Giriş yap
🏺 Anunnaki

An: Gökün sessiz babası neden mitlerde hep geri planda?

Mezopotamya tanrılarının listesini ilk kez gördüğümde, en tepede duran ismin en az hikâyesi olan isim olması beni şaşırtmıştı. An, Sümerce yazımıyla AN, Akadca karşılığıyla Anu. Gök demek. Hem gökyüzünün kendisi, hem de o gökyüzünde oturan tanrı. Tanrı listelerinde başı çekiyor, kralların yazıtlarında saygıyla anılıyor, ama mitlerde neredeyse hiç konuşmuyor. Bu tuhaf durumun peşine düşmek istiyorum: Neden en büyük tanrı, en az sahnede olan?

Adın kendisi bir işaret

Çivi yazısında An'ın adı, yıldız biçimindeki bir işaretle yazılıyor. Aynı işaret, önüne konduğu her ismin bir tanrı olduğunu gösteren belirleyici olarak da kullanılıyor. Yani Enlil'in, Enki'nin, İnanna'nın adının önünde de bu yıldız var. Asurologlar bu işarete "dingir" diyor. Bunu öğrendiğimde şunu düşündüm: Bir yazı sistemi, tanrı kavramının kendisini gökyüzü işaretiyle gösteriyorsa, göğün tanrısı bir anlamda bütün tanrılığın kaynağı sayılıyor demektir.

Akademik çalışmalarda da An'ın daha çok bir otorite ilkesi gibi düşünüldüğü söyleniyor. Thorkild Jacobsen, "Karanlığın Hazineleri" adlı kitabında An'ı Mezopotamya dininin en soyut figürlerinden biri olarak anlatır. Ona göre An, insanlara uzak, ama düzenin ve meşruiyetin kaynağı olan bir güç. Kralın yetkisi, rahibin yetkisi, hatta diğer tanrıların yetkisi bir yerden geliyorsa, o yer An.

Uruk ve Eanna

An'ın kült merkezi Uruk. Kentin büyük tapınak alanlarından biri, "An'ın evi" anlamına gelen Eanna. İlginç bir ayrıntı: Eanna zamanla İnanna'nın tapınağı olarak bilinir hale geliyor. Uruk'taki kazılarda, Alman ekiplerinin yirminci yüzyıl boyunca yürüttüğü çalışmalarda, kentte iki büyük kutsal alan tanımlanmış: Eanna bölgesi ve Anu ziggurratının bulunduğu alan. Bu ikincisinin üzerinde, beyaz sıvalı olduğu için "Beyaz Tapınak" diye anılan yapı var.

Bu Beyaz Tapınak, çivi yazısının icadına yakın bir döneme tarihleniyor. Yani An'a tapınma, yazının kendisi kadar eski. Bunu düşününce insanın tüyleri diken diken oluyor. Bugün bir müzede gördüğümüz en eski tabletlerden bazıları, An'ın gölgesinde yazılmış olabilir.

Zamanla İnanna'nın Uruk'ta öne çıkmasıyla An'ın yeri biraz daha törensel hale geliyor. Bazı metinlerde İnanna'nın An'ın kızı, bazılarında ise eşi olarak anılması bu yüzden kafa karıştırıcı. Akademisyenlerin bir kısmı bunu, iki ayrı kült geleneğinin aynı kentte birleşmesiyle açıklıyor.

Mitlerde An ne yapıyor?

Mitlere bakınca An genelde bir onay makamı gibi davranıyor. Atrahasis'te kura çekilirken göğü o alıyor ve sonra kendi katına çekiliyor. Igigi isyan ettiğinde toplantıya çağrılıyor, ama çözümü Enki buluyor. Gılgamış Destanı'nda İştar, Gılgamış tarafından reddedilince babası Anu'ya gidip Gök Boğası'nı istiyor. Anu önce itiraz ediyor, sonra kızının tehditleri karşısında boyun eğiyor.

Bu sahneyi her okuduğumda biraz gülümsüyorum. Evrenin en yüksek otoritesi, öfkeli bir kızın karşısında pes eden bir baba gibi duruyor. İştar, ölüleri yeraltından çıkarıp yaşayanları yedirmekle tehdit ediyor ve Anu boğayı veriyor. Yani mitler, An'ı her şeye kadir bir hükümdar olarak değil, otoritesi başkaları tarafından kullanılan yaşlı bir figür olarak gösteriyor.

