Giriş yap
🏺 Anunnaki

Lugalbanda ve tanrı olan krallar: Naram-Sin'in dilekçesi

Bir insan nasıl tanrı olur? Bu soru, Mezopotamya'yı okurken bana sık sık geri dönüyor. Gılgamış'ın üçte ikisi tanrı, üçte biri insan. Babası Lugalbanda ise bir kral olarak başlayıp sonradan tanrılar arasında anılan bir figür. Ama Lugalbanda'nın tanrılığı bir efsane sisi içinde. Ne zaman, nasıl, kimin kararıyla tanrı olduğunu bilmiyoruz.

Neyse ki Mezopotamya tarihinde bu sürecin bir belgesi var. Bir kral, yaşarken tanrı ilan ediliyor ve bu kararın nasıl alındığı bir yazıtta anlatılıyor. Bu yazıt, Lugalbanda'nın efsanevi tanrılığını anlamak için bana bir anahtar gibi geliyor.

Lugalbanda'yı daha önce dağdaki mağarasında hasta yatan ve hız armağanı alan kahraman olarak anlatmıştım. Bu kez onun bir örnek, bir model olarak nasıl kullanıldığına bakmak istiyorum.

Bassetki'nin heykel kaidesi

1970'lerin ortasında, Kuzey Irak'ta Duhok yakınlarındaki Bassetki köyünde, bir yol çalışması sırasında bakırdan dökülmüş büyük bir heykel parçası bulundu. Heykelin üst kısmı kayıptı. Geriye oturan bir figürün alt yarısı ve üzerinde yazıt bulunan yuvarlak bir kaide kalmıştı.

Yazıt, Akkad kralı Naram-Sin'e ait. Naram-Sin, Sargon'un torunu ve Akkad imparatorluğunun en güçlü krallarından biri. Yazıt, onun hükümdarlığı sırasında yaşanan büyük bir isyanı ve bu isyanın bastırılmasını anlatıyor. Ve sonra, olağanüstü bir şey söylüyor.

Büyük isyan

Yazıtın anlattığı isyan, Mezopotamya tarihinde "büyük isyan" olarak anılıyor. Naram-Sin'in hükümdarlığında, Kiş'ten ve Uruk'tan çıkan iki ayrı ayaklanma, güneyin birçok şehrini Akkad'a karşı birleştirdi. Kiş, kendi kralını seçti. Uruk da öyle.

Naram-Sin, yazıtlarında bu isyanı bir yıl içinde dokuz savaşta bastırdığını söylüyor. İsyancı kralları esir aldığını ve tanrıların önüne getirdiğini anlatıyor. Bu dokuz savaş iddiası, sonraki yüzyıllarda Naram-Sin efsanesinin bir parçası oldu.

Eski Babil döneminde, bu isyanı anlatan edebi metinler ortaya çıktı. Bu metinlerde Naram-Sin'e karşı ayaklanan krallar sayılıyor, savaşlar anlatılıyor. Tarihsel bir olay, edebiyata dönüşüyor.

Bu bağlamda tanrılaştırma, bir zaferin sonucu olarak sunuluyor. Kral, imparatorluğu dağılmaktan kurtarmış. Halk, ona minnettar. Ve bu minnettarlık, onu tanrılar arasına yükseltmeyi istemeye kadar varıyor. En azından yazıt bunu böyle anlatıyor.

Şehrin dilekçesi

Yazıta göre Naram-Sin, şehrini zor zamanlarda ayakta tuttuğu için, şehrinin halkı tanrılara başvurdu. Uruk'taki Eanna'da İştar'a, Nippur'da Enlil'e, Tuttul'da Dagan'a, Keş'te Ninhursag'a, Eridu'da Ea'ya, Ur'da Sin'e, Sippar'da Şamaş'a, Kuta'da Nergal'e. Ve onun, şehirlerinin tanrısı olmasını istediler. Ardından Akkad'ın ortasında onun için bir tapınak inşa ettiler.

Bu metin bana çok çarpıcı geliyor. Naram-Sin kendini tanrı ilan etmiyor, en azından yazıtın anlatımında. Halk, tanrılara bir dilekçe veriyor. Ve sekiz büyük tanrı, sekiz büyük kült merkezinde, bu dilekçeyi onaylıyor. Tanrılığa yükselme, tanrılar meclisinin bir kararı gibi sunuluyor.

