Giriş yap
🏺 Anunnaki

Lugalbanda: Dağ mağarasında bırakılan prens

Bir ordu, Uruk'tan doğuya, Zagros dağlarına doğru yürüyor. Hedef, efsanevi Aratta kenti. Ordunun içinde sekiz kardeş var; en küçükleri Lugalbanda. Yolun yarısında Lugalbanda hastalanıyor. Elleri titriyor, ayakları tutmuyor. Kardeşleri onu taşıyamıyor. Bir karar veriyorlar: Onu bir mağaraya bırakacaklar. Yanına yiyecek, içecek ve silahlarını koyacaklar. İyileşirse arkalarından gelecek. Ölürse dönüşte cesedini Uruk'a götürecekler.

Bu, Sümer edebiyatının en dokunaklı açılışlarından biri. "Dağ Mağarasındaki Lugalbanda" adlı metnin başlangıcı. Ninsun yazısında Lugalbanda'yı Gılgamış'ın babası olarak kısaca anmıştım. Bugün onun kendi hikayesine bakmak istiyorum: bir mağarada yalnız kalan, ölümle yüzleşen ve bir kuşun yardımıyla kurtulan bir gencin hikayesi.

Uruk'un krallar dizisi

Önce Lugalbanda'nın nerede durduğuna bakalım. Sümer Kral Listesi'ne göre, Uruk'un Birinci Hanedanı'nın kralları şöyle sıralanıyor: Meskiaggaşer, Enmerkar, Lugalbanda, Dumuzi, Gılgamış. Yani Lugalbanda, Enmerkar'ın halefi ve Gılgamış'ın selefi.

Kral Listesi'nde Lugalbanda'ya bin iki yüz yıllık bir saltanat veriliyor. Bu sayılar, listenin ilk bölümlerinde çok yaygın; tufandan önceki krallara on binlerce yıl veriliyor. Akademide bu sayılar, gerçek saltanat süreleri olarak değil, efsanevi bir geçmişin işaretleri olarak okunuyor.

Lugalbanda'nın gerçek bir kral olup olmadığını bilmiyoruz. Gılgamış'ın tarihi bir kişi olabileceğini gösteren bazı ipuçları var, ama Lugalbanda için hiçbir çağdaş yazıt bulunmadı. Ur'un Üçüncü Hanedanı'nın kralları ise kendilerini Lugalbanda'nın ve Ninsun'un çocukları olarak tanımlıyordu. Şulgi'nin ilahilerinde, Şulgi kendini Gılgamış'ın kardeşi olarak anıyor.

Mağaradaki yalnızlık

Hikayeye dönelim. Lugalbanda mağarada yalnız kalıyor. İki gün, üç gün geçiyor. Hastalığı kötüleşiyor. Metin bu yalnızlığı çok etkileyici bir şekilde anlatıyor. Lugalbanda, güneş batarken güneş tanrısı Utu'ya dua ediyor. Gece olunca İnanna'ya, Venüs yıldızına dua ediyor. Sabah olunca ay tanrısı Nanna'ya, ayın doğuşuna.

Bu dualar çok güzel. Lugalbanda, gökyüzündeki her ışığa yalvarıyor. Bu dualar, Utu yazısında, İnanna yazısında ve Nanna yazısında anlattığım tanrıların, yalnız bir insanın gözünden nasıl görüldüğünü gösteriyor. Yalnız bir genç, bir mağaranın ağzından gökyüzüne bakıyor ve her doğan ışıktan medet umuyor.

Tanrılar dualarını duyuyor. Lugalbanda iyileşiyor. Mağaradan çıkıyor. Dağlarda bir yaşam suyu buluyor, bir yaşam bitkisi buluyor. Yiyor, içiyor ve güçleniyor.

Ateşin icadı

Mağaradan çıktıktan sonra Lugalbanda, çok ilginç bir şey yapıyor. Metinde, çakmak taşlarını birbirine vurarak ateş yaktığı anlatılıyor. Sonra ateşte ekmek pişiriyor: Hamur yoğuruyor, közlerin içinde pişiriyor. Bu sahneyi bazı araştırmacılar, ateşin ve ekmeğin bir tür "icadı" olarak yorumluyor. Lugalbanda, yalnız başına, uygarlığın ilk tekniklerini yeniden keşfediyor.

Sonra yabani bir boğa ve yabani keçiler yakalıyor. Onları kurban ediyor ve tanrılara bir ziyafet sunuyor: An, Enlil, Enki ve Ninhursağ. Metin, kurbanın nasıl hazırlandığını, kanın nasıl döküldüğünü, etin nasıl pişirildiğini ayrıntılı olarak anlatıyor. Bu, bir kurban ritüelinin nasıl yapılacağını öğreten bir bölüm gibi.

