Giriş yap
🏺 Anunnaki

Utu: Elinde testere taşıyan güneş ve dağların arasından doğan adalet

Sabah erken kalktığınızda doğudaki dağların arkasından güneşin çıkışını izlediniz mi hiç? Mezopotamya'da yaşayan biri için bu an sıradan değildi. Güneş tanrısı Utu her sabah doğudaki dağların kapılarını açıp dünyaya çıkıyor, gün boyu göğü geçiyor ve akşam batıdaki kapılardan yeraltına iniyordu. Bu yolculuk sırasında her şeyi görüyordu. Ve her şeyi gören birinin, doğal olarak her şeyi yargılaması gerekiyordu.

Adı ve ailesi

Utu, Sümercede hem "güneş" hem de "gün" anlamına gelen kelime. Akkadcadaki karşılığı Şamaş. Bu ikisi zamanla neredeyse tamamen birleşiyor, ama ben burada daha çok Sümer dönemindeki Utu'ya odaklanmak istiyorum. Şamaş'ın Babil'deki parlak kariyerini başka bir yazıya bırakıyorum.

Utu'nun babası ay tanrısı Nanna, annesi Ningal. İkiz kız kardeşi İnanna. Bu aile ilişkisi bana çok hoş geliyor: Gökteki üç parlak ışık, ay, güneş ve Venüs, aynı ailenin üyeleri. Mezopotamya'nın gökyüzü bir aile albümü gibiydi. Eşi ise şafak tanrıçası Şerida, Akkadca adıyla Aya. Şafağın güneşin karısı olması, bence hem şiirsel hem de çok mantıklı bir seçim.

İki kent, iki tapınak

Utu'nun iki büyük kült merkezi vardı: kuzeyde Sippar, güneyde Larsa. İki kentteki tapınağın adı da aynıydı: E-babbar, yani "Parlayan Ev" ya da "Beyaz Ev". Sippar'daki tapınak, Mezopotamya tarihinin en uzun ömürlü tapınaklarından biriydi. Yeni Babil kralı Nabonidus, bu tapınağı onarırken eski kralların tapınağın altına gömdüğü yazıtları aradığını kendi yazıtlarında anlatıyor. Nabonidus'un bir tür arkeolog kral olarak anılmasının nedeni de bu.

Sippar'da bulunan bir başka önemli eser, "Şamaş Tableti" ya da "Nabu-apla-iddina Tableti". MÖ 9. yüzyıldan kalma bu taş tablette güneş tanrısı tahtında oturuyor, önünde büyük bir güneş diski var ve kral ona sunuluyor. Tablet bugün British Museum'da. Kabartmanın üstündeki yazıt, tanrının heykelinin yeniden yapılışını anlatıyor.

Testere

Utu'nun en tanınmış simgesi, elinde tuttuğu dişli bir bıçak ya da testere. Akkadca adı şaşşaru. Mühürlerde Utu genelde iki dağın arasından çıkarken gösteriliyor; omuzlarından ışınlar yükseliyor, bir ayağını dağın üstüne koymuş ve elinde bu testereyi tutuyor. Akkad dönemi silindir mühürlerinde bu sahne o kadar yaygın ki, onu bir kez öğrendiğinizde müzelerde her yerde görmeye başlıyorsunuz.

Testerenin neyi simgelediği tartışmalı. Bir yoruma göre güneş, dağları keserek kendine yol açıyor. Başka bir yoruma göre bu bir yargı aleti; adaleti kesip biçen bir bıçak. Ben ikisinin de doğru olabileceğini düşünüyorum. Mezopotamya'nın sembolleri çoğu zaman birden fazla anlam taşıyordu.

Adaletin gözü

Utu'nun en önemli görevi adaletti. Güneş her şeyi gördüğü için, kimse ondan bir şey saklayamazdı. Sözleşmelerde Utu tanık olarak anılıyordu. Mahkemelerde yeminler onun adıyla ediliyordu. Sümerce ilahilerde "kara başlıların", yani Sümer halkının, çobanı ve yargıcı olarak övülüyor.

