Tufanı izleyen aç tanrılar: Atrahasis'in üçüncü tableti bağlamında
Tufan başladığında tanrılar ne yapıyordu? Atrahasis Destanı'nın üçüncü tableti bu soruya beklenmedik bir cevap veriyor: Ağlıyorlardı. Aç ve susuz kalmışlardı. Dudakları kurumuştu. Ana tanrıça Nintu, kendi yarattığı insanların suda boğulduğunu görüp yas tutuyordu.
Antik uzaylı yazarları bu sahneyi, Anunnaki'nin tufanı yörüngedeki gemilerinden izlediği ve erzaklarından kesildiği bir an olarak okuyor. Satırlar gerçekten de tanrıların bir yerde toplanıp aşağıya baktığını ima ediyor. Ama sahnenin içindeki ayrıntılar, başka bir okumayı çok daha güçlü kılıyor. Bu yazı dizisinde her metinden tek bir pasajı seçip bağlamına yerleştirmeye çalışıyorum; Atrahasis için seçtiğim pasaj bu.
Tufanın başlangıcı
Üçüncü tablet, Enki'nin Atrahasis'i uyarmasıyla açılıyor. Enki, doğrudan konuşamıyor; çünkü tanrılar insanlığı yok etme kararı almış ve bu kararı açıklamamaya yemin etmiştir. Bu yüzden Enki, Atrahasis'in kamış evinin duvarına sesleniyor. "Duvar, dinle beni" diyerek, aslında duvarın arkasındaki adama talimat veriyor: Evini yık, bir gemi yap, malını bırak, canını kurtar.
Atrahasis gemiyi yapıyor, ailesini ve hayvanları içeri alıyor. Sonra metin, onun bir şölen düzenlediğini anlatıyor. Ama kendisi yiyip içemiyor; kalbi kırılmış, safra kusuyor. Bu küçük ayrıntı, tufan anlatılarında nadir görülen bir insanilik taşıyor. Kurtulacağını bilen adam, geride kalanlar için yas tutuyor.
Tanrıların korkusu
Tufan başladığında metin, fırtınanın tanrıları bile korkuttuğunu anlatıyor. Adad gökte gürlüyor, rüzgârlar kükrüyor, karanlık her yeri kaplıyor. İnsanlar birbirini göremez hâle geliyor.
Sonra kamera, deyim yerindeyse, tanrılara dönüyor. Ana tanrıça Nintu, Mami adıyla da anılıyor, ağlıyor. Kendi yarattığı insanların, sudaki sinekler gibi nehri doldurduğunu söylüyor. Kendisinin de bu kararda payı olduğunu itiraf ediyor; meclisin kararına karşı çıkmadığı için pişman.
Diğer tanrılar da onunla birlikte ağlıyor. Metin, Anunnaki'nin oturup yas tuttuğunu, dudaklarının ateşten kuruduğunu, açlık ve susuzluktan kıvrandığını anlatıyor. Yedi gün yedi gece boyunca fırtına sürüyor.
Neden açlar?
Tanrıların açlığı, Mezopotamya teolojisinin ana fikirlerinden birine bağlı: Tanrılar, insanların sunduğu kurbanlarla besleniyordu. Tapınaklarda her gün tanrı heykellerine yemek ve içki sunuluyordu. Atrahasis'in açılışında anlatılan hikâye de bu: İnsanlar, tanrıların işini yapmak ve onları beslemek için yaratıldı.
Tufan, insanları yok ettiği için, tanrıların besin kaynağını da yok ediyor. Tanrılar, kendi kararlarının sonucunu bedenlerinde hissediyor. Bu, metnin ince bir ironisi: İnsanlığı yok etmek isteyen tanrılar, insanlık olmadan yaşayamayacaklarını fark ediyor.
Atrahasis'te bu ironi, Gılgamış Destanı'ndaki tufan anlatısından daha açık. Gılgamış'ın on birinci tabletinde de tanrılar korkuyor ve köpekler gibi büzülüyor; ama açlık teması Atrahasis'te daha belirgin.
Sinekler gibi
Tufandan sonra Atrahasis bir kurban sunuyor. Tanrılar, kurbanın kokusunu alınca, metnin ifadesiyle sinekler gibi sunağın üzerine toplanıyor. Bu benzetme, hem bir alay hem bir acıma taşıyor. Yüce tanrılar, birkaç gün aç kaldıktan sonra, bir kurban dumanının çevresine üşüşen sinekler gibi.
Nintu, bu sahneyi görünce öfkeleniyor. Tufanı Enlil'in kararına bağlıyor ve Enlil'in kurbana yaklaşmasına karşı çıkıyor. Enlil ise gemiyi görünce öfkeleniyor: Bir insan nasıl kurtuldu? An, Enki'yi işaret ediyor. Enki, insanı kurtardığını açıkça kabul ediyor ve bunu bir sorumluluk olarak savunuyor.
