri de işyerinden sayılıyordu.
İkinci madde kanunun kapsamını belirliyordu. Kanun, olağan işleyişi için günde en az on işçi çalıştırmayı gerektiren işyerlerine uygulanacaktı. Tarım işleri, deniz ve hava işleri ve aile bireylerinin dışarıdan işçi almadan evde yaptıkları işler kapsam dışındaydı. On işçi ölçütü, işyerinin niteliğine göre belirleniyordu; amaç, işverenlerin işçi sayısını kâğıt üzerinde düşük göstererek kanundan kaçmasını önlemekti. Ama dönemin ekonomik yapısında işyerlerinin çoğu ondan az işçi çalıştırdığı için pek çok işçi kanunun dışında kaldı.
Çalışma süresi ve kıdem tazminatı
Kanun haftalık çalışma süresini kırk sekiz saat olarak belirledi. Günlük fazla çalışma en çok üç saat, yıllık fazla çalışma en çok doksan iş günü olabilirdi. Fazla çalışma için ödenecek ücret, normal saat ücretinin yüzde yirmi beşten yüzde elliye kadar artırılmasıyla hesaplanacaktı.Kıdem tazminatı Türk çalışma hayatına bu kanunla girdi. Beş yıldan fazla çalışan işçilere, her tam yıl için on beş günlük ücret tutarında tazminat ödenecekti. Ücretin en geç haftada bir ve nakit olarak ödenmesi esastı; işçinin onayıyla bu süre iki haftaya ya da bir aya çıkarılabilirdi. Kanun ayrıca işverenin işçinin sağlığını korumak ve iş güvenliğini sağlamak için alması gereken önlemleri ve bunlara uyulmamasının yaptırımlarını düzenledi.
Ek bilgi
Kanunun sosyal yardımlar faslı, iş kazası ve meslek hastalığı, analık, yaşlılık, işsizlik, hastalık ve ölüm hallerinde yardım yapılmasını ve bunun için bir İşçi Sigorta İdaresi kurulmasını öngördü. Zorunlu sigortalılık ilkesi ilk kez bu kanunla kabul edildi. Ancak gerekli düzenlemeler zamanında yapılamadı; İşçi Sigortaları Kurumu Kanunu ancak 1945'te çıkarılabildi.
Grev ve lokavt yasağı
Kanunun en çok tartışılan hükmü, beşinci faslın başındaki 72. maddeydi: "Grev ve lokavt yasaktır." İşçilerin greve gitmesi halinde uygulanacak cezalar düzenlendi; işçi ile işveren arasındaki toplu uyuşmazlıkların uzlaştırma ve tahkim yoluyla, devlet eliyle çözülmesi esası kabul edildi. Kanunda sendikalara ve toplu iş sözleşmesine ilişkin hükümler yer almıyordu. Bunun yerine işyerlerinde, işçi sayısına göre belirlenen işçi temsilcileri öngörüldü. Bu temsilciler, bireysel ve toplu uyuşmazlıklarda işverenle görüşerek uzlaşma sağlamaya çalışacaktı.Grev ve lokavt yasağı, dönemin siyasi ve iktisadi anlayışıyla ilgiliydi. Devletçi sanayileşme yıllarında hükümet, çalışma hayatındaki çatışmaların üretimi aksatmasını istemiyor, sınıflar arası uzlaşmayı ve milli birliği öne çıkaran bir anlayışı benimsiyordu. İki dünya savaşı arasındaki gergin uluslararası ortam da bu tercihte rol oynadı.

Dikkat: yanlış bilinen
3008 sayılı kanunu yalnızca grev yasağıyla ya da yalnızca getirdiği haklarla değerlendirmek eksik kalır. Kanun bir yandan kırk sekiz saatlik hafta, kıdem tazminatı, iş güvenliği ve zorunlu sigorta gibi işçiyi koruyan hükümler getirdi; öte yandan grevi yasakladı ve sendika hakkını düzenlemedi. İki yön birlikte okunmalıdır.
Sonraki yıllar
Kanunun pek çok hükmü 1950'de çıkarılan 5518 sayılı kanunla değiştirildi. 3008 sayılı kanun, 1967'de kabul edilen 931 sayılı İş Kanunu'na kadar yürürlükte kaldı. Onu 1475 sayılı İş Kanunu ve bugün yürürlükte olan 4857 sayılı İş Kanunu izledi. İşyeri tanımı, haklı nedenle derhal fesih sebepleri, kapsama alınan çalışan grupları ve sosyal sigortaların ilkeleri gibi pek çok hüküm, bugünkü iş mevzuatında da izlerini sürdürüyor.Sözleşme serbestliğinden işçiyi korumaya
3008 sayılı İş Kanunu, Türk hukukunda çalışma ilişkisine bakışın değiştiği noktadır. Mecelle'de ve Borçlar Kanunu'nda işçi ile işveren eşit iradeye sahip iki taraf olarak görülüyordu; şartları sözleşme belirliyordu. İş Kanunu ise bu eşitliğin kâğıt üzerinde kaldığını kabul etti ve devletin emredici kurallarla işçinin yanında yer almasını öngördü. Çalışma süresini sınırlamak, fazla çalışmaya ek ücret ödetmek ve uzun süre çalışan işçiye kıdem tazminatı vermek, bu anlayışın somut sonuçlarıydı.Kanunun sınırları da aynı derecede belirgindi. On işçi ölçütü, o yıllarda işçilerin büyük bölümünü kapsamın dışında bıraktı; tarım işçileri hiç kapsanmadı; grev ve sendika hakları tanınmadı. Bu nedenle 3008 sayılı kanun, Türkiye'de iş hukukunun başlangıcı olarak görülür; ama çalışma hayatındaki hakların tamamının tanındığı bir dönemin değil, bu yönde atılmış ilk büyük adımın ifadesidir.