Bu bana, bugünkü bazı deyimlerimizi hatırlatıyor. "Güneş balçıkla sıvanmaz" diyoruz. Ya da "gün yüzüne çıkmak". Gerçeğin ışıkla, gizlenen şeyin karanlıkla ilişkilendirilmesi çok eski bir düşünce ve Mezopotamya'da bu düşünce Utu'nun kişiliğinde somutlaşmıştı.

Gılgamış'ın yardımcısı

Utu'nun mitlerde en çok göründüğü yer, Gılgamış hikâyeleri. Sümerce "Gılgamış ve Huvava" şiirinde Gılgamış, Sedir Ormanı'na gidip orada bekçi Huvava'yı öldürmek istiyor. Ama bu yolculuk için Utu'nun iznine ihtiyacı var, çünkü sedir ormanı "yaşayanların dağı" olarak Utu'nun alanında. Gılgamış ona gözyaşlarıyla dua ediyor, ölümden ve unutulmaktan korktuğunu söylüyor.

Utu ona acıyor ve yedi savaşçı veriyor. Bunlar, yolculukta Gılgamış'a yol gösterecek doğa güçleri. Metinde her birinin bir hayvan ya da doğa olayı olarak betimlendiği anlaşılıyor; biri yılan, biri ejderha, biri sel. Babil versiyonunda ise Şamaş, Huvava'yla savaş sırasında on üç rüzgârı göndererek onu hareketsiz bırakıyor.

İnanna'nın kardeşi

"İnanna ve Utu" adlı kısa bir Sümerce şiirde, İnanna ağabeyinden yardım istiyor. Kurdu kurkur bitkisinin, yani cinsel bilginin, ne olduğunu öğrenmek istiyor ve Utu'dan onu kur dağlarına götürmesini istiyor. Bu metin kırık ve yorumlanması zor, ama kardeşler arasındaki samimi ilişkiyi gösteriyor.

Başka bir şiirde, "Dumuzi ve Enkimdu"da, İnanna'yı çobanla çiftçi arasında seçim yapmaya ikna eden de Utu. Yani Utu ailede biraz arabulucu, biraz da kız kardeşinin hayatına karışan bir ağabey.

Utu ve Dumuzi

"Dumuzi'nin Rüyası" adlı şiirde, galla şeytanları Dumuzi'yi yakalamaya geldiğinde Dumuzi Utu'ya yalvarıyor: "Ben senin kız kardeşinin kocasıyım. Ellerimi ceylan elleri yap, ayaklarımı ceylan ayakları yap, kaçayım." Utu ona acıyor ve onu ceylana dönüştürüyor. Ama Dumuzi yine de yakalanıyor.

Bu sahne bana Utu'nun hem güçlü hem de sınırlı olduğunu gösteriyor. Adaletin tanrısı, kaderi değiştiremiyor. Sadece birkaç anlık bir kaçış sağlayabiliyor.

Yeraltında güneş

Akşam güneş battığında nereye gidiyordu? Mezopotamya inancına göre Utu, geceleri yeraltından geçiyordu. Orada ölülere ışık götürüyor, onların davalarına bakıyordu. Bu yüzden Utu aynı zamanda ölülerin de yargıcıydı. Bazı ölü kültü metinlerinde, ölülere su ve yiyecek sunulurken Utu'ya da seslenildiği görülüyor.

Bu düşünce bana çok güzel geliyor. Ölüler diyarı tamamen karanlık değildi; her gece kısa bir süre için güneş oradan geçiyordu. Ereşkigal'in karanlık ülkesine bile adalet ulaşıyordu.

Sippar'ın arşivleri

Sippar sadece bir tapınak kenti değildi, aynı zamanda çok zengin bir arşiv kentiydi. Eski Babil döneminde orada nadītu denilen kadınlar yaşıyordu. Bu kadınlar Şamaş'a adanmıştı, evlenmiyor ya da çocuk doğurmuyorlardı, ama mülk sahibi olabiliyor, ticaret yapabiliyor, toprak kiralayabiliyorlardı. Gagûm denilen kapalı bir mahallede yaşıyorlardı. Onlardan kalan binlerce sözleşme ve mektup bugün müzelerde duruyor.

Bu kadınların sözleşmelerinde tanık olarak hep güneş tanrısı ve eşi Aya anılıyor. Benim için bu, mitolojinin gündelik hayatla iç içe geçtiğinin en güzel örneklerinden biri. Bir tarla kiralanırken, bir köle satılırken, bir miras paylaşılırken, Utu oradaydı. Göğün tanrısı, aynı zamanda tapu dairesinin de tanrısıydı.

