Osmanlı toplumunda bir çocuğun doğumu, yalnızca bir ailenin değil, bütün bir mahallenin sevinciydi. Doğumdan önce başlayan hazırlıklar, doğum anında uyulan âdetler ve doğumdan sonraki kırk gün boyunca sürdürülen gelenekler, yeni bir hayatı karşılamanın zengin bir kültürünü oluşturuyordu. Bu kültürün en tatlı ve en akılda kalan unsuru, kırmızı renkli, karanfil ve tarçın kokulu lohusa şerbetiydi. Lohusa şerbeti, doğum yapan kadını ziyarete gelenlere ikram edilir, sevinç ve bereketin simgesi olarak dağıtılırdı. On dokuzuncu yüzyılda, 1842 yılında İstanbul'da tıp okulunda ebelik eğitiminin başlatılması ise doğumun geleneksel dünyasına yeni bir boyut kattı. Bu yazıda Osmanlı'da doğum âdetlerini, lohusalık dönemini, lohusa şerbetini ve ebelik mesleğinin gelişimini ele alıyoruz. Topkapı Sarayı'nda sergilenen altın beşikGörsel: Wikimedia Commons, CC BY 4.0, yazar: Joseolgon. Dosya sayfası
Doğumdan önce
Osmanlı ailesinde hamilelik haberi, sevinçle karşılanır ve kadının yakın çevresi tarafından özenle korunurdu. Hamile kadının canının çektiği yiyeceklerin bulunup getirilmesi, komşuluk ilişkilerinin bir gereği sayılırdı. Halk arasında hamile kadının güzel şeylere bakmasının, hoş sözler duymasının ve üzüntüden uzak durmasının çocuğa iyi geleceğine inanılırdı. Doğum yaklaştığında ailenin büyük kadınları, çocuğun kundağını, yorganını, beşiğini ve giysilerini hazırlardı. Varlıklı ailelerde bu hazırlıklar, özenle işlenmiş örtüler, sırmalı yastıklar ve süslü beşiklerle yapılırdı.
Doğum, genellikle evde gerçekleşirdi. Doğuma, mahallenin tanınmış ebe kadını ya da halk arasındaki adıyla ebe hanım yardım ederdi. Ebe kadın, yalnızca doğumu yaptırmakla kalmaz, annenin ve bebeğin ilk günlerdeki bakımını da üstlenirdi. Doğum sırasında annenin yanında akrabaları ve komşu kadınlar bulunur, dualar okunurdu. Doğum sandalyesi olarak bilinen özel oturaklar, bazı bölgelerde doğum sırasında kullanılırdı.
Lohusalık ve kırk gün
Doğumdan sonraki dönem, lohusalık olarak adlandırılır ve geleneksel olarak kırk gün sürerdi. Bu süre boyunca anne ve bebek özel bir ilgiyle korunurdu. Lohusa kadın, yatağından pek çıkarılmaz, ağır işlerden uzak tutulur ve besleyici yiyeceklerle beslenirdi. Akrabalar ve komşular, lohusa kadını ziyarete gelir, ona ve bebeğe hediyeler getirirdi. Bu ziyaretlere lohusa ziyareti denirdi.
Lohusa yatağı, özenle hazırlanır ve süslenirdi. Varlıklı ailelerde lohusa yatağı, kırmızı atlas ya da kadife örtülerle süslenir, başucuna işlemeli yastıklar konurdu. Lohusa kadının başına kırmızı bir tülbent ya da kurdele bağlanması, pek çok yörede görülen bir gelenekti. Kırmızı renk, sevincin, bereketin ve korunmanın simgesi olarak kabul edilirdi. Halk inançlarında lohusa kadının ve bebeğin kırk gün boyunca kötülüklerden korunması gerektiğine inanılır, bu amaçla nazarlıklar ve muskalar kullanılırdı. Anadolu'nun pek çok yöresinde anlatılan al karısı ya da albastı inancı, lohusa kadını korumaya yönelik âdetlerin arka planını oluşturur.
