Ereşkigal'in aşk mektubu: Yeraltı kraliçesi ve Nergal'in tuhaf evliliği
Urfa'nın biraz güneyinde, Harran yolunun üstünde Sultantepe diye bir höyük var. 1950'lerde orada çalışan İngiliz ve Türk arkeologlar, bir rahibin evinden yüzlerce kil tablet çıkardılar. Bu tabletlerden biri, Mezopotamya'nın en tuhaf aşk hikâyesini anlatıyordu: ölüler diyarının kraliçesi Ereşkigal ile savaş ve veba tanrısı Nergal'in hikâyesini. Şimdi o tableti ve onun anlattıklarını konuşmak istiyorum, çünkü Ereşkigal'i genelde yalnızca kız kardeşi İnanna'nın hikâyesinden tanıyoruz. Oysa kendi hikâyesi de var.
Adının anlamı
Ereşkigal, Sümerce "Büyük Yerin Hanımı" demek. Buradaki "büyük yer" ya da "kigal", yeraltı dünyasının kendisi. Mezopotamya'da ölüler diyarı Kur, Arallu ya da "dönüşü olmayan ülke" diye anılıyordu. Orası karanlık, tozlu, ölülerin kil yediği ve çamurlu su içtiği bir yerdi. Ölüler kuş gibi tüylerle kaplıydı. Bu tasvir hem Akkadca İştar metninde hem de Gılgamış Destanı'nda Enkidu'nun rüyasında geçiyor.
Ereşkigal bu karanlık ülkenin hükümdarı. Ama ilginç bir şekilde, onun için yazılmış ilahiler ya da büyük tapınaklar pek yok. Kutha kentinde Nergal'in tapınağıyla bağlantılı olarak tapınıldığı biliniyor, ama İnanna ya da Enlil gibi kitlesel bir kültü yoktu. Ölümün tanrıçasına kimse pek dua etmek istemiyordu belki de.
Nasıl kraliçe oldu?
"Gılgamış, Enkidu ve Yeraltı Dünyası" adlı Sümerce şiirin girişinde kozmik bir olay anlatılıyor: Gök yerden ayrıldıktan sonra An göğü alıyor, Enlil yeri alıyor ve Ereşkigal'e yeraltı "hediye olarak" veriliyor. Bazı araştırmacılar buradaki ifadeyi "kaçırılarak götürüldü" anlamında da okuyor. Bu belirsizlik bence çok önemli: Ereşkigal yeraltına kendi isteğiyle mi gitti, yoksa zorla mı götürüldü?
Bu soru, Ereşkigal'in sonraki hikâyelerdeki öfkesini ve yalnızlığını anlamak için bir anahtar olabilir. Eğer o karanlığa zorla gönderildiyse, gökte yaşayan kardeşlerine duyduğu kızgınlık çok anlaşılır hale geliyor.
Nergal ve Ereşkigal: İki versiyon
Hikâyenin iki versiyonu var. İlki Mısır'daki Amarna'da bulunan, MÖ 14. yüzyıldan kalma kısa bir Akkadca metin. Amarna, firavun Akhenaton'un başkentiydi ve oradaki diplomatik yazışma arşivinin içinde Mezopotamya edebiyatından örnekler de vardı. Muhtemelen Mısırlı katipler Akkadca öğrenirken bu metinleri kopyalıyorlardı.
İkinci ve daha uzun versiyon ise Sultantepe'den ve Uruk'tan çıkan Yeni Asur ve Geç Babil dönemi tabletlerinden. Bu iki versiyon arasında ciddi farklar var. Bu farklar, aynı hikâyenin yüzyıllar içinde nasıl değiştiğini görmemiz için harika bir fırsat.
Ziyafet ve saygısızlık
Hikâye gökteki tanrıların bir ziyafetiyle başlıyor. Ereşkigal yeraltından çıkamadığı için ziyafete katılamıyor. Tanrılar ona bir haberci gönderiyor ve kendi payını alması için bir temsilci yollamasını istiyorlar. Ereşkigal veziri Namtar'ı gönderiyor. Namtar'ın adı "kader" ya da "kaderi belirleyen" anlamına geliyor ve bazı metinlerde veba ve hastalık getiren bir varlık.
