Giriş yap
🏺 Anunnaki

Zecharia Sitchin kimdi, neden bu kadar sevildi?

Antik uzaylı teorileri hakkında beş dakika konuşun, Sitchin adı mutlaka geçer. Bazıları için bir dâhi, bazıları için bir hayalperest, akademisyenlerin çoğu için ise ciddi hatalarla dolu bir yazar. Ben onu hiç okumamış biri olarak bu tartışmanın ortasına düşmüştüm. Sonra oturdum, hem kitaplarına hem eleştirilerine baktım. Bu yazı o merakın bir özeti.

Hayatı kısaca

Zecharia Sitchin 1920'de Bakü'de doğdu, çocukluğunu Filistin'de geçirdi, iktisat eğitimi aldı ve uzun yıllar gazetecilik, editörlük yaptı. Sonra New York'a yerleşti. İbranice bildiğini, Sümerce ve Akadca ile ilgilendiğini söylüyordu. 1976'da "12. Gezegen" adlı kitabı yayımlandı ve bu kitap, sonradan "Dünya Tarihçeleri" diye anılan uzun bir serinin ilki oldu. 2010'da öldüğünde kitapları onlarca dile çevrilmiş, milyonlarca okura ulaşmıştı. Türkçede de yıllardır baskıları var.

Ne iddia ediyordu?

Sitchin'in anlatısını kendi kelimelerimle şöyle kısacasıyebilirim: Güneş sisteminde Nibiru adında, 3.600 yılda bir güneşin çevresini dolaşan bir gezegen var. Bu gezegenin halkı olan Anunnaki, yüz binlerce yıl önce Dünya'ya geldi. Amaçları altın çıkarmaktı; altını kendi atmosferlerini korumak için kullanacaklardı. Madenlerdeki ağır iş onları yorunca, Dünya'daki ilkel insan türünü genetik olarak değiştirip bir işçi türü yarattılar. Bu da bizdik.

Sitchin bu hikâyeyi Sümer ve Akad metinlerinden çıkardığını söylüyordu. Atrahasis'teki tanrıların grevini, Enuma Eliş'teki gök savaşını, Kral Listesi'ndeki uzun hükümranlıkları kendi anlatısının parçaları olarak yorumladı.

Neden bu kadar sevildi?

Bunu anlamak için 1970'leri hayal etmek lazım. İnsan Ay'a yeni ayak basmış. Uzay yarışı sürüyor. Erich von Däniken'in "Tanrıların Arabaları" birkaç yıl önce dünyayı sallamış. Herkes gökyüzüne bakıyor. Böyle bir dönemde, "eski tanrılar aslında astronottu ve bunu Sümerce kanıtlıyorum" diyen bir yazar gelince ilgi görmesi çok doğal.

Sitchin'i diğerlerinden ayıran şey, kitaplarındaki ayrıntı yoğunluğuydu. Çizimler, tablolar, kelime analizleri, mühür fotoğrafları... Okur, karşısında kaynaklara hâkim bir araştırmacı olduğu hissine kapılıyordu. Ben de birkaç sayfa okuyunca bu hissi yaşadım; özgüvenli, sistemli bir anlatı.

Bir de duygusal bir taraf var. Sitchin'in anlatısı insana bir köken hikâyesi sunuyor. "Neden buradayız?" sorusuna dinden farklı ama din kadar büyük bir cevap. Bu, birçok okur için cazip.

Uzmanların itirazları

Asurologlar ve Sümerologlar Sitchin'i genelde görmezden geldi. Ama birkaç kişi oturup tek tek inceledi. En bilinen eleştirmen, Eski Ahit ve eski Sami dilleri alanında doktora yapmış Michael Heiser. Heiser'in ve diğer eleştirmenlerin itirazlarını kendi cümlelerimle toparlarsam şöyle:

Bir: Sitchin kelimelere sözlüklerde karşılığı olmayan anlamlar veriyordu. "Anunnaki = gökten inenler" bunun en bilinen örneği. Mezopotamyalı kâtiplerin kendileri çok dilli kelime listeleri yazmış; bu listeler Sitchin'in okumalarını desteklemiyor.

