Anşar'ın evi: Aşur kazısı, Eşarra ve Lizbon'da mahsur kalan sandıklar
Bazı tanrılar önce bir metinde karşınıza çıkar, sonra bir şehirde. Anşar için benim yolum tersinden oldu. Önce Dicle'nin batı kıyısındaki bir tepenin fotoğraflarını gördüm: Kalat Şerkat. Sonra bu tepenin eski adının Aşur olduğunu, şehrin tanrısının da Aşur adını taşıdığını, ve geç dönem Asur katiplerinin bu adı Anşar diye yazdığını öğrendim.
Anşar'ın Asur'la özdeşleştirilmesini daha önce konuşmuştum. Bu kez metinlerden çok toprağa bakmak istiyorum. Aşur'un kazısına, tanrının tapınağı Eşarra'ya ve bir kazının buluntularının bir savaş yüzünden nasıl yıllarca bir limanda beklediğine.
Bir Alman kazısı
Aşur'daki sistematik kazılar 1903'te Deutsche Orient-Gesellschaft adına başladı. İlk yıllarda Robert Koldewey'in de katkısı oldu, ama kazıyı on yıldan uzun bir süre boyunca yöneten isim Walter Andrae'ydi. Andrae, 1914'e kadar Aşur'da çalıştı.
Andrae'nin kazısı, döneminin en titiz kazılarından biri olarak anılıyor. Kerpiç duvarları ayırt etmek, katmanları tek tek belgelemek, mimariyi çizmek. Bunlar bugün kazı biliminin sıradan adımları, ama yirminci yüzyılın başında öncü işlerdi. Andrae aynı zamanda iyi bir ressamdı ve şehrin yeniden canlandırılmış görüntülerini kendi eliyle çizdi.
Kazı, şehrin uzun tarihini ortaya çıkardı. Aşur'un en eski katmanları Üçüncü binyıla kadar iniyor. Şehir, Eski Asur döneminde Anadolu'daki ticaret kolonilerinin, özellikle Kültepe'deki Kaniş'in ana merkeziydi. Orta Asur döneminde bir krallığın başkenti oldu. Yeni Asur döneminde başkent başka şehirlere taşınsa da Aşur, dini merkez olarak kalmaya devam etti.
Eşarra: Evrenin evi
Aşur tanrısının tapınağı Eşarra adını taşıyordu. Sümerce bu ad, aşağı yukarı "evrenin evi" ya da "bütünlüğün evi" diye çevriliyor. İlginç olan, bu adın Nippur'daki Enlil tapınağıyla da bağlantılı olması. Enlil'in de Eşarra adlı bir kutsal yapısı vardı.
Bu ad benzerliği, Asur'un Enlil'in mirasını sahiplenme çabasının bir parçası olarak yorumlanıyor. Bazı Asur yazıtlarında Aşur, "Asur'un Enlil'i" ya da doğrudan Enlil sıfatlarıyla anılıyor. Aşur'un eşi olarak Ninlil'in, yani Enlil'in eşinin adı kullanılıyor. Asurlular, kendi şehir tanrılarına Sümer'in en saygın tanrısının kimliğini giydiriyordu.
Anşar özdeşliği bu sürecin bir sonraki adımı. Enlil'in kimliği Aşur'a yetmediğinde, katipler daha eski bir figüre, Enlil'in de ötesindeki büyük atalardan Anşar'a uzandı. Böylece Aşur, Enlil'in torunu değil, büyük dedesi oldu.
Andrae'nin ekibi, Eşarra'nın planını birkaç farklı yapı evresi hâlinde ortaya çıkardı. Tapınak, şehrin kuzeydoğu köşesinde, Dicle'ye bakan yüksek bir noktada duruyordu. Yanında bir ziggurat vardı. Tanrının heykelinin durduğu iç oda, uzun bir avlu ve kapılar dizisiyle girişten ayrılıyordu.
Aşur'un tanrısının ailesi yoktu
Aşur tanrısının en tuhaf özelliklerinden biri, eski bir mitolojisinin olmaması. Enlil'in bir babası, bir annesi, bir eşi, çocukları, başından geçen hikayeleri var. Aşur'un, en azından en eski dönemlerde, böyle bir ailesi yok.
