Savaşlardan çıkmış bir ordunun yeniden düzenlenmesi
1922'de Büyük Taarruz'la sonuçlanan Kurtuluş Savaşı'ndan sonra Türk ordusu, on yılı aşan kesintisiz bir savaş döneminin yükünü taşıyordu. 1911'de Trablusgarp'ta başlayan, Balkan Savaşları, Birinci Dünya Savaşı ve Millî Mücadele ile süren bu dönemde Anadolu'nun genç erkek nüfusu ağır kayıplar vermişti. Pek çok aile, oğullarını cephelerde kaybetmiş, köyler işgücünden yoksun kalmıştı. Lozan Barışı'nın imzalanmasından sonra ordunun terhis edilmesi, yeniden düzenlenmesi ve barış dönemine uygun bir yapıya kavuşturulması gerekiyordu.Osmanlı döneminden kalan askerlik düzenlemeleri, farklı dönemlerde çıkarılmış kanun ve nizamnamelere dağılmıştı. 1914 tarihli Mükellefiyet-i Askeriye Kanun-ı Muvakkati, savaş koşullarında uygulanmış, pek çok istisna ve geçici hükümle doluydu. Cumhuriyet'in, askerlik yükümlülüğünü bütün vatandaşlar için eşit, açık ve kalıcı kurallara bağlayan bir kanuna ihtiyacı vardı. 21 Haziran 1927'de kabul edilen 1111 sayılı Askerlik Kanunu, bu ihtiyacı karşıladı ve doksan yılı aşan bir süre yürürlükte kaldı.
Kaynaklar
Belge: Askerlik Mükellefiyeti Kanunu — kabul edilen metin — TBMM Kanunlar Dergisi, Kanun No. 1111 · Kanunlar Dergisi Cilt 5. Tarih: 21 Haziran 1927.

Tarih notu
Kronoloji: 1914 Mükellefiyet-i Askeriye Kanun-ı Muvakkati; 24 Temmuz 1923 Lozan Barışı; 1923-1924 ordunun barış kadrosuna indirilmesi; 3 Mart 1924 Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Vekâleti'nin kaldırılması ve Genelkurmay Başkanlığı'nın kurulması; 1926 Eskişehir ve Trakya manevraları; 21 Haziran 1927 1111 sayılı Askerlik Kanunu; 2019 7179 sayılı Askeralma Kanunu'nun yürürlüğe girmesi.
Kanunun ilk maddesi ve yükümlülüğün kapsamı
Kanunun ilk maddesi, askerlik yükümlülüğünü açık bir cümleyle tanımlıyordu: Türkiye Cumhuriyeti tebaasından olan her erkek, bu kanun hükümleri dairesinde askerlik yapmaya mecburdu. Bu hüküm, Osmanlı döneminde gayrimüslimlerin askerlik dışında tutulduğu ya da bedel ödeyerek muaf olabildiği uzun bir geleneği kesin olarak sona erdiriyordu. Din, mezhep ya da bölge ayrımı gözetmeksizin bütün Türk vatandaşı erkekler, aynı kurallara tabi olacaktı.Kanun, askerlik çağını, yoklama ve sevk usullerini, hizmet sürelerini, yedek subaylığı, ertelemeleri, muafiyetleri ve askerlik görevini yerine getirmeyenler için öngörülen yaptırımları ayrıntılı biçimde düzenledi. Askerlik şubeleri, yükümlülerin kayıtlarını tutmak ve yoklama işlemlerini yürütmekle görevlendirildi. Her yıl belirli bir yaşa giren gençler, yoklamaya çağrılıyor, sağlık muayenesinden geçiriliyor ve uygun görülenler sınıflarına ayrılarak sevk ediliyordu.
Hizmet süreleri ve sınıflar
Kanun, askerlik hizmetinin sürelerini sınıflara ayrılarak belirledi. Kara, deniz ve hava kuvvetlerinde farklı süreler öngörüldü; teknik bilgi gerektiren sınıflarda ve donanmada hizmet süresi daha uzun tutuldu. Öğrenim durumu da süreyi etkiliyordu: yüksek öğrenim görmüş gençler yedek subay olarak daha kısa bir süre hizmet ediyor, ordunun yedek subay ihtiyacını karşılıyordu. Bu düzenleme, okumuş gençlerin bilgisinden yararlanmayı ve onların uzun süre üretimden kopmamasını amaçlıyordu.Muvazzaf hizmetini tamamlayan erler ihtiyata geçiyor, belirli bir yaşa kadar yedek olarak orduya bağlı kalıyordu. Seferberlik durumunda bu yedekler silah altına çağrılabilirdi. Böylece barış döneminde küçük tutulan ordu, gerektiğinde kısa sürede büyük bir kuvvete dönüştürülebilecekti. Kanunun kurduğu bu yedek sistemi, İkinci Dünya Savaşı yıllarında yapılan geniş çaplı silah altına alma işlemlerinde de kullanıldı.

