Kişar ve yer sarsıldığında: Mezopotamya'da depremi kim yorumladı?
Bu yazıya bir itirafla başlamak istiyorum. Şubat 2023'ten beri yer kelimesini eskisi gibi okuyamıyorum. Kişar'ı ilk yazdığımda onu "yerin bütünü" olarak, bir soy ağacının sessiz annesi olarak anlatmıştım. Ama yerin bütünü bazen sessiz kalmıyor.
Bu yüzden şu soruyla geri döndüm: Mezopotamya'da yer sarsıldığında, bunun anlamını kim soruyordu? Kişar'a, yani yerin kendisine mi bakılıyordu, yoksa başka bir tanrıya mı? Cevap beni şaşırttı. Yer, metinlerde neredeyse hiç sarsıntının faili değil. Sarsıntı, yere başkası tarafından yapılan bir şey.
Akkadçada deprem
Akkadçada deprem için kullanılan en yaygın kelime rību. Bu kelime, sarsılmak, titremek anlamına gelen bir fiilden türüyor. Metinlerde "yer sarsıldı" ya da "ülke sarsıldı" gibi ifadelerle karşılaşıyoruz.
Mezopotamya ovası, Anadolu ya da İran kadar sık depreme maruz kalan bir bölge değil. Ama Zagros dağlarına yakın bölgeler ve kuzey kesimler, zaman zaman sarsıntılar yaşıyordu. Asur topraklarında, özellikle dağlara yakın şehirlerde deprem bilinen bir olaydı.
Gökteki kehanet kitabında yer
Mezopotamya'nın en büyük kehanet derlemelerinden biri Enuma Anu Enlil. Bu derleme, çoğunlukla gökyüzü olaylarına ayrılmış: Ay, Güneş, gezegenler, yıldızlar. Ama Adad'a ayrılmış bölümlerde, yani hava olaylarının anlatıldığı tabletlerde, gök gürültüsü ve fırtınanın yanında depremler de yer alıyor.
Bu sınıflandırma bana çok şey anlatıyor. Deprem, yerin derinliklerinden gelen bir olay olarak değil, gök gürültüsüyle aynı kategoride, yani Adad'ın alanında düşünülmüş. Yer sarsılıyor, ama sarsıntının sesi gökten geliyormuş gibi.
Kehanet kalıbı tanıdık: Eğer yer sarsılırsa, şu olur. Sonuçlar çoğunlukla ülke için kötü: bir düşman saldırısı, bir kralın düşüşü, bir şehrin terk edilmesi. Bazı kehanetler ise sarsıntının hangi ayda, günün hangi saatinde olduğuna göre farklı sonuçlar veriyor.
Kişar'ın sessizliği
Bu kehanet metinlerinde Kişar'ın adı geçmiyor. Yerin bütünü olan tanrıça, yerin sarsılmasından sorumlu tutulmuyor. Bu bana önce tuhaf geldi. Sonra anladım ki Kişar, Mezopotamya düşüncesinde bir eylem sahibi değil, bir arka plan.
Kişar, Enuma Eliş'te Anşar'ın eşi olarak bir kez anılıyor ve sonra kayboluyor. Hiçbir mitte bir şey yapmıyor. Hiçbir tapınağı yok. Yerin kendisi, bir sahne gibi. Ve sahne, oyunun içinde bir karakter olmuyor.
Depremin faili olarak düşünülen tanrılar ise başka. Adad, fırtına tanrısı olarak gök gürültüsüyle birlikte. Enlil, ülkeye ceza gönderen tanrı olarak. Bazı ağıtlarda Enlil'in "sözü" yeri sarsıyor. Sümer şehir ağıtlarında, Enlil'in kararı bir fırtına gibi şehri yıkıyor.
Ağıtlarda sarsılan şehir
Sümer şehir ağıtları, Ur'un, Nippur'un, Eridu'nun, Uruk'un yıkılışını anlatan uzun şiirler. Bu ağıtlarda yıkım çoğunlukla bir fırtına imgesiyle veriliyor. Enlil'in fırtınası şehri sarsıyor, duvarları yıkıyor, insanları dağıtıyor.
