Ur Sancağı: savaş ve barış yüzleri olan gizemli kutu
British Museum'un Mezopotamya salonunda, camın arkasında, yarım metreden biraz kısa, iki yanı eğimli bir ahşap kutu duruyor. Yüzeyleri lacivert lapis lazuli, beyaz deniz kabuğu ve kırmızı kireçtaşından kakmalarla kaplı. Bir yüzünde savaş, öbür yüzünde ziyafet var. Adı "Ur Sancağı"; ama bu adın kendisi, eserin ne olduğunu bilmediğimizin bir itirafı.
Anunnaki üzerine okuyanlar, Sümer'i genellikle tanrıların ve gökten inen varlıkların dünyası olarak düşünüyor. Ur Sancağı ise bize aynı dönemin insan dünyasını gösteriyor: savaşan askerler, esirler, hayvan sürüleri, şarkı söyleyenler ve kadeh kaldıran adamlar. Tanrılar bu sahnelerde görünmüyor. Bu yokluk bile, bence üzerinde düşünülmeye değer.
Woolley'nin buluşu
Eser, 1920'lerin sonunda Leonard Woolley'nin Ur'daki Kraliyet Mezarlığı kazılarında bulundu. Woolley, British Museum ile Pennsylvania Üniversitesi Müzesi'nin ortak kazısını yönetiyordu ve yüzlerce mezarı açtı. Bunlardan bazıları, krallara ya da yüksek rütbeli kişilere ait olduğu düşünülen, içinde çok sayıda insanın birlikte gömüldüğü büyük mezarlardı.
Sancak, bu büyük mezarlardan birinde bulundu. Ahşap gövde çürümüştü; kakmalar toprağın içinde dağınık ama düzenini büyük ölçüde koruyan bir halde duruyordu. Woolley ve ekibi, parçaları yerlerinden oynatmadan kaldırmak için özel yöntemler kullandı. Eser, sonradan yeniden birleştirildi; bu yüzden bugün gördüğümüz biçim, kısmen bir onarım.
Woolley, eseri bir adamın omzunun yanında bulduğunu ve bir direğin ucunda taşınan bir sancak olabileceğini düşündü. Ad buradan geliyor. Ama bu yorum bugün tartışmalı; bazı araştırmacılar, eserin bir müzik aletinin ses kutusu ya da bir sandık olabileceğini öne sürüyor.
Savaş yüzü
Savaş yüzü üç kuşaktan oluşuyor. En altta, dört tekerlekli savaş arabaları, eşek ya da yaban eşeği soyundan hayvanlarla çekiliyor. Arabalar ilerledikçe hızlanıyor; hayvanların bacakları gittikçe açılıyor ve altlarında düşmüş düşman bedenleri görülüyor. Bu, bir hareket hissi yaratmak için kullanılmış bir anlatım yolu.
Orta kuşakta, pelerinli ve miğferli piyadeler yürüyor; ardından çıplak bırakılmış esirler sürükleniyor. En üst kuşakta, ortada, diğerlerinden daha uzun gösterilen bir figür duruyor. Önüne esirler getiriliyor. Bu figürün kral olduğu düşünülüyor; boyunun büyüklüğü, onun önemini göstermek için kullanılan bir sanatsal kural.
Barış yüzü
Barış yüzü de üç kuşaklı. Alt kuşaklarda, insanlar hayvanlar ve sırtlarında yükler taşıyor: koçlar, keçiler, öküzler, balıklar ve çuvallar. Üst kuşakta ise bir ziyafet sahnesi var. Oturan adamlar kadehler kaldırıyor. Kuşağın sağ ucunda bir lir çalan ve yanında şarkı söyleyen biri görülüyor.
Ziyafetin başında da diğerlerinden büyük gösterilen bir figür oturuyor. Kral savaşta ve barışta aynı kişi mi? Muhtemelen. Eser, bir kralın hem savaşan hem de bolluğu dağıtan bir lider olarak iki yüzünü gösteriyor.
Lir çalan figür, bize Kraliyet Mezarlığı'ndan çıkan bir başka eseri hatırlatıyor: boğa başlı lirler. Woolley, mezarlarda boğa başı süslemeli birkaç lir buldu. Sancaktaki lir, bu gerçek çalgıların bir resmi gibi.
