Giriş yap
🏺 Anunnaki

An'ın tepesi: Kullaba, Beyaz Tapınak ve Uruk'un ikiz kalbi

Uruk'un bir değil iki kalbi vardı. Bunu ilk okuduğumda biraz şaşırdım. Bir şehrin merkezini düşündüğümüzde genellikle tek bir meydan, tek bir büyük yapı hayal ederiz. Uruk ise iki ayrı kutsal alan etrafında büyümüştü: biri İnanna'nın Eanna'sı, diğeri An'ın tepesi.

An'ı daha önce meclisin sessiz başkanı ve Seleukos dönemindeki son yükselişiyle anlatmıştım. Bu kez çok daha eskiye, MÖ dördüncü binyıla gitmek istiyorum. An'ın Uruk'taki ilk evine, bugün arkeologların Beyaz Tapınak dediği yapıya.

Uruk-Kullab

Sümer edebiyatında Uruk sık sık "Uruk-Kullab" ya da "Kullaba" ile birlikte anılıyor. Gılgamış'ın, Enmerkar'ın, Lugalbanda'nın hikayelerinde bu ikili ad geçiyor. Kullaba, Uruk'un bir semti, bir bölgesi. Ve bu bölge, An'ın kutsal alanıyla ilişkilendiriliyor.

Bu ikili ad, Uruk'un aslında iki ayrı yerleşimin birleşmesinden doğduğu düşüncesine yol açtı. Bir yanda Eanna, İnanna'nın alanı. Diğer yanda Kullaba, An'ın alanı. Zamanla bu iki alan tek bir büyük şehre dönüştü, ama ikili kimlik isimlerde yaşamaya devam etti.

Bu ayrım bana tanrılar meclisinin bir yansıması gibi geliyor. Gök babası ile aşk ve savaş tanrıçası, aynı şehirde, ama ayrı tepelerde. Mitlerde An'ın İnanna'ya Eanna'yı verdiği, kendi evini ona bıraktığı da anlatılıyor. Eanna adı zaten "An'ın evi" anlamına geliyor.

Alman kazıları

Uruk'taki sistematik kazılar 1912'de başladı, Birinci Dünya Savaşı nedeniyle kesintiye uğradı ve 1928'den itibaren Julius Jordan önderliğinde yeniden başladı. Sonraki onyıllarda Arnold Nöldeke, Ernst Heinrich, Heinrich Lenzen gibi isimler kazıları sürdürdü. Alman Arkeoloji Enstitüsü, Uruk'ta bugüne kadar en uzun süreli çalışmalardan birini yürüttü.

Kazılar, An'ın alanında katman katman yükselen bir yapı ortaya çıkardı. En eski evrelerden itibaren aynı yerde tekrar tekrar inşa edilen tapınaklar, her seferinde bir öncekinin kalıntılarının üzerine yükseliyor. Sonunda bu birikim, büyük bir yükselti, bir taraça oluşturuyor. Arkeologlar buna Anu Ziggurat'ı diyor, ama bu yapı klasik anlamda bir ziggurattan çok daha eski.

Beyaz Tapınak

Bu yükseltinin tepesinde, Uruk döneminin sonlarına ait bir tapınak bulundu. Duvarları beyaz badanayla kaplı olduğu için Beyaz Tapınak adını aldı. Tapınak, yerden yüksekte, düz bir alanda duruyor. Uzaktan bakıldığında, ovanın üzerinde parlayan beyaz bir yapı olmalıydı.

Beyaz Tapınak'ın planı, Uruk döneminin tapınak mimarisinin tipik bir örneği. Uzun bir orta salon, iki yanda küçük odalar, girişler, bir sunak ve bir sunu masası. Duvarlarda girintiler ve çıkıntılar var. Bu süslemeler, sonraki yüzyılların Mezopotamya tapınaklarında da görülecek.

Tapınağın kime adandığı kesin değil. Bu dönemde yazılı belgeler henüz yok denecek kadar az ve tapınak bir yazıt taşımıyor. Ama aynı alanın sonraki yüzyıllarda An'la ilişkilendirilmesi, bu tapınağın da An'a ya da An'ın öncülüne adanmış olabileceğini düşündürüyor.

