Giriş yap
🏺 Anunnaki

Ur'da bir ev: Eski Babil döneminde gündelik hayat

Mezopotamya denince, çoğumuzun aklına, zigguratlar, saraylar ve kral mezarları geliyor. Ama Mezopotamya'da yaşayan insanların büyük çoğunluğu, ne sarayda ne de tapınakta yaşıyordu. Onlar, dar sokaklarda, kerpiç evlerde yaşıyor, yemek pişiriyor, ticaret yapıyor, çocuk büyütüyor ve ölülerini gömüyordu. Ur'da, bu sıradan evlerin bazıları, şaşırtıcı bir şekilde iyi korunmuş olarak bulundu.

Bu sayfada, Ur'daki Eski Babil dönemine ait evleri ve onların içinde yaşayan insanları anlatmak istiyorum. Bir Mezopotamya evinin içine girseydiniz, ne görürdünüz? İnsanlar, evlerinde neler saklıyordu? Ve bu evler, bize, tanrılarla ilişkileri hakkında ne söylüyor? Siz, dört bin yıl önceki bir evin kapısından girseniz, ilk neye bakardınız?

Woolley'nin sokakları

1920'lerde ve 1930'ların başında, İngiliz arkeolog Leonard Woolley, Ur'da kazılar yaptı. Woolley, en çok, Ur Kraliyet Mezarlığı'ndaki keşifleriyle tanınıyor; ama aynı kazılarda, şehrin, Eski Babil dönemine, yani yaklaşık MÖ 1900 ile 1700 arasına ait, konut mahallelerini de ortaya çıkardı.

Woolley, kazdığı bu mahallelerin sokaklarına, kendi verdiği, İngilizce isimler koydu. "Paternoster Row", "Church Lane", "Quiet Street" ve "Old Street" gibi isimler, Woolley'nin, kendi şehri Londra'dan esinlenerek verdiği adlardı. Bu isimler, bugün de, akademik literatürde, bu mahalleleri tanımlamak için kullanılıyor. Woolley, kazdığı alanları, "AH" ve "EM" gibi kodlarla da adlandırdı.

Bu mahallelerin sokakları, dar ve dolambaçlıydı. Bazı sokaklar, sadece bir buçuk ya da iki metre genişliğindeydi. Evler, birbirine bitişik olarak inşa edilmişti ve sokaklar, bir labirent gibi, mahalle boyunca kıvrılıyordu. Bu düzen, bugün Ortadoğu'nun eski şehirlerinde gördüğünüz, dar sokaklı mahallelere çok benziyor.

Evin düzeni

Ur'daki evlerin çoğu, merkezde, açık bir avlu etrafında düzenlenmişti. Sokaktan, küçük bir giriş odasından geçilerek, avluya ulaşılıyordu. Avlunun çevresinde, odalar yer alıyordu: bir kabul odası, mutfak, depolar, yatak odaları ve bazen bir merdiven. Merdiven, ikinci bir kata ya da düz bir çatıya çıkıyordu.

Woolley, bazı evlerin iki katlı olduğunu düşündü ve üst katta, avluya bakan ahşap bir galeri bulunduğunu öne sürdü. Bu yorum, bazı akademisyenler tarafından sorgulandı; bazı evlerin tek katlı olduğu ve merdivenin sadece çatıya çıktığı da düşünülüyor. Bu konu, bugün de tartışılıyor. Kerpiç duvarların üst kısımları, çoğu zaman, yıkılıp kaybolduğu için, arkeologlar, bir evin kaç katlı olduğunu, genellikle, duvar kalınlığından, merdiven kalıntılarından ve yıkıntı birikintisinden tahmin etmek zorunda kalıyor. Bu tahminler, doğal olarak, kesinlik taşımıyor ve her yeni kazı, eski yorumları sınamaya açıyor.

Evlerin duvarları, kerpiçten yapılmıştı; alt kısımları ise, bazen, pişmiş tuğlayla güçlendiriliyordu. Bu, duvarları, nemden ve yağmurdan koruyordu. Evlerin içi, sıcak yaz günlerinde serin, kış gecelerinde ise nispeten sıcak kalıyordu. Avlu, evin akciğeri gibiydi: ışık ve hava, oradan, odalara ulaşıyordu.