Bir de Adapa efsanesi var. Bu metinde Adapa, Eridu'nun bilge rahibi, Güney Rüzgârı'nın kanadını kırdığı için Anu'nun huzuruna çağrılıyor. Ea ona, gökte sunulacak yemeği ve suyu kabul etmemesini öğütlüyor; çünkü bunların ölüm yemeği olduğunu söylüyor. Oysa Anu ona yaşam yemeği ve yaşam suyu sunuyor. Adapa reddediyor ve ölümsüzlüğü kaçırıyor. Bu metin Amarna'da bulunan kopyalarla biliniyor, yani Mısır'daki bir diplomatik arşivden çıkmış. Benim için bu hikâyenin en ilginç yanı, An'ın bir an için cömert davranması. Ama o cömertlik, Ea'nın uyarısı yüzünden boşa gidiyor.

İnternetteki An

Sitchin ve onu izleyen yazarlarda Anu bambaşka bir karakter. Nibiru gezegeninin kralı, Enlil ile Enki'nin babası, Dünya'ya zaman zaman ziyarete gelen bir hükümdar. Bazı anlatılarda Anu'nun Dünya'ya inişi büyük törenlerle karşılanıyor, Uruk onun ziyareti için inşa ediliyor. Bu anlatılarda Beyaz Tapınak, Anu'nun konuk evi gibi tarif ediliyor.

YouTube'da gezinirken "Anu'nun gizli tahtı", "Anu soy ağacı", "Anu'nun dönüşü" gibi başlıklı videolar görmek mümkün. Türkçe gruplarda da benzer paylaşımlar var. Bir Facebook grubunda, birinin Anu'yu Göktürk inanışlarındaki gök tanrısıyla birleştirdiğini, "Tengri ile Anu aynı varlıktır" dediğini görmüştüm. Altına yüzlerce yorum gelmişti; kimi hararetle destekliyor, kimi dil bilgisiyle itiraz ediyordu.

Bu tür eşleştirmeler bana hep ilginç gelmiştir. Gök tanrısı figürü, Mezopotamya'dan Orta Asya'ya, Yunanistan'dan Hindistan'a pek çok kültürde var. Ama bunun ortak bir kişiye işaret ettiğini söylemek zor. Daha çok, gökyüzünün insan zihninde benzer duygular uyandırdığını gösteriyor gibi: yükseklik, uzaklık, kalıcılık. Bir çobanın da, bir çiftçinin de başını kaldırdığında gördüğü şey aynı.

Akademik okuma ile popüler okuma arasında

İki okuma arasındaki farkı bir karşılaştırmayla anlatmak istiyorum. Akademisyenlere göre An, kişiliği zayıf ama önemi büyük bir ilke. Kralların "An'ın seçtiği" diye anıldığı yazıtlar, onun meşruiyet kaynağı olduğunu gösteriyor. Popüler anlatıda ise An, kişiliği güçlü, planları olan, ailesini yöneten bir patron. İkinci anlatı daha heyecanlı, birincisi daha sessiz.

Ben bu sessizliği seviyorum aslında. Bir tanrının hikâyesinin az olması, onun önemsiz olduğunu göstermiyor. Belki de tam tersine: O kadar yukarıda ki, sıradan maceralara karışmıyor. Diğer tanrılar onun adına hareket ediyor. Bir anlamda An, bir kurumun en üstündeki kişi gibi. Adı her yerde, imzası her belgede, ama koridorlarda hiç görünmüyor.

Kralların An'ı

Sümer ve Akad krallarının yazıtlarında An sık sık geçiyor. Uruk kralı Lugalzagesi, bir vazo yazıtında kendini An'ın yazdığı kaderle kral olmuş biri olarak tanıtıyor. Sonraki dönemlerde Babil kralı Hammurabi, ünlü yasa stelinin girişinde An ve Enlil'in Marduk'a Enlil'liği, yani tanrılar arasındaki yönetimi verdiğini anlatıyor. Bu satırlar Louvre'daki stelde bugün hâlâ okunabiliyor.