Beyaz Tapınak'ın altındakiler

Beyaz Tapınak, yükseltinin tepesindeki son Uruk dönemi yapısı. Ama altında daha eski evreler var. Kazıcılar, Beyaz Tapınak'ın altındaki daha eski tapınakları, kendi aralarında harflerle ve adlarla ayırt etti. En eski evrelerden biri, Ubeyd dönemine kadar iniyor.

Bu, An'ın tepesinin binlerce yıl boyunca kesintisiz bir kutsal alan olduğunu gösteriyor. Her yeni tapınak, bir öncekini ortadan kaldırmıyor, onun üzerine oturuyor. Eskiyi yıkmak yerine gömmek, ve gömülenin üzerinde yükselmek.

Bu inşa biçimi bana Mezopotamya'nın tarih anlayışını hatırlatıyor. Geçmiş silinmiyor, altta kalıyor. Kral listeleri, soy ağaçları, eski yazıtların yeniden gömülmesi. Hepsi aynı mantıkla işliyor. Yeni olan, eskinin üzerinde duruyor ve ona dayanıyor.

Gökyüzüne yakın bir ev

Beyaz Tapınak'ın yüksekliği bana bir şey anlatıyor. Gök tanrısının evi, yerden yükseltilmiş. Ovanın düzlüğünde, insan yapımı bir tepenin üzerinde. Gökyüzüne biraz daha yakın.

Bu fikir, Mezopotamya'nın sonraki zigguratlarında da sürüyor. Zigguratın tepesindeki tapınak, tanrının yeryüzüne indiği yer olarak düşünülüyordu. Herodot, Babil'deki zigguratın tepesinde bir yatak bulunduğunu ve tanrının oraya geldiğine inanıldığını anlatıyor. Bu anlatımın ne kadar doğru olduğu tartışmalı, ama yükseltilmiş kutsal alanın anlamını gösteriyor.

Eanna'nın gölgesinde

Uruk döneminin sonlarında, Eanna bölgesi muazzam bir büyüme yaşadı. Devasa yapılar, renkli çivi mozaikleriyle süslenmiş duvarlar, büyük avlular. Ve en önemlisi, yazının ilk örnekleri. Proto-çivi yazısı tabletlerinin büyük kısmı Eanna'dan geliyor.

Kullaba ise daha küçük ve daha muhafazakar kaldı. Aynı yerde, aynı biçimde, tekrar tekrar inşa edilen bir tapınak. Bu karşıtlık bana An ile İnanna'nın mitlerdeki karşıtlığını hatırlatıyor. An, sessiz, sabit, değişmeyen. İnanna, enerjik, hırslı, sürekli genişleyen.

İnanna'nın An'dan Eanna'yı alması, mitlerde anlatılan bir hikaye. Arkeolojide ise Eanna'nın Kullaba'yı gölgede bıraktığını görüyoruz. Mit ile toprak, birbirine benzer bir hikaye anlatıyor gibi. Bu benzerliğin bir tesadüf mü, yoksa bir hatıra mı olduğunu bilmiyorum.

Taş ve hayvan kemikleri

Kazı raporlarında Anu Ziggurat'ının yapımıyla ilgili bazı ilginç ayrıntılar geçiyor. Yapının içinde, inşaat sırasında bırakılmış olduğu düşünülen hayvan kalıntıları bulundu. Bazı kaynaklar bunların arasında bir leopar ya da büyük kedigil kemikleri olduğunu söylüyor.

Bu tür kalıntıların bir adak ya da kurban olduğu düşünülüyor. Yapının sağlamlığını, kutsallığını garanti altına almak için yapılmış bir ritüelin izleri. Ama ayrıntılar konusunda kaynaklar arasında farklılıklar var ve ben burada kesin bir şey söylemekten kaçınmak istiyorum.

Yeniden canlanan bölge

Binlerce yıl sonra, Seleukos döneminde, An'ın kültü Uruk'ta yeniden yükseldi. Bit Reş adlı büyük tapınak, Anu ve Antu'ya adanmıştı. Bu tapınak, eski Kullaba alanının yakınında inşa edildi. Geç dönem Uruk'un rahipleri, An'ın şehrin en eski tanrısı olduğunu biliyor ve bu bilgiyi yeniden canlandırıyordu.

Bu döngü bana çok etkileyici geliyor. An, Uruk'un en eski kutsal alanlarından birinde başlıyor, binlerce yıl boyunca İnanna'nın gölgesinde kalıyor, ve sonunda, Mezopotamya kültürünün son dönemlerinde yeniden öne çıkıyor.