Ev şapelleri ve ölüler

Ur evlerinin, en dikkat çeken özelliklerinden biri, evin içindeki şapellerdi. Birçok evde, avlunun bir tarafında, küçük bir oda, ev şapeli olarak kullanılıyordu. Bu odalarda, bir sunak, bazen bir niş ve kil figürinler bulundu. Aile, burada, kendi koruyucu tanrısına dua ediyor ve sunular sunuyordu.

Daha da dikkat çekici olan, ölülerin, evin altına gömülmesiydi. Woolley, birçok evin şapelinin altında, aile mezarları buldu. Ölüler, tuğla mezarlara ya da toprak çömleklere konularak, evin tabanının altına gömülüyordu. Bu, aile üyelerinin, öldükten sonra da, evin bir parçası olarak kaldığı anlamına geliyordu.

Mezopotamya'da, ölülerin ruhları, yani etemmu, düzenli olarak sunularla beslenmeliydi. Kispu olarak bilinen bu ritüelde, aile, ölülerine, yiyecek ve içecek sunuyordu. Ölüler, evin altında gömülü olduğunda, bu ritüel, ailenin günlük hayatının doğal bir parçası haline geliyordu. Ölülerinizin, evinizin altında yattığını düşünmek, size nasıl geliyor?

Evlerdeki tabletler

Ur evlerinde, sadece eşyalar değil, tabletler de bulundu. Bazı evlerde, ticari mektuplar, sözleşmeler ve okul tabletleri ele geçti. Bu tabletler, evlerde yaşayan insanların kimliklerini ve uğraşlarını, bize, doğrudan anlatıyor.

En ünlü örneklerden biri, Woolley'nin "Old Street" üzerinde bulduğu, bir bakır tüccarı olan Ea-nasir'in evi olarak tanımlanan yapı. Bu evde, Ea-nasir'e yazılmış, şikâyet mektupları bulundu. Bunların en ünlüsü, Nanni adlı bir müşterinin, kalitesiz bakır nedeniyle yazdığı öfkeli mektup. Bu mektup, bugün British Museum'da bulunuyor ve internette, "dünyanın en eski müşteri şikâyeti" olarak ün kazandı.

Başka bir evde, Woolley'nin "No. 7 Quiet Street" olarak adlandırdığı yapıda, okul tabletleri bulundu. Bu tabletler, evin, bir dönem, bir öğretmenin evi ya da bir yazı okulu olarak kullanıldığını düşündürüyor. Bazı akademisyenler, bu evlerin, kâtiplerin, kendi evlerinde öğrenci yetiştirdiği yerler olduğunu öne sürüyor.

Mahallenin yaşamı

Ur'daki mahalleler, sadece konutlardan oluşmuyordu. Woolley, bazı sokaklarda, küçük dükkânlar, atölyeler ve sokak köşelerinde, küçük tapınaklar da buldu. Bu küçük tapınaklar, mahalle halkının, günlük ibadetleri için kullanılıyordu. Büyük tapınak kompleksi, yani Nanna'nın zigguratı, şehrin merkezinde yükselirken, mahallelerde, insanlar, kendi küçük kutsal yerlerine gidiyordu.

Bu mahallelerin, MÖ on sekizinci yüzyılda, Babil kralı Samsu-iluna döneminde, büyük ölçüde terk edildiği düşünülüyor. Güney Mezopotamya'daki bu terk ediliş, ekonomik ve siyasi kriz, isyanlar ve belki de, nehir yataklarındaki değişikliklerle ilişkilendiriliyor.

Evin eşyaları

Ur evlerinden çıkan eşyalar, bu evlerdeki gündelik hayatı, biraz daha görünür kılıyor. Mutfaklarda, ekmek pişirmek için kullanılan tandır benzeri fırınlar, öğütme taşları ve farklı boyutlarda çanak çömlek bulundu. Depo odalarında ise, tahıl, yağ ve bira saklamak için kullanılan büyük küpler ele geçti.

Arpa, Mezopotamya mutfağının merkezindeydi. Ekmek ve bira, arpadan yapılıyordu ve bu ikisi, hem zenginlerin hem de yoksulların sofrasında, günlük gıdanın büyük bir kısmını oluşturuyordu. Hurma, soğan, mercimek ve balık da, sofraların sık rastlanan konuklarıydı.