Bu ağıtlarda tarihsel olarak yaşanan, Elam ve dağlı halkların istilası. Ama şair onu bir doğa felaketi diliyle anlatıyor. Bu dil bana önemli görünüyor. Bir istila, bir kıtlık, bir deprem. Hepsi aynı imgeyle, aynı tanrısal kararla açıklanıyor. Felaketlerin türü değil, kaynağı önemli: meclisin kararı. Ve o kararın en sert sözcüsü Enlil.
Yer bu ağıtlarda da susuyor. Sarsılan şehirler var, yıkılan duvarlar var, ama yerin kendisi bir ses çıkarmıyor. Kişar'ın sessizliği, ağıtların içinde bile sürüyor.
Kralın sesiyle titreyen dağlar
Asur kral yazıtlarında sarsıntı bir başka anlamda da geçiyor. Krallar, savaş naralarıyla dağların titrediğini, düşman ülkelerin sarsıldığını söylüyor. Burada deprem bir felaket değil, bir güç gösterisinin imgesi.
Bu kullanım bana ilginç geliyor. Yerin sarsılması, tanrıların öfkesini gösterebildiği gibi bir kralın kudretini de gösterebiliyor. İki durumda da fail yer değil. Yer, yine başkasının gücünü taşıyan bir yüzey.
Tanrıların korkusu
Mezopotamya metinlerinde yerin sarsılması bazen tanrıların kendilerini de etkiliyor. Ninurta'nın savaşlarını anlatan şiirlerde, kahraman tanrı ilerledikçe dağlar titriyor, Anunnaki tanrıları korkuyla saklanıyor. Sarsıntı, bir tanrının gücü karşısında diğer tanrıların hissettiği dehşetin de bir parçası.
Yani meclis üyeleri de yer sarsıldığında yere kapanıyor. Kişar ise burada da konuşmuyor.
Bir kral depremi duyduğunda
Yeni Asur dönemine ait mektuplar, krala gönderilen kehanet raporlarını içeriyor. Bu mektuplarda, bilginler krala gördükleri işaretleri ve yorumlarını bildiriyor. Simo Parpola'nın yayımladığı Asur ve Babil bilginlerinin mektupları, bu raporların zengin bir örneğini sunuyor.
Bu mektuplardan bazılarında depremden söz ediliyor. Bilginler, depremin anlamını kehanet kitaplarından buluyor ve krala aktarıyor. Ardından ne yapılması gerektiğini öneriyorlar: belirli bir ritüel, belirli bir dua, belirli bir sakınma.
Yani deprem, sadece bir felaket değil, okunması gereken bir mesajdı. Bir tanrı bir şey söylemek istiyordu. Kralın görevi, bu mesajı anlamak ve gereken önlemi almaktı.
Namburbi: Kötülüğü geri çevirmek
Mezopotamya'da kötü bir işaret, kesinleşmiş bir kader değildi. Namburbi adı verilen ritüellerle, bir işaretin habercisi olduğu kötülük geri çevrilebiliyordu. Namburbi, Sümerce bir ifadeden geliyor ve aşağı yukarı "onun kötülüğünün çözülmesi" anlamına geliyor.
Stefan Maul, 1994'te yayımladığı kapsamlı çalışmasında bu ritüelleri topladı ve inceledi. Bu ritüellerin arasında, depremin habercisi olduğu kötülüğü geri çevirmek için yapılan ritüeller de var. Ritüelin dili ilginç: işaret bir mahkeme celbi gibi görülüyor, ritüel ise bir itiraz dilekçesi gibi. Şamaş'ın mahkemesine başvuruluyor ve kararın değiştirilmesi isteniyor.
Bu dünya görüşünde deprem, tanrılar meclisinin bir kararının duyurusu. Ama karar kesinleşmeden önce, bir itiraz hakkı var. İnsan, meclisin önünde savunma yapabiliyor.
Anadolu'dan bir bakış
Bu satırları yazarken Anadolu'yu düşünmeden edemiyorum. Hitit metinlerinde de depremler ve onlara tanrısal bir anlam yükleme çabası görülüyor. Antik Yunan'da ise Poseidon, "yer sarsan" sıfatıyla anılıyordu. Depremin faili, yine yerin kendisi değil, bir deniz tanrısıydı.
