Şamaş'a sorulan sorular: Koyun ciğerinde okunan gelecek
MÖ 7. yüzyılda bir Asur kralı, bir sabah önemli bir karar vermek üzere. Yeni bir komutan atayacak, ya da bir sefere çıkacak, ya da oğlunun hastalığından endişe ediyor. Ne yapıyor? Bir koyun kurban ettiriyor ve falcılarına, bārû denilen uzmanlara, koyunun karaciğerine bakmalarını söylüyor. Ama önce güneş tanrısı Şamaş'a soruyu yazılı olarak soruyor: "Büyük efendi Şamaş, sana soruyorum, bana kesin bir cevap ver." Bu sorular bize ulaştı. Yüzlercesi. Ve bu sorular, bir imparatorun en kişisel korkularını gösteriyor.
Utu yazısında güneş tanrısının Sümer dönemindeki yüzünü anlatmıştım. Bu kez Akkadca adıyla Şamaş'ın Babil ve Asur dönemlerindeki rolüne, özellikle gelecekle ve adaletle ilişkisine bakmak istiyorum.
Kehanetin efendileri
Babil ve Asur metinlerinde Şamaş ve fırtına tanrısı Adad, birlikte "kehanetin efendileri" olarak anılıyor. Bunun nedeni şu: Şamaş her şeyi görüyordu, bu yüzden geleceği de biliyordu. Kurbanın içine geleceği "yazan" oydu. Falcı da bu yazıyı okuyordu. Mezopotamya düşüncesinde bir koyunun karaciğeri, tanrıların bir mektubu gibiydi.
Bu uygulamanın adı Akkadcada bārûtu, "bakma sanatı". Kurban edilen koyunun karaciğeri, akciğerleri ve bağırsakları incelenirdi. Karaciğerin farklı bölümlerinin adları vardı: "Kapı", "Yol", "Saray", "Karar", "Parmak". Her bölümdeki bir leke, bir delik, bir şişlik, bir kıvrım, belirli bir anlam taşıyordu.
Kil karaciğer modelleri
Falcıların eğitimi için kilden karaciğer modelleri yapılıyordu. Bu modellerin üzerinde karaciğerin bölümleri çizilmiş ve her bölümde ne tür işaretlerin ne anlama geldiği yazılmıştı. British Museum'da, MÖ 18. yüzyıla ait ünlü bir kil karaciğer modeli var; üzerinde altmıştan fazla kehanet yazılı.
Mari'de, bugünkü Suriye'de, otuzdan fazla kil karaciğer modeli bulundu. Bazılarının üzerinde tarihi olaylara atıflar var: "Bu, Akkad kralı Sargon'un karaciğeriydi" gibi. Yani bir zamanlar önemli bir olaydan önce görülen karaciğer işareti kaydedilmiş ve gelecekteki falcılar için bir örnek olarak saklanmış. Bu, kehanetin bir tür deneysel bilgi birikimi olarak görüldüğünü gösteriyor.
Bu gelenek Anadolu'ya da ulaştı. Hattuşa'da Akkadca ve Hititçe karaciğer modelleri bulundu. Etrüsklerin İtalya'da kullandığı bronz Piacenza Karaciğeri de birçok araştırmacıya göre bu Mezopotamya geleneğinin uzak bir akrabası. Roma'da haruspex denilen falcılar da kurbanların karaciğerine bakıyordu.
Asur'un soru tabletleri
Şimdi baştaki sorulara dönelim. Asarhaddon ve Asurbanipal dönemlerinden, yaklaşık MÖ 680 ile 640 arasından, Şamaş'a sorulan yüzlerce soru tableti kaldı. Bu tabletler Ninova'da bulundu ve Ivan Starr tarafından "Queries to the Sungod" adıyla yayımlandı.
Soruların konuları çok çeşitli: Kimmerler saldıracak mı? İskitler saldıracak mı? Bu adam güvenilir mi, onu bir göreve atasam bana ihanet eder mi? Kralın oğlu hastalığından iyileşecek mi? Kral bugün sarayından çıkarsa tehlike var mı? Kızımı İskit kralıyla evlendirsem, o bana sadık kalır mı?
Bu son soru beni çok etkilemişti. Asarhaddon, kızını bir İskit kralına vermeyi düşünüyor ve bunun doğru bir karar olup olmadığını güneş tanrısına soruyor. Bir babanın ve bir kralın endişesi aynı tablette.