Savaş ve barış sahnelerinin aynı kutunun iki yüzünde yer alması size ne anlatıyor: bir karşıtlık mı, yoksa bir sıra mı?
Tanrılar nerede?
Ur Sancağı'nda hiçbir tanrı figürü yok. Boynuzlu taç takan kimse görünmüyor; gökyüzü simgesi, yıldız ya da hilal yok. Ur'un tanrısı ay tanrısı Nanna'ydı ve kentin büyük tapınağı ona adanmıştı. Ama sancakta Nanna'nın izine rastlanmıyor.
Bu yokluk, iki biçimde okunabilir. Birincisi, eser tamamen dünyevi bir anlatı taşıyor: bir zafer ve onu izleyen bir kutlama. İkincisi, krallığın kendisi zaten tanrıların bir armağanı sayıldığından, kralın zaferini göstermek dolaylı olarak tanrıların lütfunu göstermek demekti. Sümer Kral Listesi'nin ilk satırında, krallığın gökten indiği söyleniyor. Kral, tanrıların dünyadaki temsilcisi gibi görülüyordu.
Sonraki dönemlerde, Akad kralı Naram-Sin'in zafer stelinde, kral boynuzlu bir taçla gösterilecekti; yani tanrılara özgü bir simgeyle. Ur Sancağı'nın kralı ise böyle bir iddia taşımıyor. Belki de bu, kralın tanrılarla ilişkisinin, Akad döneminden önce daha mesafeli olduğunu gösteriyor.
Kraliyet Mezarlığı'nın gölgesi
Sancak, Kraliyet Mezarlığı'nın yalnızca bir parçası. Woolley'nin bulduğu en tartışmalı şey, "ölüm çukurları" adını verdiği, içinde onlarca insanın gömüldüğü büyük mezarlardı. Bu insanlar, bir kralın ya da kraliçenin ardından, belki de onlarla birlikte öbür dünyaya gitmek için öldürülmüş ya da kendi istekleriyle ölmüş olabilirdi.
Puabi adlı bir kadının mezarı, bu çukurların en ünlüsü. Mezarda, onun adının yazılı olduğu bir silindir mühür, altın ve lapis lazuli takılar ve çok sayıda hizmetkâr bulundu. Bu ölümlerin nasıl olduğu, Woolley'nin döneminden bu yana tartışılıyor. Son yıllarda yapılan tıbbi incelemeler, en azından bazı kurbanların kafalarına sert bir darbe aldığını gösterdi.
Sancak, bu ölümlerle dolu bir mezarlığın içinden çıktı. Ziyafet sahnesinin, bir cenaze töreninin ya da öbür dünyaya geçişin bir parçası olup olmadığı da sorulmuş bir soru. Kesin bir yanıt yok.
Malzemenin yolculuğu
Sancağın üç rengi, üç ayrı coğrafyadan geliyor. Lacivert lapis lazuli, bugünkü Afganistan'ın dağlarından, binlerce kilometre öteden. Beyaz kabuk, Basra Körfezi'nin kıyılarından. Kırmızı kireçtaşı ise daha yakın bir kaynaktan, belki İran yaylalarının eteklerinden. Bu malzemeler, Ur'a ulaştıklarında zaten uzun bir yolculuk yapmıştı.
Bu yolculuk, eseri yapan zanaatkârların dünyasını da gösteriyor. Ur'un atölyelerinde, uzak ülkelerden gelen taşları kesip parlatan, onları bitümle ahşaba yapıştıran ustalar vardı. Bu ustaların adlarını bilmiyoruz; ama onların ellerinden çıkan figürlerin düzgünlüğü, uzun bir eğitimin ve geleneğin ürünü olduğunu düşündürüyor.
Sümer metinleri, bu tür ustalığı da tanrılarla ilişkilendiriyordu. Zanaatların koruyucusu sayılan tanrılar arasında Enki'nin adı sık geçiyor; "me"ler arasında marangozluk, metal işçiliği ve taş kesmek gibi beceriler de sayılıyor. Bir ustanın elindeki beceri, tanrıların insanlara verdiği bir düzenin parçası olarak görülüyordu.
Sancağa bakarken, sizce o lacivert taşın Afganistan'dan Ur'a nasıl geldiğini düşünmek, eseri daha mı değerli kılıyor?