Elbette bu bir propaganda. Akademisyenler, Naram-Sin'in tanrılaştırılmasının kendi siyasi programının bir parçası olduğunu düşünüyor. Ama propagandanın biçimi önemli. Bir kral tanrı olmak istiyorsa, bunu meclisin onayıyla yapmalıydı. Tek başına değil.

Dingir işareti

Naram-Sin'in tanrılaştırılmasından sonra yazıtlarda bir değişiklik görülüyor. Adının önüne, tanrı adlarının önüne konan dingir işareti eklenmeye başlıyor. Bu işaret, bir yıldız şeklinde ve okunmuyor, sadece ardından gelen adın bir tanrıya ait olduğunu gösteriyor.

Ayrıca Naram-Sin, bazı yazıtlarda "Akkad'ın tanrısı" olarak anılıyor. Louvre'daki ünlü Zafer Steli'nde ise, dağa tırmanan ordusunun başında, başında boynuzlu bir taçla gösteriliyor. Boynuzlu taç, Mezopotamya sanatında tanrıların işareti.

Bu stel, Naram-Sin'in Lullubi halkına karşı kazandığı bir zaferi anlatıyor. Yüzyıllar sonra Elam kralı Şutruk-Nahhunte tarafından ganimet olarak Susa'ya götürüldü ve orada Fransız kazıcılar tarafından bulundu.

Ur III ve Lugalbanda'nın oğulları

Naram-Sin'den sonra bu gelenek bir süre kesintiye uğruyor. Ama Ur III hanedanında, özellikle Şulgi döneminde yeniden canlanıyor. Şulgi, adının önüne dingir işaretini koyuyor, onun için tapınaklar inşa ediliyor, onun heykellerine sunular yapılıyor.

İşte burada Lugalbanda devreye giriyor. Ur III kralları, kendilerini Uruk'un efsanevi krallarıyla ilişkilendiriyor. Ur-Namma ve Şulgi, yazıtlarında ve ilahilerinde Lugalbanda ile Ninsun'un çocukları, dolayısıyla Gılgamış'ın kardeşi olarak sunuluyor.

Bu iddia bana çok ilginç geliyor. Ur III kralları, kendi tanrılıklarını bir soy ağacına dayandırıyor. Lugalbanda, tanrı olmuş bir kral. Onun oğlu olmak, tanrı olmanın bir yolu. Lugalbanda'nın efsanevi tanrılığı, gerçek krallara bir model sunuyor.

Şulgi ilahilerinden birinde, kral kendini şöyle tanıtıyor: Ninsun'un doğurduğu, Lugalbanda'nın oğlu. Bu ifade, onun hem soylu hem de tanrısal bir kökene sahip olduğunu vurguluyor.

Bir günde iki şehir

Şulgi'nin ilahilerinden biri, onun bir günde Nippur'dan Ur'a koştuğunu, sonra aynı gün geri döndüğünü anlatıyor. Bu mesafe, yaklaşık yüz altmış kilometre. Bir insanın bir günde bunu yapabilmesi, ilahinin dünyasında onun olağanüstü gücünün kanıtı.

Bu hikaye bana Lugalbanda'nın hız armağanını hatırlatıyor. Lugalbanda, Anzud kuşundan hız armağanı almıştı ve Uruk'tan Aratta'ya kısa sürede ulaşabiliyordu. Şulgi'nin koşusu, bu efsanenin bir yankısı olabilir. Oğul, babasının armağanını taşıyor.

Burada bir kral, kendi bedenini efsanevi atasınınkine benzeterek tanrısal kimliğini kanıtlamaya çalışıyor. Tanrı olmak, bir unvandan fazlası. Bir beden, bir hareket, bir hız.

Neden bir dilekçe?

Naram-Sin'in yazıtındaki dilekçe biçimi, bana tanrılar meclisinin işleyişini hatırlatıyor. Mezopotamya'da önemli kararlar meclislerde alınıyordu. Tanrılar meclisi, Enuma Eliş'te Marduk'u kral seçiyor. Atrahasis'te tufan kararını alıyor. Gılgamış'ta Enkidu'nun ölümüne karar veriyor.

Bir insanın tanrı olması da böyle bir karar gerektiriyordu. Naram-Sin'in yazıtı, bu kararı sekiz tanrının onayıyla sunuyor. Belki de bu sekiz tanrı, imparatorluğun sekiz büyük kült merkezini, yani imparatorluğun dini haritasını temsil ediyordu.