Namtar göğe geldiğinde bütün tanrılar ayağa kalkıp saygı gösteriyor. Bir tek Nergal kalkmıyor. Bu küçük saygısızlık bütün hikâyeyi başlatıyor. Ereşkigal, bu saygısız tanrının yeraltına gönderilmesini istiyor; onu öldürmek istiyor.
Amarna versiyonu: Şiddetli bir evlilik
Kısa versiyonda Nergal on dört yardımcı iblisle yeraltına iniyor ve kapılara birer iblis yerleştiriyor. Ereşkigal'in tahtına ulaşınca onu saçından tutup tahttan indiriyor ve kafasını kesmek üzereyken Ereşkigal yalvarıyor: "Beni öldürme kardeşim. Benim kocam ol, ben senin karın olayım. Yeraltının hükümdarlığını sana vereyim, tabletin bilgeliğini eline koyayım."
Nergal bunu kabul ediyor, onu öpüyor ve gözyaşlarını siliyor. Kısa ve oldukça sert bir hikâye. Güç zorla alınıyor, sonra bir evlilikle meşrulaştırılıyor. Bazı araştırmacılar bunu, Nergal'in yeraltının efendisi olarak Ereşkigal'in yanına nasıl yerleştiğini açıklayan bir köken hikâyesi olarak okuyor.
Sultantepe versiyonu: Bir aşk hikâyesi
Uzun versiyon ise çok farklı. Burada Nergal yeraltına inmeden önce Ea'dan tavsiye alıyor. Ea ona, yeraltında hiçbir şey yememesini, içmemesini, oturmamasını, ayaklarını yıkamamasını söylüyor. Ve en önemlisi: Ereşkigal banyo yapıp bedenini gösterdiğinde, ona bakmamasını.
Nergal bütün uyarılara uyuyor, ama son uyarıya uyamıyor. Ereşkigal'le altı gün altı gece birlikte oluyor. Yedinci gün Nergal gizlice kaçıyor ve göğe dönüyor. Ereşkigal uyanıp onun gittiğini görünce yıkılıyor. Namtar'ı göğe gönderiyor ve şu mesajı iletiyor: "Ben çocukluğumdan beri kızların oyunlarını bilmedim, çocukların eğlencesini tanımadım. Gönderdiğin o tanrı benimle yattı, şimdi onu bana geri ver. Yoksa ölüleri yukarı çıkaracağım, yaşayanlardan çok olacaklar."
Bu mesaj neden önemli?
Bu satırlar bana Mezopotamya edebiyatının en hüzünlü satırları gibi geliyor. Ereşkigal burada yalnızca bir ölüm tanrıçası değil; hiç çocukluk yaşamamış, hiç oyun oynamamış, karanlıkta yalnız büyümüş bir kadın. Aşkı ilk kez tatmış ve terk edilmiş. Öfkesi gerçek, ama öfkesinin altında derin bir yalnızlık var.
Tehdidi de dikkat çekici: ölüleri yukarı çıkarmak. Aynı tehdit İştar'ın inişinde de geçiyor. Bu, Mezopotamya düşüncesinde dünyanın düzeninin en büyük ihlali olarak görülüyordu. Ölüler aşağıda, yaşayanlar yukarıda kalmalıydı. Bu düzen bozulursa her şey çökerdi.
Sonu
Nergal kılık değiştirmeye çalışıyor, ama sonunda tanınıyor ve yeraltına geri dönüyor. Bu kez kapılardan geçerken bekçileri deviriyor, Ereşkigal'in yanına gidiyor ve ona gülüyor. Onu saçından tutuyor, ama bu kez öfkeyle değil tutkuyla. Yine altı gün altı gece birlikte oluyorlar. Tablet bu noktada kırık, ama son satırlardan Nergal'in yeraltında kalıcı olarak yerleştiği anlaşılıyor.
İki versiyonu yan yana okuyunca, aynı tanrıların hikâyesinin bir dönemde fetih, başka bir dönemde aşk olarak anlatıldığını görüyorsunuz. Hangisinin "asıl" olduğunu sormak bence yanlış soru. İkisi de, kendi dinleyicileri için doğru olan hikâyeydi.