Soruların yapısı
Bu soru tabletlerinin belirli bir yapısı vardı. Önce soru açıkça yazılıyordu. Sonra, falcının ritüel sırasında yapmış olabileceği hatalar için bir dizi özür ekleniyordu: "Kurban yerinde temiz olmayan biri bulunduysa, kurbanın yemi bozulduysa, falcı bir kelimeyi yanlış söylediyse, bunları dikkate alma." Sonra karaciğerde görülen işaretler kaydediliyordu. En sonunda da sonuç: olumlu ya da olumsuz.
Bu özür listeleri bana çok şey anlatıyor. Falcılar, sistemlerinin hata yapabileceğini biliyordu ve bu hataları önceden tanrıya bildiriyordu. Bir tür "bilinen sınırlamalar" bölümü. Modern bir bilimsel makalenin sonundaki sınırlılıklar kısmını hatırlatıyor.
Hammurabi Steli'ndeki sahne
Şamaş'ın adaletle ilişkisini en iyi gösteren eser, Louvre'daki Hammurabi Steli. İki metreden uzun, siyah bir bazalt taş. Tepesinde bir kabartma var: Tahtında oturan Şamaş, omuzlarından ışınlar yükseliyor, ayaklarının altında dağlar. Karşısında ayakta duran Hammurabi, elini saygıyla ağzına götürmüş.
Utu yazısında, Şamaş'ın Hammurabi'ye uzattığı şeyin bir kanun kitabı değil, bir halka ve çubuk olduğunu söylemiştim. Bu çok önemli bir ayrıntı. Kanunlar tanrıdan gelmiyor; tanrı, kralın adaleti uygulama yetkisini veriyor. Kanunların metni ise kralın kendi sesiyle yazılmış: "Ben Hammurabi, güçlü kral..." Stelin sonundaki sonsözde Hammurabi, haksızlığa uğrayan birinin gelip bu steli okumasını, davasını görmesini ve yüreğinin rahatlamasını istiyor.
Bu ifade bana her seferinde dokunuyor. Bir kral, haksızlığa uğramış bir insanın gelip taşın önünde durmasını, kendi hakkını okumasını hayal ediyor. Ama Mezopotamya'da çok az insan okuma yazma biliyordu. Belki de bir katip, bu taşı yüksek sesle okuyordu.
Büyük Şamaş İlahisi
Şamaş için yazılmış en etkileyici metin, Akkadca "Büyük Şamaş İlahisi". Yaklaşık iki yüz satırlık bu ilahi, Ninova'daki Asurbanipal kütüphanesinden biliniyor. İlahide Şamaş, her şeyi gören ve herkesi koruyan bir tanrı olarak anlatılıyor. Yolculara, tüccarlara, balıkçılara, avcılara, hatta hırsızlara karşı bile adil.
İlahinin bir bölümü, ahlak kurallarını sıralıyor: Rüşvet alan yargıç cezalandırılacak, rüşvet almayan yargıç ödüllendirilecek. Hileli ölçü kullanan tüccar zarar edecek, dürüst tüccar kazanacak. Faizle borç veren kişi kaybedecek. Bu kurallar, Nanşe yazısında anlattığım değerlerle çok benzer.
Bir başka bölümde ise Şamaş'ın evrensel bakışı anlatılıyor: "Bilmediğin ülkeler, uzak dağlar, denizin derinlikleri; hepsine ışığını gönderiyorsun." Bu satırlar, bir tanrının sadece bir kentin ya da bir halkın değil, bütün dünyanın tanrısı olarak düşünülmeye başlandığını gösteriyor.
Gılgamış'ın koruyucusu
Şamaş, Gılgamış Destanı'nın Babil versiyonunda da kahramanın yanında duruyor. Gılgamış ve Enkidu, Sedir Ormanı'na Humbaba'yı öldürmeye gittiğinde, Gılgamış'ın annesi Ninsun, Şamaş'a yalvarıyor ve oğlunu koruması için dua ediyor. Ormanda Humbaba'yla savaş sırasında Şamaş, on üç rüzgar gönderiyor ve Humbaba'yı hareketsiz bırakıyor. Kahramanlar ancak bu yardımla devi yeniyor.