Bu yazıtlarda An'ın rolü hep aynı: Yetkiyi veren, ama kullanmayan. Hammurabi'nin girişini okuduğumda, bir devir teslim töreni okuyor gibi hissetmiştim. An ve Enlil yukarıda, Marduk aşağıda yükseliyor, Hammurabi de Marduk'un adına yeryüzünde adaleti sağlıyor. Siyasi bir zincir, en üstte de sessiz bir halka.

Antum ve gökteki aile

An'ın eşi olarak en sık anılan isim Antum. Adı, An'ın dişil biçimi gibi kurulmuş; yani "gökün hanımı" gibi bir şey. Bazı metinlerde ise An'ın eşi Ki, yani yeryüzü. Gök ile yerin birleşmesinden tanrıların doğduğu düşüncesi, Sümer kozmolojisinin en eski katmanlarından biri olarak görülüyor. Samuel Noah Kramer bu fikri, "Gök ve Yer" çiftinden Enlil'in doğduğunu, Enlil'in de havayı aralarına sokarak onları ayırdığını anlatan metinlere dayanarak açıklamıştı.

Bu ayrılma sahnesi bana çok sinematik geliyor. Başta gök ve yer bitişik, aralarında nefes alacak yer yok. Sonra hava tanrısı araya giriyor ve evren açılıyor. Popüler anlatılarda bu sahne bazen bir gezegenin ikiye bölünmesi, bazen de bir boyut kapısının açılması gibi yorumlanıyor. Metinlerde ise anlatılan şey, insanın kendi çevresindeki düzeni açıklama çabası: Yukarıda gök, aşağıda toprak, arada rüzgâr ve bizim yaşadığımız alan.

Geç dönem Uruk'ta, Selevkos hâkimiyeti sırasında, Anu'ya tapınma yeniden canlanıyor. Bu döneme ait ritüel tabletlerinde Anu ve Antum için yapılan gece törenleri, yıldızların doğuşuyla birlikte yakılan meşaleler anlatılıyor. Yani An, binlerce yıl boyunca tamamen unutulmamış; sadece sahnenin arkasında beklemiş.

Bir de An'ın sayısı var. Mezopotamya'da bazı tanrılara sayılar atanmıştı ve An'ın sayısı altmış, yani altmışlık sistemin en büyük yuvarlak birimi. Enlil elli, Ea kırk, Sin otuz. Bu sayı düzeni, tanrılar arasındaki sıralamayı neredeyse matematiksel bir dille gösteriyor. Gökün babası, sayıların da en tepesinde.

Peki benim sorum ne?

Bunları yazarken aklımdan sürekli şu soru geçti: Neden insanlar en yüksek tanrıyı uzak bir yere koyma ihtiyacı duymuş? Mezopotamya'da da, Yunan'da da, başka pek çok yerde de gök tanrısı zamanla geri çekiliyor, yerini daha aktif, daha yakın tanrılara bırakıyor. Yunan mitolojisinde Uranos'un yerini Kronos'un, onun yerini Zeus'un alması gibi.

Belki de insanlar, evrenin kökenindeki gücü çok soyut bulmuş ve günlük hayatlarına daha yakın tanrılarla ilişki kurmayı tercih etmiş. Fırtına, su, aşk, savaş gibi şeylerin tanrıları. An ise hep orada, başlarının üzerinde, ama dualarda daha az anılan bir isim olarak kalmış.

Bunu düşününce, internetteki "Anu'nun dönüşü" anlatılarının aslında eski bir özlemi taşıdığını düşünüyorum. Uzaktaki babanın bir gün geri gelmesi, dağınık evi toparlaması. Bu özlem bana Sümerlerden çok bizi anlatıyor gibi geliyor.

Siz ne düşünüyorsunuz? En yüksek tanrının sessiz kalması bir eksiklik mi, yoksa bir tercih mi? Belki de bazı varlıklar, ancak uzakta durdukları için bu kadar büyük görünüyordur.

❤ 0 beğeni💬 0 yorumBeğenmek ve yorum yapmak için giriş yap