Namtar ve yeraltının bürokrasisi
Ereşkigal'in sarayı, Mezopotamya'nın gerçek saraylarına çok benziyor. Bir veziri var: Namtar. Bir katibi var: Geştinanna ya da bazı metinlerde Belet-seri, "Bozkırın Hanımı". Belet-seri, yeraltına gelen her ölünün adını bir tablete yazıyor. Yani ölüm bile kayıt altına alınıyor. Bir kapı bekçisi var, yargıçlar var. Bu tablo bana Mezopotamya insanının dünyayı nasıl düşündüğünü çok iyi anlatıyor: Her yerde bir düzen, her yerde bir defter. Gökte de yerde de, yeraltında da.
Namtar'ın kendisi de ilginç bir figür. Bazı büyü metinlerinde altmış hastalığı insanlara gönderen bir varlık olarak anılıyor. Yani Ereşkigal'in sağ kolu aynı zamanda salgının kendisi. Nergal'in de veba tanrısı olduğunu düşününce, hikâyenin sonunda yeraltında toplanan figürlerin hepsinin ölümün farklı yüzleri olduğunu görüyoruz: kader, hastalık, savaş ve sessiz karanlık.
Sitchin'in Ereşkigal'i
Zecharia Sitchin'in kitaplarında Ereşkigal, Güney Afrika'daki madenlerden sorumlu bir yönetici ya da bilim istasyonunun başı olarak geçiyor. Yeraltı burada maden ocakları anlamına geliyor. Sitchin'e göre Anunnaki, Dünya'ya altın çıkarmak için gelmişti ve bu madenler "Abzu" ya da "aşağı dünya" olarak anılıyordu.
Bu okumanın en çok zorlandığı yer, bence tam da burada anlattığım ayrıntılar. Ölülerin kuş tüyüne bürünmesi, kil yemesi, yedi kapı, ölüleri yukarı çıkarma tehdidi. Bunlar maden ocaklarıyla değil, ölüm sonrası yaşam inancıyla çok daha uyumlu. Akademik literatür bu konuda neredeyse tek ses: Kur ve Arallu, ölülerin diyarı.
Forumlarda Ereşkigal
İnternet forumlarında Ereşkigal son yıllarda beklenmedik bir ilgi görüyor. Bunun bir nedeni, popüler oyunlarda ve animelerde karakter olarak yer alması. Fate serisindeki Ereşkigal karakteri, birçok genç okuyucunun bu tanrıçayı ilk tanıdığı yer olmuş. Reddit'te bir kullanıcı "oyunda gördüm, gerçek mitolojide kim olduğunu merak ettim" diye başlık açmış ve altına uzun, kaynaklı cevaplar gelmiş. Bu tür başlıkları görmek beni sevindiriyor.
Türkçe forumlarda ise daha çok "Ereşkigal kötü mü?" sorusu soruluyor. Bu soru bence Mezopotamya düşüncesine pek uymuyor. Ereşkigal kötü değil; görevini yapan, kurallara bağlı, yalnız bir tanrıça. Ölüm de onun gözünde bir ceza değil, düzenin bir parçası.
Sultantepe'ye dönersek
Sultantepe tabletleri bugün büyük ölçüde Ankara'daki Anadolu Medeniyetleri Müzesi'nde ve bir kısmı British Museum'da. Oradaki rahibin kütüphanesinde Gılgamış Destanı'nın parçaları, tıp metinleri, büyü metinleri ve "Babil'li Bilge" adlı uzun bir şiir de vardı. Bir Asur taşra kentinde, bugünkü Türkiye sınırları içinde, birinin bu metinleri toplayıp okuduğunu düşünmek bana hep tuhaf bir yakınlık hissi veriyor.
Ereşkigal'in aşk mektubu da o odadaydı. Rahip onu okurken ne düşündü acaba? Yeraltı kraliçesine acıdı mı, yoksa onun tehdidinden korktu mu?
Kapanırken
Ereşkigal benim için Mezopotamya mitolojisinin en az anlaşılmış karakterlerinden biri. Kız kardeşinin gölgesinde kalmış, hep "öteki" olarak anlatılmış. Ama kendi hikâyesinde o da seven, terk edilen, öfkelenen ve sonunda istediğini alan biri.
Siz hangi versiyonu daha çok sevdiniz? Fetih mi, aşk mı? Bir de şunu merak ediyorum: Bir ölüm tanrıçasının aşk acısı çekmesi size tuhaf mı geliyor, yoksa çok mu insani?
Bu soruların cevabını bilmiyorum. Ama Sultantepe'deki o küçük odayı ziyaret edebilseydim, ilk önce o tableti elime almak isterdim.
Giriş yap