Lugalbanda'nın tanrılığı ise böyle bir belgeye dayanmıyor. Onun tanrılığı, efsanelerin ve kült geleneğinin içinde zamanla oluşmuş gibi görünüyor. Ama belki de Naram-Sin'in dilekçesi, Lugalbanda gibi eski kralların tanrılığının nasıl düşünüldüğüne dair bir ipucu veriyor.

Yağmalanan ve geri dönen heykel

Bassetki heykeli, 2003'te Bağdat'taki Irak Müzesi'nin yağmalanması sırasında çalındı. Bu, müzenin en büyük kayıplarından biri olarak görülüyordu. Ama aynı yılın sonbaharında, heykel Bağdat'ta bir yerde gizlenmiş hâlde bulundu ve müzeye geri döndü.

Bu hikaye bana bir ironi gibi geliyor. Tanrı olmak için tanrıların onayını alan bir kralın heykeli, yağmacıların elinden kurtuluyor. Belki de tanrılığın en somut kanıtı, hayatta kalmak.

Ölümden sonra kalan kült

Tanrılaştırılan kralların kültleri, onların ölümünden sonra da bir süre devam etti. Ur III dönemine ait idari belgelerde, ölmüş kralların heykellerine ve onların adına yapılan sunulara ait kayıtlar var. Ama bu kültler, hanedan çökünce büyük ölçüde sona erdi.

Lugalbanda'nın kültü ise daha uzun ömürlü oldu. Uruk'ta, Ninsun ile birlikte anılmaya devam etti. Efsanevi bir kral, gerçek krallardan daha uzun süre tanrı olarak kaldı. Belki de bir hikayenin içinde yaşamak, bir yönetimin içinde yaşamaktan daha kalıcı.

Sitchin ve tanrı krallar

Sitchin'in anlatısında, tanrı krallar Anunnaki ile insanların karışımından doğan yarı tanrılar. Gılgamış ve Lugalbanda, onun için Anunnaki genlerini taşıyan insanlar. Naram-Sin'in tanrılaştırılması ise bu genetik mirasın bir sonucu.

Akademik yaklaşım ise Naram-Sin'in tanrılaştırılmasını siyasi ve dini bir süreç olarak görüyor. Piotr Michalowski ve Nicole Brisch gibi araştırmacılar, Mezopotamya'da kralların tanrılaştırılmasını, kraliyet ideolojisinin bir parçası olarak inceledi. Bu yaklaşımda tanrılık bir genetik miras değil, bir unvan ve bir kült.

Forumlarda tanrı krallar

Türkçe forumlarda tanrı krallar genellikle Firavunlar ve Roma imparatorları ile karşılaştırılıyor. Bir başlıkta biri, Naram-Sin'in tanrılaştırılmasının Roma'daki imparator kültüne benzediğini yazmıştı. Bir başkası, Roma'da imparatorların genellikle öldükten sonra tanrılaştırıldığını, Naram-Sin'in ise hayattayken tanrı ilan edildiğini hatırlatmıştı.

İngilizce bir forumda ise Akkad'ın Laneti metni konuşuluyordu. Bu metin, Naram-Sin'in Nippur'daki Enlil tapınağını yıktığını ve bu yüzden tanrıların Akkad'ı lanetlediğini anlatıyor. Bir kullanıcı, tanrılaştırılan bir kralın tanrıların öfkesine uğramasının ironik olduğunu yazmıştı.

SohbeX teorisi: Meclisin onayı

Bu kısım spekülasyon. Naram-Sin'in dilekçesi, belki de tanrılığın bir meclis kararı olarak görüldüğünü gösteriyor. Tanrılar, birinin aralarına katılmasına ancak hep birlikte karar verebiliyordu. Lugalbanda'nın efsanevi tanrılığı da belki böyle bir meclis kararının efsaneleşmiş bir hatırasıydı. Bu yorumu doğrudan destekleyen bir metin yok.

Okura soru

Lugalbanda'yı düşündüğümde, artık sadece mağarada hasta yatan bir kahramanı değil, yüzyıllar sonra kralların tanrı olmak için soyunu sahiplendiği bir modeli görüyorum.

Siz Naram-Sin'in dilekçesini bir propaganda mı, yoksa bir halk iradesi mi olarak okuyorsunuz? Ve sizce bir insanın tanrı ilan edilmesi, onu kendi halkına yaklaştırır mı, yoksa uzaklaştırır mı?

❤ 0 beğeni💬 0 yorumBeğenmek ve yorum yapmak için giriş yap