Evlerde, mobilya kalıntıları nadiren korunuyor; çünkü ahşap, zamanla çürüyor. Ama tabletlerden ve tasvirlerden, Mezopotamyalıların, yatak, sandalye, tabure ve sandık kullandığını biliyoruz. Bir çeyiz listesi, genç bir kadının evine götürdüğü eşyaları sayarken, bize, bir evin, sıradan bir gününü hayal etmek için, değerli ipuçları veriyor. Bir sandık, bir yatak, birkaç kap: bunlar, dört bin yıl önceki bir hayatın, sessiz tanıkları.

Tanrılar arasındaki ilişki

Ur'un baş tanrısı, Ay tanrısı Nanna, yani Akadca adıyla Sin'di. Nanna'nın zigguratı, şehrin merkezinde yükseliyordu ve şehrin bütün hayatı, bir bakıma, bu tanrının etrafında dönüyordu. Ama evlerdeki şapellerde, insanlar, genellikle, Nanna'ya değil, kendi kişisel koruyucu tanrılarına dua ediyordu.

Mezopotamya'da, her insanın, kişisel bir tanrısı olduğuna inanılıyordu. Bu tanrı, büyük tanrılar karşısında, kişinin aracısı ve koruyucusuydu. Bir insan, kişisel tanrısının desteğini kaybettiğinde, hastalık ve talihsizlik başına gelebilirdi. Ev şapelleri, bu kişisel tanrıyla, günlük ilişkinin kurulduğu yerlerdi.

Akademik okuma

Ur'daki Eski Babil evleri, Mezopotamya'daki konut mimarisi ve aile yaşamı üzerine yapılan çalışmaların, vazgeçilmez kaynaklarından biri haline geldi. Woolley'nin kazı raporları, Ur Excavations serisinin yedinci cildinde, Max Mallowan ile birlikte, yayınlandı. Bu cilt, The Old Babylonian Period başlığını taşıyor.

Daha sonra, Fransız Asurolog Dominique Charpin gibi akademisyenler, Woolley'nin bulgularını, tabletlerle birlikte, yeniden değerlendirdi. Charpin, özellikle, evlerde bulunan tabletleri, evlerin sahipleriyle ilişkilendirmeye çalıştı ve bazı evlerin, rahiplere ait olduğunu öne sürdü.

Sitchin'in okuması

Sitchin ve Anunnaki yazarları, genellikle, zigguratlara, tapınaklara ve kraliyet mezarlarına odaklanıyor. Ur'daki sıradan evler, bu anlatılarda, pek yer almıyor. Bazı yazarlar, Ur'un zigguratını, Anunnaki'nin bir iniş ya da iletişim istasyonu olarak yorumluyor.

Ama Ur'daki evler, bize, Mezopotamya'nın, sıradan insanlar tarafından yaşandığını hatırlatıyor. Bu insanlar, tanrılarına, kendi evlerinde, küçük şapellerde dua ediyor; ölülerini, kendi evlerinin altına gömüyordu. Onların dini, gökyüzündeki ziyaretçilerle değil, gündelik hayatın ritüelleriyle şekilleniyordu.

Forumlarda

Forumlarda, Ea-nasir'in mektubu, en çok paylaşılan Mezopotamya metinlerinden biri. Kullanıcılar, bu mektubu, insanlığın, dört bin yıldır değişmediğinin kanıtı olarak gösteriyor. Ea-nasir, internette, bir tür mem figürü haline geldi.

Bence bu ilgi, Mezopotamya'yı, insanlara yakınlaştıran, güzel bir şey. Ama Ur evlerinin, sadece bir şikâyet mektubundan ibaret olmadığını, içlerinde aile mezarları, şapeller ve okul tabletleri barındırdığını da hatırlamak gerekiyor.

SohbeX teorisi

Spekülasyon olarak okuyun. Bence Ur'daki evler, Mezopotamya dininin, aslında ne kadar ev merkezli olduğunu gösteriyor. Büyük tapınaklar, kralların ve rahiplerin dünyasıydı; ama sıradan insanlar için, kutsal olan, avlunun köşesindeki şapelde ve tabanın altındaki atalarda yaşıyordu. Belki de, Mezopotamya'nın gerçek dini, zigguratlarda değil, bu evlerde aranmalı.

Bu bir yorum; kesin bir bilgi değil.

Size soru

Ur'daki bir evde yaşasaydınız, en çok neyi merak ederdiniz? Ölüleri evin altına gömme geleneğini, nasıl yorumluyorsunuz? Yorumlarda yazın.

❤ 0 beğeni💬 0 yorumBeğenmek ve yorum yapmak için giriş yap