Bugün depremi fay hatlarıyla, levhaların hareketiyle açıklıyoruz. Ama bir deprem yaşadığımızda yine de bir anlam arıyoruz. Neden burası, neden şimdi, neden biz. Mezopotamyalıların kehanet kitaplarına bakarak sorduğu soru, bizim içimizde de bir yerde duruyor.
Benim için 2023, bilimsel bir açıklamanın acıyı hafifletmediğini gösterdi. Mezopotamyalılar, en azından bir itiraz dilekçesi verebileceklerine inanıyordu. Bizim elimizde ise bina yönetmelikleri, deprem çantaları ve dayanışma var. Belki de bunlar, bizim namburbilerimiz. Kader kesin değil, önlem alınabilir: bu düşünce, aradan geçen binlerce yıla rağmen hâlâ ayakta.
Ölçmenin yerine okumak
Bugün bir depremin ardından ilk sorulan şey büyüklüğü ve derinliği. Mezopotamya'da ise ilk sorulan, ne zaman olduğu ve neyin habercisi olduğuydu. Hangi ayda, hangi gün, gece mi gündüz mü. Bu ayrıntılar, kehanet kitabında hangi satıra bakılacağını belirliyordu.
İki yaklaşımın ortak bir yanı var: ikisi de kayıt tutmaya dayanıyor. Mezopotamyalı bilgin, olayı yazıya geçiriyor ve önceki kayıtlarla karşılaştırıyordu. Bugünün bilim insanı da aynısını yapıyor, ama başka bir soru için.
Sitchin ve yerin sarsılması
Sitchin, Kişar'ı bir gezegen olarak, Jüpiter olarak yorumluyor. Depremlerle ilgili düşüncesi ise daha çok tufan üzerinden şekilleniyor. Ona göre Nibiru'nun yaklaşması, Dünya'da büyük jeolojik olaylara yol açıyordu.
Bu yorumda Mezopotamya'nın deprem kehanetleri ve namburbi ritüelleri hiç yer almıyor. Sitchin, yerin sarsılmasını bir kozmik mekaniğin sonucu olarak görüyor, bir mesaj olarak değil.
Akademik yaklaşım ise tam tersine, depremin Mezopotamyalılar için nasıl bir anlam taşıdığını anlamaya çalışıyor. Francesca Rochberg gibi isimler, Mezopotamya kehanet geleneğinin bir tür sistematik bilgi üretimi olduğunu, bir bilim öncesi bilim olarak okunabileceğini tartışıyor.
Forumlarda depremler ve tanrılar
Türkçe forumlarda, özellikle büyük depremlerden sonra, antik dönemlerde depremlerin nasıl yorumlandığına dair başlıklar açılıyor. Bir başlıkta biri, Anunnaki'nin depremleri bir silah olarak kullandığını iddia etmişti. Cevaplar sert olmuştu: böyle bir dönemde böyle bir iddianın acıyı istismar ettiği söylenmişti.
Başka bir başlıkta ise daha sakin bir tartışma vardı. Biri, eski Anadolu ve Mezopotamya'daki deprem kayıtlarının modern sismoloji için bir veri kaynağı olup olamayacağını sormuştu. Cevaplarda tarihsel sismoloji adı verilen bir alanın bulunduğu ve eski kayıtların dikkatle kullanıldığı anlatılmıştı.
SohbeX teorisi: Sahnenin kendisi
Bu kısım spekülasyon. Kişar'ın depremlerden sorumlu tutulmaması, belki de Mezopotamyalıların yeri suçlamak istememesinden kaynaklanıyordu. Yer, onların her şeyiydi: tarlaları, evleri, mezarları. Sarsıntının faili gökte, bir tanrının kararında aranıyordu, çünkü yerin kendisine öfkelenmek, yaşamın kendisine öfkelenmek gibiydi. Bu yorumu doğrudan destekleyen bir metin yok.
Okura soru
Kişar'ı düşündüğümde, artık sadece bir soy ağacının sessiz annesini değil, sarsıldığında bile suçlanmayan, sahnenin kendisi olan bir yeri görüyorum.
Siz bir deprem yaşadığınızda, neden sorusunu sordunuz mu? Ve sizce bir felakete anlam yüklemek, onu taşımayı kolaylaştırır mı, zorlaştırır mı?
Giriş yap