İki: Metinleri bağlamından kopararak aktarıyordu. Bir ilahiden, bir ağıttan, bir destandan alınan cümleler, türlerine bakılmadan teknik bir rapor gibi okunuyordu.

Üç: Tanrı ile gezegen eşleştirmeleri, Mezopotamya'nın kendi astronomi listeleriyle tutmuyordu. Babil gökbilimcileri hangi tanrının hangi gök cismiyle ilişkili olduğunu yazmış; Sitchin'in tablosu bunlarla çelişiyor.

Dört: VA 243 mührü. Sitchin bunun güneş sisteminin haritası olduğunu söylüyordu. Eleştirmenler mühürdeki merkez sembolün güneş olmadığını, aslında bir yıldız sembolü olduğunu gösterdi.

Bir de şu var: Sitchin'in çalışmaları hakemli dergilerde yayımlanmadı. Bu kendi başına bir şeyin yanlış olduğunu kanıtlamaz, ama iddiaların uzmanlarca sınanmadığı anlamına gelir.

Kitaplar ve okur kitlesi

Sitchin'in ilk kitabı "On İkinci Gezegen" 1976'da yayımlandı. Ardından "Dünya Tarihçeleri" adıyla anılan bir seri geldi: "Cennete Merdiven", "Tanrıların ve İnsanların Savaşları", "Kayıp Krallıklar", "Zaman Başladığında" ve daha sonrakiler. Kitaplar onlarca dile çevrildi, milyonlarca kopya sattı. Türkiye'de de birkaç yayınevi tarafından basıldı ve özellikle doksanlarda, iki binlerin başında epey okundu.

Sitchin'in okurları sadece meraklılardan oluşmuyordu. Bazıları müzik dünyasından, bazıları spiritüel çevrelerden, bazıları da bilimkurgu sevenlerdendi. Onu bu kadar geniş bir kitleye taşıyan şey, yazdıklarının hem tarih kitabı gibi hem de macera romanı gibi okunabilmesiydi. Tablet adları, kral isimleri, Akadca kelimeler arasında dolaşırken, bir yandan da uzaydan gelen ziyaretçiler anlatılıyordu.

Çeviri meselesi

Akademik eleştirilerin en büyük kısmı, Sitchin'in çeviri yöntemi üzerine. O, Sümerce ve Akadca kelimeleri çoğu zaman tek tek hecelere ayırıp her heceye ayrı bir anlam veriyordu. Örneğin bir tanrı adını bölüp "roket", "gök odası" gibi anlamlar çıkarıyordu. Dilbilimciler bunun, Türkçede "kitaplık" kelimesini "ki-tap-lık" diye bölüp her parçaya ayrı anlam vermek gibi olduğunu söylüyor.

En çok tartışılan örneklerden biri "şem" kelimesi. Sitchin bu kelimeyi "uçan araç" ya da "roket" olarak çevirmişti. Ama Akadca sözlüklerde, özellikle Chicago Üniversitesi'nin yıllar süren Asur Sözlüğü projesinde, bu kelimenin bu anlamı taşıdığına dair bir veri yok. Benzer biçimde "Nefilim" kelimesini İbranice'den "inenler" olarak çevirmesi de dilbilimciler tarafından tartışmalı bulundu.

Akademik dünyanın sessizliği

İlginç bir nokta: Sitchin'in yaşadığı dönemde akademisyenler onunla pek uğraşmadı. Çoğu, bu kitapları ciddiye almaya değer bulmadı. Bu sessizlik, okurların bir kısmı tarafından "cevap veremiyorlar" diye yorumlandı. Sonradan bazı akademisyenler, örneğin Michael Heiser, bu boşluğu doldurmak için ayrıntılı eleştiriler yazdı. Heiser, Sitchin'e açık mektup bile yazmış ve onu kendi iddialarını metinlerle göstermeye davet etmişti.

Bence akademinin uzun süre sessiz kalması bir hataydı. Çünkü boşluk doldurulmazsa, başka biri doldurur. Sitchin'in kitapları okunurken, aynı konuyu anlaşılır bir dille anlatan akademik bir alternatif çok azdı. Bugün bu durum biraz değişti; YouTube'da ve podcastlerde Asurologların bu konuları anlattığı içerikler var.