Bu sahneyi okurken bir şey düşünüyorum. Hasta bir genç, bir mağarada yalnız kalıyor ve sonunda tanrılara bir sofra kuruyor. İyileşmek, ona minnettar olmayı öğretmiş. Siz hiç ağır bir hastalıktan sonra, hayatınıza farklı bir gözle baktınız mı?

Aratta ve lapis lazuli

Bu hikayelerin arka planında bir başka gerçeklik var: Aratta. Enmerkar ve Lugalbanda döngüsünün bütün metinleri, Uruk ile uzak bir dağ kenti olan Aratta arasındaki ilişkiyi anlatıyor. Aratta, Uruk'un istediği şeylere sahipti: değerli taşlar, metaller, özellikle lapis lazuli.

Lapis lazuli, Mezopotamya'nın en değerli taşıydı. Ama Mezopotamya'da hiç bulunmuyordu. Bilinen en yakın kaynağı, bugünkü Afganistan'daki Badahşan madenleriydi. Bu taş, binlerce kilometrelik ticaret yollarından geçerek Sümer'e ulaşıyordu. Ur'un kraliyet mezarlarında bulunan lapis lazuli eserler, bu ticaretin ne kadar yoğun olduğunu gösteriyor.

Aratta'nın gerçek bir kent olup olmadığı, varsa nerede olduğu tartışmalı. Bazı araştırmacılar İran'ın doğusunda, bazıları Kafkasya'ya yakın bir yerde arıyor. Belki de Aratta, Sümerlilerin uzak doğudaki zengin dağ ülkelerinin bir sembolüydü. Lugalbanda'nın yolculuğu, bu uzak ticaret yollarının mitolojik bir haritası.

Anzud kuşunun yuvası

Hikayenin ikinci bölümü, ayrı bir metin olarak biliniyor: "Lugalbanda ve Anzud Kuşu". Lugalbanda dağlarda dolaşırken, devasa bir ağacın tepesinde bir yuva görüyor. Bu yuva, Anzud kuşunun yuvası. Ninurta yazısında anlattığım, Kader Tableti'ni çalan aslan başlı kartal Anzu'nun Sümerce adı.

Ama bu hikayede Anzud bir düşman değil. Lugalbanda, Anzud ve eşi avdayken yuvaya tırmanıyor. Yavruyu buluyor. Onu öldürmüyor; tam tersine, onu besliyor. Yağ ve bal veriyor, ekmek veriyor. Yavrunun gözlerine sürme çekiyor, başına beyaz ardıç dalları takıyor. Sonra yuvadan iniyor ve saklanıyor.

Anzud eve dönüyor ve yavrusunu çağırıyor. Yavru cevap vermiyor. Anzud korkuyor; başka zamanlar yavrusu bu çağrıya cevap verirdi. Yuvaya yaklaşıyor ve yavrusunu görüyor: beslenmiş, süslenmiş, mutlu. Anzud çok seviniyor ve şöyle diyor: Bunu kim yaptıysa, bir tanrı ise ona bir söz vereceğim; bir insan ise ona bir kader belirleyeceğim.

Hızın armağanı

Lugalbanda saklandığı yerden çıkıyor ve Anzud'un önüne geliyor. Anzud ona birçok armağan teklif ediyor: Zenginlik, savaşta zafer, bitmeyen bir sadak ok. Lugalbanda hepsini reddediyor. İstediği tek bir şey var: hız. Ayaklarının yorulmamasını, rüzgar gibi koşabilmesini istiyor.

Anzud bu dileği kabul ediyor. Ama bir şartı var: Bu armağanı kimseye söylemeyecek. Lugalbanda kardeşlerine ve orduya geri dönüyor. Kardeşleri onu görünce şaşırıyor; onu ölü sanıyorlardı. Nasıl geldiğini soruyorlar. Lugalbanda sırrını söylemiyor.

Ordu Aratta'yı kuşatıyor ama bir yıl boyunca kenti alamıyor. Enmerkar, Uruk'taki İnanna'ya bir mesaj göndermek istiyor. Ama kimse bu uzun ve tehlikeli yolculuğa çıkmak istemiyor. Lugalbanda gönüllü oluyor. Tek başına gideceğini söylüyor. Ve Anzud'un armağanı sayesinde, bir gece içinde Uruk'a ulaşıyor.

Neden hız?

Lugalbanda'nın hızı seçmesi bence hikayenin en ilginç noktası. Zenginlik, zafer, silah. Bunlar bir prensin isteyeceği şeyler. Ama Lugalbanda, bir habercinin armağanını seçiyor.

