Uruk kazıları: Alman ekibinin yüz yıllık çalışması
Irak'ın güneyinde, Fırat'ın eski yatağından birkaç kilometre uzakta, bugün Warka adıyla bilinen geniş bir höyük alanı var. Burası, antik Uruk'un kalıntıları. Gılgamış'ın kenti, İnanna'nın kenti, yazının ilk kez ortaya çıktığı kent. Uruk, yaklaşık beş bin yıl önce, dünyanın belki de en kalabalık yerleşimiydi.
Bu kentin bugün bildiğimiz yüzü, büyük ölçüde Alman arkeologların bir asrı aşan çalışmalarına dayanıyor. Savaşlar, siyasi krizler ve uzun aralar yüzünden defalarca kesintiye uğrayan bu çalışma, arkeoloji tarihinin en sabırlı projelerinden biri. Ben Uruk'u düşündüğümde, aklıma hep şu soru geliyor: bir kentin tamamını anlamak için kaç kuşak arkeolog gerekir? Siz bu soruya nasıl cevap verirdiniz?
İlk ziyaretçiler
Uruk'ta ilk kazıyı yapan, 1850'lerde İngiliz jeolog William Kennett Loftus oldu. Loftus, höyüklerde kısa süreli kazılar yaptı ve bazı tabletler ile çivi biçimli kil konilerle süslenmiş duvar parçaları buldu. Ancak onun çalışmaları, kentin büyüklüğü düşünüldüğünde, yüzeyi biraz kazımaktan öteye geçmedi.
Asıl sistematik kazılar, 1912-1913'te Alman Doğu Topluluğu (Deutsche Orient-Gesellschaft) adına Julius Jordan'ın yönetiminde başladı. Birinci Dünya Savaşı, bu çalışmaları durdurdu. Jordan, 1928'de geri döndü ve kazılar, 1939'a kadar, Arnold Nöldeke ve Ernst Heinrich gibi isimlerle birlikte sürdü. İkinci Dünya Savaşı, çalışmaları yeniden kesti.
1954'ten itibaren, kazılar Alman Arkeoloji Enstitüsü (DAI) tarafından üstlenildi. Heinrich Lenzen, uzun yıllar kazıları yönetti; ardından Jürgen Schmidt, Rainer Michael Boehmer ve başkaları geldi. 1990'daki Körfez Savaşı, kazıları bir kez daha durdurdu. 2000'lerden itibaren, Margarete van Ess'in yönetiminde, Alman ekibi Uruk'ta yeniden çalışmaya başladı; bu kez ağırlık, kazıdan çok belgeleme, koruma ve yüzey araştırmalarına verildi.
Eanna: İnanna'nın kutsal alanı
Uruk'un merkezinde, iki büyük kutsal alan vardı. Birincisi, İnanna'ya adanmış Eanna, yani "gök evi". Eanna'daki kazılar, Uruk dönemine, yani yaklaşık MÖ 3500-3100 arasına ait anıtsal yapılar ortaya çıkardı.
Bu yapılar, bugün hâlâ şaşırtıcı. Kazıcıların "Kalkerli Taş Tapınak", "Kireçtaşı Tapınağı" ya da sadece harflerle andığı devasa yapılar, birbirine bağlı avlular ve sütunlu salonlar içeriyordu. Bazı duvarlar, binlerce renkli kil koni ile süslenmişti. Koniler, duvara çakılarak siyah, kırmızı ve beyaz desenler oluşturuyordu. Bu süsleme tekniği, Almanca "Stiftmosaik" adıyla biliniyor ve Mezopotamya'nın en eski mimari süslemelerinden biri.
Eanna'nın Uruk IV katmanlarında, yazının en eski örnekleri bulundu. Yaklaşık beş bin tablet ve parça, ön-çivi yazısı denen işaretleri taşıyordu. Bu tabletlerin büyük kısmı, idari kayıtlardı: tahıl, bira, hayvan ve işçi hesapları. Küçük bir kısmı ise, sözcük listeleriydi; meslek adları, hayvan adları, kap adları. Yani yazı, ilk ortaya çıktığı yerde, şiir için değil, muhasebe için kullanılıyordu.
Uruk Vazosu ve Warka Maskesi de Eanna'dan geliyor. Vazo, İnanna'ya sunu getiren bir alayı gösteriyor; maske ise, büyük olasılıkla bir heykelin parçası olan, mermerden yapılmış bir kadın yüzü. Her ikisi de 2003'te Irak Müzesi'nden çalındı ve daha sonra geri bulundu.
