Woolley'nin tufan katmanı: Ur'daki sel tortusu Nuh'un tufanı mıydı?
1929'da, Ur'daki kazının yedinci mevsiminde, Leonard Woolley, kentin en eski katmanlarına ulaşmak için derin bir çukur açtırdı. İşçiler, Sümer dönemine ait çanak çömlek parçaları ve yerleşim kalıntılarıyla dolu katmanlardan geçtikten sonra, temiz, ince taneli, bulunduğu yere suyla taşınmış gibi görünen bir çamur tabakasına ulaştılar. Bu tabakada, hiçbir insan izi yoktu. İşçiler, bunun bakir toprak olduğunu, yani altında başka bir yerleşim olmadığını düşündü. Ama Woolley, kazının sürmesini istedi.
Çamur tabakasının altında, yeniden insan yerleşimine ait kalıntılar çıktı: çakmaktaşı aletler, boyalı çanak çömlek parçaları, kerpiç kalıntıları. Woolley, bu tabloyu gördüğünde, büyük bir sonuca vardı: bu çamur tabakası, Kitab-ı Mukaddes'teki tufanın ve Sümer tufan hikâyelerinin kaynağı olan büyük selin izi olmalıydı. Ben bu iddiayı, Mezopotamya arkeolojisinin en çok konuşulan ve en çok eleştirilen iddialarından biri olarak görüyorum. Bir çamur tabakasının, bir mitin kanıtı olabileceğini düşünür müydünüz?
Woolley'nin iddiası
Woolley, kazı raporlarında ve popüler kitaplarında, bu tabakayı ayrıntılı olarak anlattı. Kendi aktarımına göre, çamur tabakası üç metreyi aşan bir kalınlığa sahipti ve bu kalınlıkta bir tortunun bırakılabilmesi için, çok büyük bir sel gerekiyordu. Woolley, bu selin, Güney Mezopotamya'nın büyük bir bölümünü kaplamış ve bölgedeki yerleşimleri yok etmiş olabileceğini düşündü.
Woolley'nin kitapları, özellikle 1929'dan sonra yazdığı "Ur of the Chaldees" adlı popüler eseri, bu iddiayı geniş bir okur kitlesine ulaştırdı. Gazeteler, "Nuh'un Tufanı'nın kanıtı bulundu" başlıklarıyla haberler yaptı.
Woolley'nin iddiası, dönemin atmosferine çok uygundu. Kitab-ı Mukaddes'teki olayların arkeolojik kanıtlarını bulma arzusu, o yıllarda hem halk arasında hem de bazı araştırmacılar arasında güçlüydü.
Tufan tabakasının tarihi
Woolley'nin bulduğu çamur tabakası, Ubaid dönemine ait katmanların arasında bulunuyordu. Ubaid dönemi, yaklaşık MÖ altıncı binyıldan dördüncü binyılın başlarına kadar süren, Güney Mezopotamya'nın Sümer öncesi kültürü. Yani bu sel, Sümer kentlerinin ortaya çıkmasından çok önce gerçekleşmişti.
Bu, ilginç bir sorun yaratıyordu. Sümer tufan hikâyelerinde, tufan, kral listelerindeki "tufandan önceki krallar" ile "tufandan sonraki krallar" arasında bir sınır olarak anlatılıyordu. Tufandan sonraki ilk hanedanın Kiş'te kurulduğu söyleniyordu. Eğer Ur'daki tabaka bu tufanın izi ise, kral listesindeki kronoloji ile arkeolojik kronoloji arasında büyük bir boşluk vardı.
Eleştiriler
Woolley'nin iddiası, kısa süre içinde eleştirilmeye başladı. İlk eleştiriler, Woolley'nin kendi ekibinden geldi. Kazıda çalışan Max Mallowan, daha sonra bu yorumun aşırı olduğunu yazdı.
Eleştirilerin ilk noktası, tabakanın yayılımıydı. Woolley'nin bulduğu çamur tabakası, Ur'un her yerinde değil, yalnızca belirli kazı çukurlarında görülüyordu. Ur'un başka kesimlerinde, aynı dönemde yerleşim kesintisiz olarak devam ediyordu. Bu, selin, Woolley'nin düşündüğü kadar büyük ve yaygın olmadığını, belki de yalnızca kentin bir bölümünü etkilediğini gösteriyordu.