Kırkıncı gün, lohusalığın sonu olarak kutlanırdı. Bu günde anne ve bebek yıkanır, bebeğe ilk kez çeşitli dualar okunurdu. Bu uygulamaya kırklama adı verilirdi. Kırklamanın ardından anne ve bebek, akrabaları ziyaret etmeye başlardı. Bebeği ilk kez gören akrabaların ona hediye vermesi, genellikle altın ya da gümüş takılar takması gelenekti.
Ek bilgi
YAYGIN İDDİA
Lohusa şerbeti yalnızca saraya özgü bir içecekti; halk arasında bilinmezdi.
Ek bilgi
DOĞRUSU
Lohusa şerbeti, saray doğumlarında görkemli biçimde dağıtılsa da İstanbul'da ve Anadolu'nun pek çok şehrinde halk arasında da yaygın olarak hazırlanır ve lohusa ziyaretine gelenlere ikram edilirdi. Bugün de bazı ailelerde doğumdan sonra lohusa şerbeti hazırlama geleneği sürmektedir.
On dokuzuncu yüzyıl sonuna ait, annesiyle çocuğu konu alan bir tabloGörsel: Wikimedia Commons, Public domain, yazar: Georgios Jakobides. Dosya sayfası
Lohusa şerbeti
Lohusa şerbeti, şeker ya da balla tatlandırılmış suyun karanfil, tarçın ve bazen yenibahar gibi baharatlarla kaynatılmasıyla hazırlanırdı. Şerbete kırmızı rengini vermek için çeşitli bitkisel boyalar kullanılırdı. Şerbet, sıcak ya da soğuk olarak, süslü sürahiler ve bardaklarla ikram edilirdi. Kırmızı rengi ve hoş kokusu, şerbeti doğum sevincinin simgesi hâline getirdi. Lohusa şerbeti, aynı zamanda annenin süt vermesine ve güç toplamasına yardımcı olduğu düşünülen bir içecek olarak görülürdü.
Lohusa şerbeti, lohusa ziyaretine gelenlere ikram edilirdi. Ziyaretçiler şerbeti içtikten sonra anneye ve bebeğe dua eder, hayırlı olsun dileklerinde bulunurdu. Şerbet, aynı zamanda komşulara ve akrabalara da gönderilir, böylece doğum haberi mahalleye yayılırdı. Bazı ailelerde şerbet, özel olarak hazırlanmış şişelerde ya da sürahilerde komşu evlere götürülürdü.
Sarayda doğum ve şenlik
Osmanlı sarayında hanedan üyelerinin doğumu, büyük bir sevinçle karşılanırdı. Bir şehzadenin ya da sultanın doğumu, toplarla ve davullarla halka duyurulur, şehirde şenlikler düzenlenirdi. Saray mutfağında büyük kazanlarda lohusa şerbeti hazırlanır ve saray halkına, devlet adamlarına ve halka dağıtılırdı. Hanedan doğumlarında kullanılan beşikler, sırmalı örtüler ve kıymetli taşlarla süslenirdi. Topkapı Sarayı'nda sergilenen altın beşik, hanedanın yeni doğan çocukları için kullanılan özenli beşiklerin bir örneği olarak bugün de ziyaretçilerin ilgisini çeker.
Saray doğumlarının ardından beşik alayı adı verilen törenler de düzenlenirdi. Bu törenlerde yeni doğan çocuğa hediye edilen beşik ve eşyalar, görkemli bir alayla saraya taşınırdı. Hanedan kadınlarının doğumu ve lohusalık dönemi, sarayın kadınlar bölümünde, deneyimli ebeler ve hekimler eşliğinde geçerdi.