Gılgamış'ın duvarı

Gılgamış Destanı'nın başında ve sonunda, okura Uruk'un duvarlarına çıkması söyleniyor. Duvarın üzerinde yürü, en alt sıralarını incele, pişmiş tuğlalarına bak, diyor anlatıcı. Şehrin bir bölümü şehir, bir bölümü hurmalık, bir bölümü kil ocağı, bir bölümü de İştar'ın tapınağı.

Bu tarifte An'ın tepesi ayrıca anılmıyor. Ama Uruk'un ikiz yapısı destanın arka planında duruyor. Gılgamış'ın şehri, bir tanrıçanın ve bir gök tanrısının ortak evi. Destanda Gök Boğası'nı isteyen İştar'ın babası An'a gitmesi de bu ortaklığın küçük bir sahnesi.

Sitchin ve Uruk

Sitchin, Uruk'u Anu'nun Dünya'yı ziyaret ettiğinde kaldığı şehir olarak yorumluyor. Ona göre Anu, Nibiru'dan gelip Uruk'ta kalmış ve sonra şehri İnanna'ya bırakmış. Beyaz Tapınak, Anu'nun ziyareti için yapılmış bir konut.

Bu yorumda, mit ile arkeoloji arasındaki benzerlik bir tarihsel olayın kaydı olarak görülüyor. Akademik yaklaşım ise bu benzerliği daha temkinli ele alıyor. Mitler, şehrin kendi geçmişini anlamlandırma çabası olabilir. Eanna'nın büyümesi, sonradan bir mitle açıklanmış olabilir. Ama tersini de kesin olarak dışlamak zor.

Bugün tepede durmak

Uruk bugün Irak'ın güneyinde, Warka adıyla bilinen bir ören yeri. 2016'da UNESCO, Güney Irak'ın bataklıklarıyla birlikte Uruk, Ur ve Eridu'yu Dünya Mirası Listesi'ne aldı. Anu Ziggurat'ının kalıntıları hâlâ ovanın üzerinde yükseliyor.

Ziyaret edenlerin anlattıklarına göre, tepenin üzerinden bakıldığında çevredeki düzlük her yöne uzanıyor. Beş bin yıl önce burada duran biri de aşağı yukarı aynı ufku görüyordu. Gök, o zaman da bu kadar genişti. Belki de An'ı bu tepeye yerleştirenler, tam olarak bu genişliği hissetmek istemişti.

Forumlarda Uruk

Türkçe forumlarda Uruk genellikle Gılgamış'ın şehri ve yazının doğduğu yer olarak konuşuluyor. Beyaz Tapınak ise pek bilinmiyor. Bir başlıkta biri, Beyaz Tapınak'ın bir uzay üssü olduğunu iddia etmişti. Cevaplarda tapınağın kerpiçten yapıldığı ve planının diğer Mezopotamya tapınaklarıyla aynı olduğu hatırlatılmıştı.

İngilizce bir forumda ise Uruk'un iki merkezi tartışılıyordu. Bir kullanıcı, Kullaba ile Eanna'nın ayrımının bir tür dini ve siyasi bölünmeyi yansıttığını öne sürmüştü. Bir başkası, bunun kanıtlanmasının zor olduğunu belirtmişti.

SohbeX teorisi: Tepelerin diyaloğu

Bu kısım spekülasyon. Uruk'un iki tepesi, belki de şehrin iki farklı dünya görüşünü temsil ediyordu. Biri istikrarı, geleneği, gökyüzünü. Diğeri değişimi, yeniliği, yeryüzünü. Ve şehir, bu iki tepe arasındaki diyalogdan doğmuş olabilir. Bu yorumu doğrudan destekleyen bir metin yok.

Okura soru

An'ı düşündüğümde, artık sadece gökteki sessiz babayı değil, Uruk'un ovasında, beyaz bir tapınağın üzerinde duran ve yanındaki tepenin büyümesini izleyen bir tanrıyı görüyorum.

Siz bir şehrin iki kalbi olabileceğine inanıyor musunuz? Ve sizce yaşadığınız şehrin sessiz, eski tepesi neresi?

❤ 0 beğeni💬 0 yorumBeğenmek ve yorum yapmak için giriş yap