Daha sonra, Enkidu ölüm döşeğinde, kendisini uygarlığa getiren fahişe Şamhat'ı lanetliyor. Bu kez Şamaş araya giriyor ve Enkidu'ya, Şamhat sayesinde ekmek yediğini, bira içtiğini, Gılgamış gibi bir dost kazandığını hatırlatıyor. Enkidu lanetini geri alıp onu kutsuyor. Bu sahne bana, Şamaş'ın adaletinin sadece ceza değil, hakkaniyet de olduğunu gösteriyor: Haksız bir lanete izin vermiyor.
Kanatlı güneş diski
Asur sanatında Şamaş, bazen kanatlı bir güneş diskiyle temsil ediliyor. Bu sembol aslında Mısır kökenli ve Mezopotamya'ya Suriye ve Anadolu üzerinden ulaştı. Asur'da kanatlı disk, bazen içinde bir tanrı figürüyle, Aşur ya da Şamaş'ı temsil ediyor. Hangisini temsil ettiği tartışmalı.
Bu sembol, sonradan Pers sanatında da kullanıldı. Persepolis'teki kabartmalarda görülen kanatlı figür, Zerdüştlüğün sembolü olan Faravahar ile ilişkilendiriliyor. Bir sembolün Mısır'dan Asur'a, Asur'dan Pers'e, oradan da bugünkü İran'a kadar yolculuğu çok etkileyici.
SohbeX teorisi (tamamen spekülasyon): Belki de kanatlı diskin bu kadar çok kültürde yaşaması, güneşin her toplumda aynı iki şeyi temsil etmesinden kaynaklanıyor: görmek ve korumak. Kanatlar korumayı, disk görmeyi anlatıyor olabilir. Bunu kanıtlayan bir metin yok; sadece bir okuma önerisi.
Sitchin ve kanatlı disk
Sitchin, kanatlı güneş diskini Nibiru gezegeninin sembolü olarak yorumluyor. Ona göre bu disk, güneş değil, Anunnaki'nin gezegeniydi ve kanatlar onun gökyüzündeki hareketini temsil ediyordu. Bu yorum, Anunnaki teorilerinin en yaygın görsel argümanlarından biri.
Ama Mezopotamya metinlerinde güneş diski açıkça Şamaş'la ilişkilendiriliyor. Sippar'daki Şamaş Tableti'nde, güneş diski Şamaş'ın tahtının önünde duruyor ve yazıt bunun Şamaş'ın sembolü olduğunu söylüyor. Kanatlı diskin Mısır'daki kökeni de bir güneş sembolü; Horus'un kanatlarıyla güneş diskinin birleşimi. Bu kökenleri bilen biri için, Nibiru yorumunun nereden çıktığını anlamak zor.
Forumlarda Şamaş
Şamaş ile ilgili forumlarda en çok konuşulan konu, Hammurabi Kanunları. "Göze göz, dişe diş" ilkesi Türkçe forumlarda sık sık tartışılıyor. Bir hukuk forumunda biri, Hammurabi'nin cezalarının sanıldığı kadar eşit olmadığını, cezanın kişinin toplumsal sınıfına göre değiştiğini hatırlatmıştı. Bir soylunun gözünü çıkaran kişinin gözü çıkarılıyor, ama bir köylünün gözünü çıkaran sadece gümüş ödüyordu.
Karaciğer falı ise daha az biliniyor. Bir Reddit başlığında, bir veteriner, kil karaciğer modellerinin anatomik doğruluğuna hayran kaldığını yazmıştı. Mezopotamyalı falcılar, karaciğerin yapısını o kadar iyi biliyordu ki, modelleri bugün bile tanınabilir.
Kendime sorduğum
Asarhaddon'un sorularını okurken, kendi kararlarımı düşünüyorum. Ben de bazen bir işaret ararım. Bir mesaj, bir rastlantı, bir his. Koyun karaciğerine bakmıyorum ama belki de bir telefon bildirimine, bir yolda karşılaştığım bir yüze bakıyorum.
Siz önemli bir karar vermeden önce neye bakarsınız? Bir arkadaşa mı danışırsınız, bir istatistiğe mi, yoksa içinizdeki sese mi? Asur kralları güneşe soruyordu. Belki de en önemli şey, sorunun kendisini dürüstçe yazabilmek.
Giriş yap