Anu bölgesi ve Beyaz Tapınak
Uruk'un ikinci kutsal alanı, gök tanrısı An'a, Akadca adıyla Anu'ya adanmıştı. Burada, yüksek bir teras üzerinde, kazıcıların "Beyaz Tapınak" adını verdiği bir yapı bulundu. Tapınağın duvarları, beyaz alçı ile sıvanmıştı; bu yüzden, yüksek terası üzerinde, uzaktan parlıyor olmalıydı.
Beyaz Tapınak, MÖ dördüncü binyılın sonlarına tarihleniyor. Terasın içinde, daha eski tapınak kalıntıları bulundu; yani bu yükseltilmiş platform, yüzyıllar boyunca, eski tapınakların üzerine yeni tapınaklar inşa edilerek yükselmişti. Bu süreç, daha sonraki zigguratların öncüsü olarak görülüyor.
Çok daha sonra, Selevkos döneminde, yani MÖ üçüncü ve ikinci yüzyıllarda, Uruk'ta Anu için büyük bir tapınak kompleksi daha inşa edildi. Bu döneme ait tabletler, Uruk'un, Mezopotamya'nın son çivi yazısı merkezlerinden biri olduğunu gösteriyor. Astronomik ve ritüel metinler, burada, Helenistik dönemde bile çivi yazısıyla kopyalanmaya devam etti.
Manyetometre taraması
Uruk araştırmalarının en ilginç yeni dönemlerinden biri, 2001-2002'de yapılan manyetometre taramasıydı. Jörg Fassbinder ve Helmut Becker'in yönettiği bu çalışmada, kazı yapılmadan, toprağın altındaki yapılar, manyetik alan farklılıkları ölçülerek haritalandı.
Sonuçlar, şaşırtıcıydı. Taramalar, kentin içinden geçen kanalları, bahçeleri, konut alanlarını ve sokak düzenini gösterdi. Bazı araştırmacılar, bu verilere dayanarak, Uruk'un, kanallarla bölünmüş bir "su kenti" olduğunu öne sürdü. Gılgamış Destanı'nda, Uruk'un üçte birinin kent, üçte birinin bahçe, üçte birinin kil çukurları olduğu söylenir. Taramalar, bu tarifin hayalden çok uzak olmayabileceğini düşündürdü.
Bu yöntem, arkeolojide yeni bir yaklaşımı temsil ediyor: kazıp yok etmeden önce görmek. Uruk gibi devasa bir alanın tamamını kazmak, imkânsız. Ama yüzeyin altını haritalamak, kentin bütününü anlamaya bir adım daha yaklaştırıyor.
Kentin büyüklüğü
Uruk'un surları, yaklaşık dokuz kilometre uzunluğundaydı ve kentin alanı, en büyük döneminde, beş yüz hektarı aşıyordu. Nüfus tahminleri, kaynağa göre değişse de, araştırmacılar MÖ 3000 civarında Uruk'ta on binlerce kişinin yaşadığını düşünüyor.
Gılgamış Destanı'nın girişinde ve sonunda, okuyucu, Uruk'un surlarına çıkmaya, tuğlalarına bakmaya davet edilir. Destan, bu surları Gılgamış'ın yaptığını söylüyor. Arkeologlar, surların MÖ üçüncü binyılın başlarına ait olduğunu belirledi; yani tarihsel bir Gılgamış yaşadıysa, bu surlar onun dönemine yakın bir zamanda inşa edilmiş olabilir.
Tanrılar arasındaki ilişki: Anu ve İnanna
Uruk'ta, iki tanrının kutsal alanı yan yana duruyordu: gökyüzü tanrısı An ve aşk ile savaş tanrıçası İnanna. Bu iki tanrının ilişkisi, mitlerde karmaşık bir biçimde anlatılır.
Bazı geleneklerde, İnanna, An'ın kızıdır. Başka metinlerde, An'ın eşi olarak görülür. Gılgamış Destanı'nda, Gılgamış İnanna'yı (Akadca İştar) reddettiğinde, İştar babası Anu'ya gider ve ondan Gök Boğası'nı ister. Anu, önce isteksizdir, ama sonunda kızının isteğini yerine getirir.