Bunun bir açıklaması, Ur'un Üçüncü Hanedanı'nın ideolojisiyle ilgili olabilir. Şulgi, ilahilerinden birinde, Nippur'dan Ur'a, yaklaşık yüz altmış kilometreyi, bir günde koştuğunu ve aynı gün geri döndüğünü iddia ediyor. Bu iddia, kralın gücünün ve hızının bir gösterisi. Lugalbanda'nın hızı, Şulgi'nin kendi koşusunun mitolojik bir modeli olabilir. Lugalbanda metinlerinin bugünkü biçimleri büyük ihtimalle Ur III ve Eski Babil dönemlerinde şekillendi.

Bir başka açıklama ise daha sade: Hikaye, bir genç adamın kendini nasıl yararlı kılacağını anlatıyor. Lugalbanda en küçük kardeş, hasta olduğu için geride bırakılmış. Şimdi, orduya kimsenin yapamadığı bir hizmeti sunuyor. Güç değil, hizmet onu öne çıkarıyor.

Sitchin ve Lugalbanda

Sitchin, Lugalbanda'nın hikayesini Anunnaki ile insanlar arasındaki ilişkinin bir örneği olarak okuyor. Ona göre Anzud kuşu, bir tür uçan araç ya da bir Anunnaki pilotuydu. Lugalbanda'ya verilen hız armağanı ise, onu bir uçuş aracıyla taşımaktı. Bir gecede Aratta'dan Uruk'a gitmesi, bir uçuşla açıklanabilirdi.

Bazı Sitchin okurları, Lugalbanda'nın mağarasını da bir tür tıbbi tedavi merkezi olarak yorumluyor. Hastalığından birdenbire iyileşmesi, ona göre bir Anunnaki müdahalesiydi.

Akademik okuma, metnin edebi yapısına dikkat çekiyor. Anzud, Mezopotamya sanatında ve edebiyatında çok iyi bilinen mitolojik bir kuş. Aslan başlı kartal olarak sayısız mühürde, kabartmada ve heykelde görülüyor. Lugalbanda Anzud'dan bir araç değil, bir yetenek alıyor; metin onun koştuğunu açıkça söylüyor. Bir masal kahramanının hayvandan sihirli bir yetenek alması, dünya folklorunda çok yaygın bir motif.

Forumlarda Lugalbanda

Lugalbanda forumlarda, Gılgamış'ın babası olarak daha çok konuşuluyor. Türkçe bir edebiyat forumunda biri, Lugalbanda'nın mağara hikayesinin, Gılgamış'tan daha dokunaklı olduğunu yazmıştı. Ona göre Gılgamış bir kahraman, Lugalbanda ise sıradan bir insan; hasta olan, geride bırakılan, kendi başının çaresine bakan.

Bir Reddit başlığında ise Anzud yavrusuna yapılan iyilik konuşuluyordu. Bir kullanıcı, bu sahnenin dünya masallarındaki "hayvana iyilik yapan kahraman" motifinin en eski örneklerinden biri olduğunu yazmıştı. Bir başkası, Türk masallarında da benzer motifler olduğunu, Zümrüdüanka kuşunun yavrularını yılandan kurtaran kahramanın hikayesini hatırlatmıştı. Gerçekten de iki hikaye arasındaki benzerlik çarpıcı: dev bir kuş, yavruları, bir kahramanın iyiliği ve bir ödül.

SohbeX teorisi: Hastalığın armağanı

Bu tamamen spekülatif bir okuma. Belki Lugalbanda'nın hikayesi, hastalığın bir dönüşüm olduğu fikrini taşıyor. Mağaraya hasta giren genç, oradan ateşi bulan, kurban sunan, kuşla konuşan biri olarak çıkıyor. Birçok kültürde şamanlar, ağır bir hastalıktan sonra güçlerini kazanır. Belki Lugalbanda da Sümer'in bir tür şaman kahramanıydı. Bunu destekleyen açık bir metin yok; sadece hikayenin yapısını dünyadaki diğer geleneklerle karşılaştırınca aklıma gelen bir fikir.

Okura soru

Lugalbanda'yı düşünürken hep o mağarayı düşünüyorum. Kardeşlerinin bıraktığı yiyecekler, silahlar ve yalnızlık. Ve gökyüzündeki ışıklara edilen dualar.

Siz hiç kendinizi bir mağarada yalnız bırakılmış gibi hissettiniz mi? Bir hastalıkta, bir kayıpta, bir yalnızlıkta. Ve oradan nasıl çıktınız? Belki de Lugalbanda'nın hikayesi, mağaradan çıkanların her zaman bir armağanla döndüğünü anlatıyor.

❤ 0 beğeni💬 0 yorumBeğenmek ve yorum yapmak için giriş yap