1980'lerde Iraklı arkeologlar Sippar'daki tapınakta bir kütüphane odası buldular. Raflardaki tabletler hâlâ yerindeydi; nişlerin içine dizilmiş halde. Bu, bir Mezopotamya kütüphanesinin raflarıyla birlikte bulunduğu nadir örneklerden biri. Orada ilahiler, kehanet metinleri, sözlükler ve edebi metinler vardı. Utu'nun evi, kelimenin tam anlamıyla bir bilgi eviydi.

Gece ve gündüz arasındaki kapılar

Mezopotamya'da güneşin doğuşunu anlatan ilahilerde sık sık kapılardan, sürgülerden ve anahtarlardan söz ediliyor. Utu her sabah göğün kapısının sürgüsünü açıyor. Mühürlerde bazen iki küçük tanrı, kapı kanatlarını açan görevliler olarak gösteriliyor. Bu kapıcıların varlığı bana güneşin her sabah doğmasının kendiliğinden olmadığını, bir tür tören ve düzen gerektirdiğini düşündürüyor.

Sitchin'in Utu'su

Sitchin'in anlatısında Utu, Şamaş adıyla, Anunnaki'nin uzay limanının komutanı olarak geçiyor. Sitchin'e göre "Yaşayanların Dağı" ya da sedir ormanı, Lübnan'daki Baalbek'te bir iniş alanıydı ve Utu bu alanın sorumlusuydu. Omuzlarından yükselen ışınlar da bazı yazarlarca roket egzozu olarak yorumlanıyor.

Akademik okuma ise çok farklı. Omuzlardan yükselen ışınlar, güneş tanrısının ışınları. Dağlar, güneşin doğduğu doğudaki Zagros dağları. Sedir ormanı ise Mezopotamya'nın değerli kerestesini getirdiği Lübnan ve Amanos dağlarıyla ilişkili. Baalbek'teki dev taşlar ise Roma dönemi Jüpiter tapınağının podyum duvarları; tarihi ve yapım tekniği arkeolojik olarak belgelenmiş durumda.

Forumlarda neler konuşuluyor?

İnternette Utu ile ilgili en sık rastladığım tartışma, Hammurabi Steli'ndeki sahne. Stelin tepesinde kral, tahtta oturan güneş tanrısının önünde duruyor. Birçok forum yazısında "tanrı kanunları krala veriyor" deniyor. Ama dikkatli bakınca tanrının uzattığı şey bir kanun kitabı değil, bir halka ve bir çubuk. Bu nesneler krallık ve adaletin simgesi. Kanunların metni ise kralın kendi ağzından yazılmış. Bu ayrıntı küçük gibi görünüyor ama Mezopotamya'nın kanun anlayışı hakkında çok şey söylüyor.

Bir başka tartışma, güneş tanrısının neden erkek olduğu. Bazı kültürlerde güneş dişil. Örneğin Hititlerde Arinna'nın Güneş Tanrıçası en büyük tanrılardan biriydi. Anadolu ve Mezopotamya'nın bu konudaki farkı forumlarda bazen ilginç tartışmalara yol açıyor.

Kendime sorduğum

Utu'yu okurken hep aynı soruya dönüyorum: Bir toplum neden adaleti güneşe emanet eder? Belki de çünkü güneş tarafsızdır. Zengini de yoksulu da aynı şekilde aydınlatır. Kralın sarayına da çobanın çadırına da aynı ışığı gönderir. Bu fikir, Mezopotamya'nın adalet anlayışının özü gibi geliyor bana.

Sizce bugün adaleti hangi imgeyle anlatırdık? Bir terazi mi, gözü bağlı bir kadın mı, yoksa her şeyi gören bir göz mü? Ben bazen güneşin daha dürüst bir seçim olduğunu düşünüyorum. Onun ışığından kaçmak gerçekten de zor.

Yarın sabah güneş doğarken bir an durup doğuya bakın. Dört bin yıl önce Sippar'da biri de aynı anda aynı yöne bakıyordu.

❤ 0 beğeni💬 0 yorumBeğenmek ve yorum yapmak için giriş yap