"İnanna ve Enki" adlı Sümer metninde ise, İnanna, Eridu'ya, bilgelik tanrısı Enki'nin yanına gider. Enki, sarhoşken, ona uygarlığın kurallarını, yani "me"leri verir. İnanna, bu me'leri gemisine yükleyerek Uruk'a getirir. Enki ayıldığında, onları geri almaya çalışır, ama başaramaz. Bu mit, Uruk'un dinsel ve kültürel üstünlüğünü açıklayan bir hikâye olarak okunuyor: uygarlık, Eridu'dan Uruk'a geçmiştir.
Zamanla, İnanna'nın Uruk'taki önemi, An'ınkini gölgede bıraktı. Uruk kralları, kendilerini çoğu zaman İnanna'nın sevgilisi ya da kocası olarak tanımladı. Bu da kutsal evlilik ritüeli tartışmalarının merkezinde yer alıyor.
Akademik okuma
Akademisyenler, Uruk'u, Mezopotamya'da kentleşmenin ve devletin ortaya çıkışının anahtar örneği olarak görüyor. "Uruk genişlemesi" denen olgu, yani Uruk tarzı yerleşimlerin, MÖ dördüncü binyılda Suriye'ye, Anadolu'ya ve İran'a kadar yayılması, bu kentin ve kültürünün etkisini gösteriyor.
Guillermo Algaze gibi araştırmacılar, Uruk genişlemesini, güney Mezopotamya'nın ham madde ihtiyacına bağlı bir ticaret ağı olarak yorumladı. Başkaları ise, bu yorumu fazla tek boyutlu bularak, yerel toplulukların rolünü vurguladı. Tartışma sürüyor; ama Uruk'un, o çağda, bölgenin en etkili merkezi olduğu konusunda genel bir uzlaşı var.
Sitchin'in okuması
Sitchin, Uruk'u, Anu'nun Dünya'yı ziyareti sırasında kaldığı kent olarak yorumladı. Ona göre, Anu, Nibiru'dan Dünya'ya geldiğinde, Uruk'taki tapınağında konaklıyordu ve sonradan bu tapınağı İnanna'ya armağan etti. Sitchin, bu yorumu, Uruk'un Anu'ya ait olmasıyla İnanna'nın bu kenti sonradan sahiplenmesini birleştirerek kurdu.
Akademik okumada ise, bu durum, iki farklı kült geleneğinin aynı kentte bir arada var olması ve zamanla birinin öne çıkması olarak açıklanıyor. Uruk'un, başlangıçta iki ayrı yerleşimin, Kullaba ve Eanna'nın birleşmesiyle oluştuğu da düşünülüyor.
Forumlarda
Forumlarda Uruk, en çok Gılgamış ve yazının icadı bağlamında tartışılıyor. Bazı kullanıcılar, Uruk'un ani bir sıçramayla yazıyı, anıtsal mimariyi ve kentleşmeyi bir arada geliştirmesini, bir "dış müdahale" işareti olarak görüyor. Diğerleri ise, bu gelişmelerin Ubaid dönemine uzanan uzun bir geçmişi olduğunu ve "ani" olmadığını belirtiyor.
Manyetometre taraması ise, bazı başlıklarda, "Uruk'un Venedik'i" gibi başlıklarla paylaşılıyor ve antik kentlerin sanıldığından çok daha karmaşık olduğuna dair bir örnek olarak gösteriliyor.
SohbeX teorisi
Spekülasyon olarak okuyun. Bana öyle geliyor ki Uruk'un asıl mirası, yazıdan da, surlardan da çok, bir kentin kendini anlatma biçimi. Gılgamış Destanı, okuyucuyu kentin surlarına çıkarıyor ve tuğlalara bakmasını istiyor. Yani destan, kahramanından çok, kentini övüyor.
Belki de İnanna'nın me'leri Eridu'dan Uruk'a taşıması, bir kentin kendi büyüklüğünü açıklamak için yazdığı hikâyedir. Uruk, kendini uygarlığın yeni merkezi olarak görüyordu ve bunu bir mitle anlattı.
Bu bir yorum; kesin bir bilgi değil.
Size soru
Uruk'u ziyaret etme imkânınız olsaydı, önce neyi görmek isterdiniz: Eanna'yı mı, Beyaz Tapınak'ı mı, yoksa surları mı? Sizce bir kentin büyüklüğü, onun hikâyelerinde mi yaşar? Yorumlarda yazın.
Giriş yap