Ebelik mesleğinin gelişimi
Osmanlı toplumunda ebelik, uzun yüzyıllar boyunca usta-çırak ilişkisiyle öğrenilen bir meslekti. Ebe kadınlar, bilgi ve deneyimlerini genç kadınlara aktararak mesleği sürdürürdü. On dokuzuncu yüzyılda devlet, anne ve bebek sağlığını korumak ve doğum sırasındaki kayıpları azaltmak amacıyla ebeliğin eğitimle güçlendirilmesine yöneldi. 1842 yılında İstanbul'daki Mekteb-i Tıbbiye bünyesinde ebelik eğitimi başlatıldı. Bu eğitimden geçen ebelere diploma verilmeye başlandı. Böylece ebelik, resmî bir eğitim ve izin gerektiren bir meslek hâline geldi. Sonraki yıllarda ebelik eğitimi genişledi ve diplomalı ebeler, şehirlerde ve kasabalarda giderek daha fazla görev almaya başladı.
Tarih notu
Kronoloji Yüzyıllar boyunca: Evde doğum ve ebe kadınların usta-çırak yoluyla yetişmesi. Saray geleneği: Hanedan doğumlarında şenlik ve lohusa şerbeti dağıtımı. 1842: Mekteb-i Tıbbiye bünyesinde ebelik eğitiminin başlaması. 19. yüzyılın ikinci yarısı: Diplomalı ebelerin yaygınlaşması. Günümüz: Lohusa şerbeti geleneğinin bazı ailelerde sürmesi.
Ad koyma ve ilk günler
Doğumdan sonraki önemli âdetlerden biri, bebeğe ad konulmasıydı. Bu görev, genellikle ailenin büyüklerinden biri ya da saygın bir din adamı tarafından yerine getirilirdi. Bebeğin sağ kulağına ezan, sol kulağına kamet okunur ve üç kez adı söylenirdi. Bebeğe konulan adlar, çoğunlukla peygamberlerin, sahabelerin ya da aile büyüklerinin adlarıydı. Doğumdan sonraki ilk günlerde bebeğe kundak yapılır, beşiğe yatırılır ve ninnilerle uyutulurdu. Anadolu'nun zengin ninni geleneği, bu ilk günlerin sıcaklığını bugüne taşır. Bazı ailelerde doğumun şükrü olarak akîka kurbanı kesilir ve eti yoksullara dağıtılırdı.
Lohusa şerbetini ve doğum âdetlerini değerlendirmek: sevincin paylaşıldığı kırk gün
Lohusa şerbeti ve doğum âdetleri, Osmanlı toplumunda yeni bir hayatın nasıl bir toplumsal olay olarak karşılandığını gösterir. Hamilelikten kırklamaya uzanan süreç boyunca anne ve bebek, ailenin ve mahallenin ortak ilgisi ve korumasıyla çevrelenirdi. Lohusa ziyaretleri, hediyeler ve dualar, doğumun yalnızca bir ailenin değil, bütün bir çevrenin sevinci olduğunu ortaya koyar. Kırmızı rengi ve baharat kokusuyla lohusa şerbeti, bu sevincin en tatlı simgesi oldu; saray mutfağında kazanlarla da hazırlansa, mahalle evlerinde sürahilerle de sunulsa aynı anlamı taşıdı. Kırk günlük lohusalık süresi, annenin dinlenmesine ve bebeğin korunmasına imkân tanıyan bilge bir düzen olarak görülebilir. Halk inançları ve nazarlıklar, doğumun belirsizliklerle dolu bir an olduğu dönemlerde insanların duyduğu kaygıyı ve korunma arzusunu yansıtır. 1842'de başlayan ebelik eğitimi ise geleneksel bilginin modern tıpla buluştuğu bir dönüm noktasıydı ve anne ve bebek sağlığının korunmasında önemli bir adım oldu. Altın beşikten mahalle evlerindeki ahşap beşiklere kadar, doğum âdetleri toplumun her kesiminde benzer bir sevgi ve özenle yaşandı. Bu âdetleri anlamak, Osmanlı ailesinin sevinçlerini, kaygılarını ve dayanışmasını yakından görmek demektir.