İkinci nokta, başka kentlerdeki sel tabakalarıydı. Aynı yıllarda, Kiş'te ve Şuruppak'ta, yani bugünkü Fara'da da sel tabakaları bulundu. Ancak bu tabakaların tarihleri, Ur'dakiyle uyuşmuyordu. Şuruppak'taki sel tabakası, MÖ üçüncü binyılın başlarına tarihleniyordu; Kiş'te ise farklı dönemlere ait birkaç sel tabakası vardı. Ur'daki tabaka ise bunlardan çok daha eskiydi.
Bu, Güney Mezopotamya'da, tek bir büyük tufanın değil, farklı zamanlarda ve farklı yerlerde gerçekleşen çok sayıda yerel selin yaşandığını gösteriyordu. Dicle ve Fırat'ın düz ovada sık sık taştığı ve yataklarını değiştirdiği düşünülürse, bu şaşırtıcı değildi.
Üçüncü nokta, tabakanın oluşumuyla ilgiliydi. Bazı jeologlar ve arkeologlar, Ur'daki tabakanın, bir seldan değil, rüzgârla taşınan tortular ya da nehir yatağının kaymasıyla oluşan birikintilerden kaynaklanmış olabileceğini öne sürdü.
Mallowan'ın yeniden değerlendirmesi
Max Mallowan, 1964'te yayımladığı "Noah's Flood Reconsidered" yani "Nuh'un Tufanı Yeniden Değerlendirildi" adlı makalesinde, Mezopotamya'daki sel tabakalarını yeniden ele aldı. Mallowan, Ur'daki tabakanın, Sümer tufan hikâyesinin kaynağı olamayacağını savundu. Ona göre, tufan hikâyesinin tarihsel bir çekirdeği varsa, bu, Şuruppak'taki sel tabakasıyla daha uyumlu olabilirdi.
Bu görüşün ilginç bir dayanağı var: Sümer tufan hikâyesinin kahramanı Ziusudra, Şuruppak kralının oğlu olarak anılıyor. Gılgamış Destanı'nda da, tufan kahramanı Utnapiştim, Şuruppak'lı olarak tanıtılıyor. Şuruppak'taki sel tabakası, MÖ üçüncü binyılın başlarına, yani kral listesindeki tufan sınırının yaklaşık zamanına tarihleniyor.
Ancak Mallowan da, bu bağlantının kesin olmadığını ve tufan hikâyesinin, tek bir selden çok, Mezopotamya'nın sel deneyimlerinin genel bir hatırası olabileceğini vurguladı.
Tanrılar arasındaki ilişki: Enlil'in kararı, Enki'nin uyarısı
Woolley'nin tufan katmanı, bir mitin arkeolojik kanıtı olarak sunuldu. Peki bu mit, tanrılar hakkında ne anlatıyordu?
Mezopotamya tufan hikâyelerinde, tufanı gönderen tanrı Enlil'dir. Atrahasis Destanı'nda, insanların gürültüsü Enlil'in uykusunu bozar. Enlil, önce veba, sonra kıtlık ve kuraklıkla insanları azaltmaya çalışır. Her seferinde, Enki, insanlara nasıl kurtulacaklarını öğretir. Sonunda Enlil, tanrılar meclisinde, tufanla insanlığı tamamen yok etme kararı alır ve tanrıları bu sırrı saklamaya yemin ettirir.
Enki ise, yeminini bozmadan, Atrahasis'e dolaylı bir yoldan uyarıda bulunur. Bir duvara, ya da bir kamış kulübesine konuşur; Atrahasis bu konuşmayı duyar. Böylece Atrahasis bir gemi yapar ve ailesi ile hayvanları kurtarır.
Tufan sırasında, tanrıların kendileri de korkuya kapılır. Gılgamış Destanı'nda, tanrıların köpekler gibi göğün en uzak köşesine sindiği anlatılır. Ana tanrıça, insanların yok edilmesine ağlar. Tufan sona erdiğinde, tanrılar, Utnapiştim'in sunduğu kurbanın kokusuna sinekler gibi toplanır. Enlil ise, birilerinin kurtulduğunu görünce öfkelenir; Enki onu, suçluyu değil, tüm insanlığı cezalandırdığı için eleştirir.
Bu hikâye, tanrılar arasındaki gerilimi çok açık gösteriyor: yasa koyucu ve sert Enlil ile kurnaz ve insanlara yakın Enki. Sitchin'in Anunnaki anlatısındaki Enki ve Enlil rekabetinin kökleri de burada.