Bazı akademisyenler, Aşur'un aslında şehrin kurulduğu kayalık tepenin kendisi olduğunu öne sürüyor. Yani tanrı ile yer, tanrı ile şehir aynı adı taşıyor, çünkü ilk başta aynı şeydiler. Wilfred Lambert gibi isimler bu görüşü tartışmıştı.
Bu yüzden, Asur'un tanrısına sonradan bir aile, bir soy, bir mitoloji eklenmesi gerekti. Ninlil'in eşi oldu. Anşar oldu. Enuma Eliş'in Asur kopyalarında Marduk'un yerine geçti. Bir dağın ya da bir kayanın tanrısı, bir imparatorluğun tanrısı olmak için bir geçmiş edinmeliydi.
Kral listesinin şehri
Aşur'dan çıkan en önemli metinlerden biri de Asur Kral Listesi. Bu liste, Asur krallarını en eski dönemlerden başlayarak sıralıyor. Listenin başında "çadırda yaşayan on yedi kral" diye anılan bir grup var. Yani Asur, kendi tarihini göçebe atalarla başlatıyor.
Bu ayrıntı Anşar meselesine ilginç bir açıdan bakmamı sağlıyor. Asur'un insan tarihi, çadırlardan başlıyor. Tanrısının tarihi ise sonradan, Anşar aracılığıyla evrenin başlangıcına kadar uzatılıyor. Krallar mütevazı bir başlangıcı kabul ediyor; tanrı için ise en eski köken isteniyor.
Kral listesinin farklı kopyaları, Aşur'un yanı sıra Horsabad'dan da biliniyor. Liste, Asur kronolojisinin kurulmasında hâlâ en önemli kaynaklardan biri. Elbette bazı bölümleri tartışmalı ve özellikle en eski kısımları tarihsel olarak doğrulanamıyor.
Eski Asur döneminde Aşur'un yöneticileri kendilerini kral olarak değil, "Aşur'un vekili" olarak tanımlıyordu. Gerçek kral, tanrının kendisiydi. Şehir meclisi de kararlarda söz sahibiydi. Kültepe'deki tüccarlara giden mektuplar, bu meclisin kararlarını aktarıyor.
Lizbon limanında beklemek
Aşur kazısının buluntularının hikayesi, başlı başına bir macera. 1914'te Birinci Dünya Savaşı başladığında, buluntuların önemli bir kısmı Almanya'ya gitmek üzere bir gemiye yüklenmişti. Gemi Portekiz'de, Lizbon limanında durdu. Portekiz savaşa girince gemi ve yükü el konuldu.
Sandıklar savaş boyunca ve sonrasında yıllarca Portekiz'de kaldı. Sonunda uzun müzakerelerden sonra, 1920'lerin ortasında Berlin'e ulaştı. Bu arada Osmanlı Devleti yıkılmış, yerine yeni devletler kurulmuştu. Buluntuların bir kısmı İstanbul'a, Arkeoloji Müzeleri'ne gitti. Bugün Aşur'dan gelen eserler hem Berlin'deki Ön Asya Müzesi'nde hem de İstanbul'da görülebiliyor.
Bu hikaye bana bir şeyi hatırlatıyor: tabletler, heykeller, tapınak parçaları da tarih yaşıyor. Anşar'ın ya da Aşur'un adının yazılı olduğu tabletler, bir savaşın ortasında bir limanda beklemiş. Antik tanrıların modern bir bekleme odası.
Kazının bıraktığı başka izler
Aşur kazısı sadece tapınaklar ve saraylar ortaya çıkarmadı. Orta Asur kanunlarının tabletleri de buradan geldi. Bu kanunlar, özellikle kadınlarla ilgili maddeleriyle bilinir ve Hammurabi kanunlarından farklı bir toplumsal düzen gösterir.
Andrae'nin İştar tapınağındaki kazısı da önemliydi. Bu tapınağın en eski katmanlarından, ellerini göğsünde kavuşturmuş, gözleri iri açılmış adorant heykelcikleri çıktı. Bu heykelcikler, Sümer'deki benzerlerine çok yakın ve Aşur'un çok erken bir dönemde güneydeki kültürle bağlantılı olduğunu gösteriyor.
Şehrin içinde birden fazla tapınak vardı. Anu ile Adad'ın çift tapınağı, Sin ile Şamaş'ın tapınağı, Nabu'nun tapınağı. Aşur, sadece bir tanrının değil, bir tanrılar topluluğunun şehriydi. Ama hepsinin başında, kendi adını taşıyan tanrı vardı.