Akademik okuma
Akademik çevrelerde sancak, Erken Hanedanlık döneminin sanatı, savaş teknolojisi ve toplumsal düzeni için bir kaynak olarak inceleniyor. Savaş arabaları, Mezopotamya'da tekerlekli araçların askeri kullanımının en erken görüntüleri arasında. Bu arabalar, sonraki dönemlerin hafif, iki tekerlekli ve atla çekilen savaş arabalarından çok farklı: ağır, yavaş ve dönmesi zor.
Askerlerin pelerinleri ve miğferleri, Kraliyet Mezarlığı'nda bulunan gerçek miğferlerle karşılaştırılıyor. Ziyafet sahnesi ise Sümer'in toplumsal hiyerarşisini gösteren bir belge olarak değerlendiriliyor: kral, ileri gelenler ve hizmet edenler.
Eserin işlevi konusunda ise tam bir uzlaşma yok. Sancak, sandık, ses kutusu ya da tören eşyası: Her yorumun destekçileri ve itirazları var. Bu belirsizlik, bize arkeolojinin her zaman net yanıtlar vermediğini hatırlatıyor.
Sitchin'in okuması
Sitchin, Kraliyet Mezarlığı'nı ve özellikle Puabi'nin mezarını, Anunnaki ile insan arasındaki ilişkinin bir kanıtı olarak yorumladı. Ona göre Puabi, belki de bir tanrıça ya da yarı tanrısal bir soydan geliyordu. Sitchin, Puabi'nin kafatası üzerinde yapılmış incelemelere ve DNA analizi yapılması gerektiğine dair önerilerine değindi.
Ur Sancağı ise Sitchin'in anlatısında öne çıkan bir eser değil. Bunun nedeni, sanırım, sancakta herhangi bir tanrısal ya da olağandışı öğenin bulunmaması. Sancak, bir uzaylı yönetiminin değil, kendi aralarında savaşan ve kutlama yapan insan topluluklarının resmini çiziyor.
Forumlarda
Forumlarda Ur Sancağı, genellikle iki bağlamda anılıyor. Birincisi, savaş arabalarının "o dönemde neden bu kadar gelişmiş" olduğu soruluyor; bu, arabaların tekerleğin icadından yüzyıllar sonra ortaya çıktığı bilgisiyle yanıtlanıyor. İkincisi, kakmalarda kullanılan lapis lazulinin Afganistan'dan getirildiği vurgulanıyor ve bu uzak ticaret ağının "kim tarafından kurulduğu" soruluyor.
Eleştirel kullanıcılar, lapis lazuli ticaretinin Mezopotamya ile İran ve Orta Asya arasında, binlerce yıl boyunca kervanlarla ve aracı kentlerle yürütüldüğünü hatırlatıyor. Sümer metinlerinde de "Enmerkar ve Aratta Beyi" gibi şiirlerde, Uruk kralının uzak bir ülkeden değerli taşlar istediği anlatılıyor.
SohbeX teorisi
Spekülasyon olarak okuyun. Bana öyle geliyor ki Ur Sancağı, Anunnaki tartışmalarına karşı bir ayna tutuyor. Tanrıların dünyayı yönettiğine dair onca metin varken, aynı dönemin en zengin mezarlarından birinden çıkan bir eser, yalnızca insanları gösteriyor: savaşanları, esir düşenleri, yük taşıyanları ve kutlama yapanları.
Belki de Sümer'in insanları, tanrılarını tapınaklarda ve metinlerde anarken, kendi dünyalarını da böyle görüyordu: tanrıların gözetimi altında, ama kendi elleriyle kurulan bir düzen olarak. Sancağın iki yüzü, bu düzenin iki sınavını gösteriyor: savaşta ayakta kalmak ve barışta bolluğu paylaşmak.
Bu bir yorum; kesin bir bilgi değil.
Size soru
Ur Sancağı'nın gerçek işlevi sizce neydi: bir sancak mı, bir müzik aletinin parçası mı, yoksa bir sandık mı? Bir tanrı figürünün hiç görünmemesini nasıl yorumluyorsunuz? Kraliyet Mezarlığı'ndaki toplu ölümler, eseri nasıl gördüğünüzü değiştiriyor mu? Yorumlarda yazın.
Giriş yap