Türkiye'deki yansıması

Türkçe forumlarda Sitchin genelde iki uçta konuşuluyor. Bir kısım kullanıcı onu "gerçeği ilk söyleyen adam" olarak görüyor, bir kısmı da "uydurukçu" diyerek geçiyor. Ekşi Sözlük'te onun hakkındaki başlıklarda bu iki tavrın aynı sayfada kavga ettiğini görmek mümkün. Ortada kalanlar ise genelde "kitapları keyifli ama tarih değil" diyerek kendi konumlarını belirliyor.

Ben de kendimi o ortadakilerden sayıyorum. Sitchin'i okurken hâlâ keyif alıyorum. Ama okuduğum her iddia için kendime "bu tablette gerçekten böyle mi yazıyor?" sorusunu sormadan geçmiyorum.

Sitchin 2010'da New York'ta öldü. Ölümünden sonra da kitapları basılmaya devam etti, adına web siteleri ve hayran grupları kuruldu. Bir dönem, Sitchin'in kendi koleksiyonundaki bazı eserlerin DNA analizine verilmesi önerisi bile gündeme geldi; bu öneri de onun izleyicileri arasında heyecan yarattı ama bir sonuca ulaşmadı. Bugün TikTok'ta onun adını hiç anmayan ama tamamen onun anlatısını tekrarlayan videolar görmek mümkün. Bu da bence bir yazarın en büyük başarısı ya da en büyük tuhaflığı: Adı unutulsa bile hikâyesi yaşamaya devam ediyor. İnsan merak ediyor, Sitchin bu duruma güler miydi, yoksa kızar mıydı? Bence biraz gururlanırdı.

Bir de Sitchin'in kişisel arka planı var. Gençliğinde Filistin'de büyümüş, İbranice ve klasik dilleri okulda öğrenmişti. Uzun yıllar gazetecilik ve ticaretle uğraştı. Kendini bir araştırmacı olarak görüyordu ama hiçbir zaman Asuroloji eğitimi almadı. Bu durum hem eleştirilerin hem de "kendi kendini yetiştirmiş dâhi" anlatısının kaynağı oldu.

Onun kitaplarını ilk kez lise yıllarında bir sahafta bulmuştum. Kapağı yırtık, sayfaları sararmış bir baskıydı. O kitabı okuduktan sonra müzeye gitme isteğim arttı. Bir yazarın sizi müzeye götürmesi, ne yazdığından bağımsız olarak küçümsenecek bir şey değil.

Sitchin'i savunanların sıkça dile getirdiği bir argüman da şu: "Akademisyenler de yanılabilir." Bu doğru. Asuroloji de zaman içinde değişen, kendi hatalarını düzelten bir alan. Ama bir alanın yanılabilmesi, herhangi bir alternatif yorumun doğru olduğu anlamına gelmiyor. Bu iki şey arasındaki farkı, forum tartışmalarında çok az kişinin ayırt ettiğini düşünüyorum.

Benim vardığım yer

Açık konuşayım: Sitchin'i okumak eğlenceli. Bunu inkâr etmek anlamsız. Ama onun anlattıklarını "Sümerler böyle yazmış" diye aktarmak, bence Sümerlere haksızlık. Çünkü gerçek Sümer metinleri zaten çok zengin. İçinde grev yapan tanrılar, sarhoş olup uygarlığı hediye eden tanrılar, kız kardeşini ziyarete yeraltına inen tanrıçalar var. Bu metinlere bir uzay gemisi eklemeye gerek yok.

Bir de şunu fark ettim: Sitchin'in en büyük katkısı, belki de istemeden, milyonlarca insanı Sümer'le tanıştırmak oldu. Ben dahil birçok kişi bu kelimeyi ilk ondan duydu. Sonra merak edip gerçek metinlere gidenler oldu. Bu yüzden ona karşı tavrım öfke değil; daha çok "iyi bir kapı, yanlış bir harita" gibi.

Sizin Sitchin'le tanışmanız nasıl oldu? Bir kitap mı, bir arkadaş mı, bir belgesel mi? Ve okuduktan sonra ne hissettiniz? Hayranlık mı, şüphe mi, ikisi birden mi?

❤ 0 beğeni💬 0 yorumBeğenmek ve yorum yapmak için giriş yap