Akademik okuma
Akademik çevrelerde, Woolley'nin tufan katmanı yorumu, bugün büyük ölçüde terk edilmiş durumda. Araştırmacılar, Mezopotamya'daki sel tabakalarının, bölgenin coğrafyasının doğal bir sonucu olduğunu ve tek bir tufanın kanıtı olarak kullanılamayacağını kabul ediyor.
Ancak bazı araştırmacılar, tufan hikâyelerinin, Mezopotamyalıların gerçek sel deneyimlerinden beslendiğini düşünüyor. Bu deneyimler, tek bir felaketin değil, yüzyıllar boyunca tekrarlanan yıkıcı sellerin bir hatırası olabilir. Ayrıca Basra Körfezi'nin son buzul çağından sonra yükselmesi gibi daha büyük ölçekli çevresel değişimlerin de, bu hikâyelerin oluşumuna katkıda bulunduğu öne sürülüyor.
Son yıllarda, Güney Irak'ta yapılan jeolojik sondajlar, bölgenin binlerce yıl boyunca sürekli değişen bir delta olduğunu gösteriyor. Kıyı çizgisi ileri geri hareket etmiş, nehir kolları yer değiştirmiş, bataklıklar genişleyip daralmış. Böyle bir ortamda yaşayan insanlar için, suyun bir gün her şeyi yutabileceği düşüncesi, soyut bir korku değil, gündelik bir deneyimdi. Tufan hikâyelerinin bu kadar güçlü olmasının nedeni de belki bu.
Sitchin'in okuması
Sitchin, tufanı, Nibiru'nun Dünya'ya yaklaşmasıyla ilişkilendirdi. Ona göre, Nibiru'nun çekim etkisi, Antarktika'daki buzulların kaymasına ve büyük bir dalganın oluşmasına yol açmıştı. Bu tufan, Sitchin'e göre, yaklaşık on üç bin yıl önce gerçekleşmişti.
Bu tarih, Woolley'nin tufan katmanından ve Şuruppak'taki sel tabakasından çok daha eski. Sitchin'in tufanı, arkeolojik sel tabakalarıyla değil, kendi kronolojisiyle tanımlanıyor. Bu yüzden, Ur'daki tabakanın tartışılması, Sitchin'in tezini ne doğruluyor ne de çürütüyor; ama onun tufanının arkeolojik bir izinin henüz bulunmadığını gösteriyor.
Forumlarda
Forumlarda Woolley'nin tufan katmanı, hâlâ sık sık paylaşılıyor. Bazı kullanıcılar, bu katmanı, tufanın gerçek olduğunun kanıtı olarak sunuyor. Diğerleri ise, bu iddianın uzun süre önce eleştirildiğini ve terk edildiğini hatırlatıyor.
Bazı başlıklarda ise, Karadeniz'in son buzul çağından sonra dolması teorisi tartışılıyor. Bu teori, 1990'larda jeologlar William Ryan ve Walter Pitman tarafından öne sürüldü ve tufan hikâyelerinin kaynağı olabileceği iddia edildi. Bu teori de tartışmalı; ama forumlarda, Woolley'nin katmanıyla birlikte sık sık anılıyor.
SohbeX teorisi
Spekülasyon olarak okuyun. Bana öyle geliyor ki Woolley'nin tufan katmanı, arkeolojinin bir mite nasıl yaklaşmaması gerektiğinin bir örneği. Woolley, bir çamur tabakasında, aradığı hikâyeyi gördü. Ama çamur, bir hikâye anlatmıyordu; yalnızca bir selin, bir yerde, bir zamanda gerçekleştiğini söylüyordu.
Belki de tufan hikâyeleri, tek bir selin değil, binlerce yıl boyunca nehirlerin kenarında yaşamanın ortak hatırası. Enlil'in öfkesi, belki de her bahar taşan nehrin öfkesiydi; Enki'nin uyarısı ise, nehrin ne zaman taşacağını bilen bilgelerin uyarısı.
Bu bir yorum; kesin bir bilgi değil.
Size soru
Woolley'nin tufan katmanını daha önce duymuş muydunuz? Sizce tufan hikâyeleri tek bir olaya mı dayanıyor, yoksa birçok selin ortak hatırası mı? Bir çamur tabakasının bir mitin kanıtı olabileceğine inanır mıydınız? Yorumlarda yazın.
Giriş yap