Ek bilgi
1111 sayılı kanun, hem bedelli hem de dövizli askerliği zaman içinde yapılan değişikliklerle düzenleyen bir çatı metin haline geldi. Kanun, 1927'den 2019'a kadar onlarca kez değiştirildi; 2019'da yürürlüğe giren 7179 sayılı Askeralma Kanunu, 1111 sayılı kanunun yerini aldı. Doksan iki yıllık bu ömür, kanunun Cumhuriyet'in en uzun süre yürürlükte kalan düzenlemelerinden biri olduğunu gösterir.
Ordu-millet bağı ve Atatürk'ün askerlik anlayışı
Atatürk, orduyu milletin ayrılmaz bir parçası olarak görüyordu. Onun gözünde ordu, milletin bağrından çıkan ve milletin bağımsızlığını koruyan bir kurumdu. Kurtuluş Savaşı, düzenli ordunun halkın desteğiyle kurulabildiğini göstermişti. Kağnılarla cephane taşıyan kadınlar, ellerindeki son hayvanı Tekâlif-i Milliye emirleriyle orduya veren köylüler, bu bağın somut örnekleriydi. Askerlik Kanunu, bu bağı barış döneminde de sürdürmeyi amaçlıyordu: her Türk erkeği, belirli bir süre silah altında bulunarak vatan savunmasına katılacak ve ardından ailesine, işine dönecekti.Atatürk, askerliğin aynı zamanda bir eğitim süreci olduğunu da vurguluyordu. Anadolu'nun uzak köylerinden gelen gençler, askerlik süresince okuma yazma öğreniyor, yeni yerler görüyor, düzenli yaşamayı ve birlikte çalışmayı deneyimliyordu. 1928 Harf İnkılabı'ndan sonra kışlalarda açılan okuma yazma kursları, askerliğin bu eğitim işlevini güçlendirdi. Pek çok genç, köyüne okuma yazma bilerek döndü.
Siyaset ve ordu ayrımı
Askerlik Kanunu'nun kabul edildiği dönem, ordunun siyasetten ayrılması ilkesinin de yerleştiği yıllardı. 1923-1924 yıllarında çıkarılan düzenlemelerle subayların milletvekilliği ile askerlik görevini birlikte yürütmesi yasaklanmış, milletvekili olmak isteyen komutanların ordudan ayrılması şart koşulmuştu. Mustafa Kemal bu ilkeyi kendi yakın çevresine de uyguladı; milletvekilliğini seçen komutanlar ordudan ayrıldı, orduda kalmayı seçenler Meclis'ten çekildi. Askerlik Kanunu, yükümlülük boyutunda eşitliği sağlarken bu ayrım da subay kadrosunun mesleki niteliğini güçlendirdi.Bu iki düzenleme birlikte, Cumhuriyet ordusunun yapısını belirledi: tüm erkek vatandaşların katıldığı geniş tabanlı bir yükümlülük sistemi ve siyasetin dışında tutulan profesyonel bir subay kadrosu. Bu yapı, sonraki on yıllarda çeşitli değişikliklere uğrasa da ana hatlarını uzun süre korudu.
Doğrusu
Askerlik Kanunu'nun 1927'de kabul edilmesi, gayrimüslim vatandaşların askerliğe ilk kez bu kanunla alındığı anlamına gelmez. Osmanlı Devleti, 1909'da çıkarılan bir kanunla gayrimüslimleri de askerlik yükümlülüğüne tabi tutmuştu. 1111 sayılı kanun, bu yükümlülüğü Cumhuriyet vatandaşlığı çerçevesinde, herhangi bir ayrım gözetmeksizin yeniden ve kalıcı biçimde tanımladı.
Yoklama kaçağı ve bakaya meselesi
Kanunun uygulanmasında karşılaşılan en önemli sorunlardan biri, yoklamaya gelmeyen ya da sevk edildiği halde birliğine katılmayan yükümlülerdi. Uzun savaş yıllarının yarattığı bıkkınlık, bazı bölgelerde askerlikten kaçma eğilimini artırmıştı. Kanun, bu durumlar için para ve hapis cezaları öngördü, yoklama kaçağı ve bakaya kalanların yakalanması için jandarma ve askerlik şubelerine görevler yükledi. Aynı zamanda nüfus kayıtlarının düzene sokulması, askerlik şubelerinin yükümlüleri doğru biçimde tespit edebilmesi için zorunlu hale geldi.Bu süreç, Cumhuriyet'in nüfus idaresini modernleştirme çabasıyla iç içe geçti. 1927'de yapılan ilk genel nüfus sayımı, Askerlik Kanunu'yla aynı yıla denk gelir. Sayımın sonuçları, askerlik çağındaki nüfusun ve bölgelere dağılımının daha doğru biçimde bilinmesini sağladı. 1934 Soyadı Kanunu da yükümlülerin kimliklerinin belirlenmesini kolaylaştırdı.