Mezarlar ve kral yazıtları
Andrae'nin ekibi, Aşur'da Orta ve Yeni Asur dönemlerine ait mezarlar da buldu. Eski Saray'ın altında bazı Asur krallarının mezar odaları ortaya çıktı. Taş lahitlerin bazıları yazıtlarından tanınıyor; bunların arasında İkinci Aşurnasirpal'e ve Beşinci Şamşi-Adad'a ait olanlar var. Bazı odaların kime ait olduğu ise hâlâ tartışmalı, çünkü yağmacılar çok önce içeri girmişti.
Kesin olan şu: Asur kralları, başkent başka yerlere taşınsa bile Aşur'da gömülmeyi tercih etti. Tanrının şehri, kralların son durağıydı. Bu, Aşur'un siyasi değil dini bir merkez olarak nasıl önemini koruduğunu gösteriyor.
Tehlike altındaki şehir
Aşur, 2003'te UNESCO Dünya Mirası Listesi'ne alındı ve aynı yıl tehlike altındaki miras listesine de girdi. Bunun nedeni, Dicle üzerinde planlanan bir baraj projesiydi. Barajın suları, antik şehrin bir kısmını kaplayabilirdi.
Sonraki yıllarda bölgede yaşanan çatışmalar da şehre zarar verdi. Aşur, bugün hâlâ tehlike altındaki miras listesinde. Anşar'ın, yani tanrıların büyük atasının evi, yeni bir tufan tehdidiyle karşı karşıya. Bu ironiyi fark etmemek zor.
Sitchin'in Anşar'ı ve toprak
Sitchin, Anşar'ı bir gezegen olarak, Satürn olarak yorumluyor. Bu yorumda, Aşur'un kazısı, Eşarra, Andrae'nin titiz çizimleri hiçbir rol oynamıyor. Anşar, gökte dönen bir cisim.
Akademik yaklaşım ise Anşar'ı yeryüzüne, bir şehre, bir tapınağa, bir siyasi programa bağlıyor. Anşar'ın Aşur'la özdeşleşmesi, Asur kralları ve katiplerinin bilinçli bir tercihiydi. Bu tercih, Aşur'daki tapınak yazıtlarında ve Asur kopyalarındaki metin değişikliklerinde izlenebiliyor.
Forumlarda Aşur kazısı
Türkçe forumlarda Aşur kazısından pek söz edilmiyor. Bir başlıkta biri, İstanbul Arkeoloji Müzeleri'nde Aşur'dan gelen eserler gördüğünü ve bunların nasıl İstanbul'a geldiğini merak ettiğini yazmıştı. Cevaplarda Osmanlı döneminde kazı izinlerinin ve buluntu paylaşımının nasıl işlediği tartışılmıştı.
İngilizce forumlarda ise Lizbon hikayesi zaman zaman gündeme geliyor. Bir kullanıcı, bu hikayenin bir film senaryosu olabileceğini yazmıştı. Bir başkası, savaşın arkeoloji üzerindeki etkisinin hiçbir zaman yeterince anlatılmadığını belirtmişti.
SohbeX teorisi: Geçmiş satın almak
Bu kısım spekülasyon. Aşur'un Enlil'e, sonra Anşar'a dönüştürülmesi, bana yeni zenginlerin kendilerine eski soylu aile ağaçları yaptırmasını hatırlatıyor. Asur, askeri ve ekonomik olarak güçlenmişti ama dini bir geçmişi yoktu. Anşar, bu geçmişi satın almanın bir yolu olmuş olabilir. Bu benzetme modern bir bakış açısı, eskilerin bunu nasıl gördüğünü bilmiyoruz.
Okura soru
Anşar'ı düşündüğümde, artık sadece Enuma Eliş'in büyük atasını değil, Dicle kıyısında bir tepenin üzerinde duran ve buluntuları bir limanda yıllarca bekleyen bir tanrıyı görüyorum.
Siz Berlin'de ya da İstanbul'da Aşur'dan gelen bir eser gördünüz mü? Ve bir şehrin tanrısına sonradan bir soy ağacı eklenmesi sizce bir uydurma mı, yoksa bir büyüme mi?
Giriş yap