Yedi gün, yedi gece
Fırtınanın yedi gün yedi gece sürmesi, Mezopotamya tufan anlatılarının ortak bir özelliği. Sümerce Tufan Anlatısı'nda da, Gılgamış'ın on birinci tabletinde de benzer bir süre geçiyor. Tevrat'taki tufan anlatısında ise süreler çok daha uzun ve ayrıntılı: kırk gün yağmur, yüz elli gün suların yükselmesi.
Bu fark, iki geleneğin tufanı farklı biçimde düşündüğünü gösteriyor. Mezopotamya anlatılarında tufan, kısa ve şiddetli bir felaket; bir fırtınanın uzatılmış hâli. Tevrat'ta ise uzun bir süreç, bir takvimle izlenen bir olay. Yedi sayısı, Mezopotamya'da bütünlüğü ve tamamlanmayı anlatan bir sayıydı; yedi günlük fırtına, bir dünyanın tamamen silinmesi için gereken süreyi simgeliyordu.
Atrahasis'te bu yedi gün, tanrıların açlığının süresi de. Bir hafta boyunca kurban yok, sunu yok, tapınaklarda yemek pişmiyor. Tanrılar, bu süre boyunca insanın yokluğunu bedenlerinde hissediyor. Fırtına dindiğinde, ilk kurbanın kokusuna bu yüzden sinekler gibi koşuyorlar.
Bu ayrıntıları birlikte okuyunca, tufan sahnesinin bir felaket anlatısından çok, bir ilişkinin krizini anlattığını düşünüyorum.
Akademik okuma
W. G. Lambert ve Alan Millard, 1969'da yayımladıkları Atrahasis edisyonunda, üçüncü tabletin bu bölümünü ayrıntılı olarak tartıştı. Tablet yer yer hasarlı olduğu için, tanrıların yas sahnesindeki bazı satırlar eksik. Lambert ve Millard, eksik yerleri Gılgamış'ın on birinci tabletiyle karşılaştırarak tamamlamaya çalıştı.
Bu karşılaştırma, iki metnin aynı geleneği paylaştığını, ama farklı vurgular yaptığını gösterdi. Atrahasis, tanrıların insanlığa bağımlılığını öne çıkarıyor; Gılgamış ise ölümsüzlük temasını. Tufan sahnesi, iki metinde de aynı olayları anlatıyor; ama okuyucuya farklı dersler veriyor.
Anne Draffkorn Kilmer, 1972'de Orientalia dergisinde, Atrahasis'teki tufanın bir aşırı nüfus sorununa cevap olarak okunabileceğini öne sürdü. Tikva Frymer-Kensky, 1977'de Biblical Archaeologist dergisinde bu fikri Tevrat'ın ilk bölümleriyle karşılaştırarak geliştirdi. Bu okuma da tartışıldı; ama tanrıların açlığı sahnesi, insan ile tanrı arasındaki karşılıklı bağımlılığı vurgulayan her okumada merkezi bir yer tutuyor.
Çeviri sorunları
Tanrıların yas sahnesinin çevirisinde en büyük sorun, eksik satırlar. Tabletin bu bölümünde kırık yerler var ve farklı çevirmenler bu boşlukları farklı tahminlerle dolduruyor. Bazı çevirilerde tanrıların "oturduğu" yer belirtilmiyor; bazılarında ise bir "yer" ya da "oda" kelimesi tahminle ekleniyor.
Antik uzaylı okumalarında bu eksik yerler genellikle bir uzay gemisi ya da yörünge istasyonuyla dolduruluyor. Ama metnin kendisinde böyle bir kelime yok. Okuyucu, çevirideki köşeli parantezlere dikkat etmeli; köşeli parantez, çevirmenin tahminini gösteriyor.
Tanrılar arasındaki ilişki
Bu sahne, tanrılar arasındaki gerilimi en açık biçimde gösteriyor. Enlil, tufanın kararını veren tanrı. Enki, insanı kurtaran. Nintu, yaratıcı ana olarak, kararın sonuçlarına en çok üzülen. An, meclisin başı olarak, sorumluyu bulmaya çalışan.
Tufandan sonra Enki ile Enlil arasında bir uzlaşma kuruluyor. Metnin devamında, insanların sayısını sınırlayan yeni önlemler alınıyor: Doğurmayan kadınlar, çocukları kaçıran bir cin, evlenmesi yasak rahibeler. Yani tanrılar, insanlığı yok etmek yerine, onu kontrol altında tutmaya karar veriyor. Bu uzlaşma, Enki'nin insan dostu tavrı ile Enlil'in düzen kaygısı arasında bir orta yol.
Sitchin'in okuması
Sitchin, tufan sahnesini Anunnaki'nin Dünya yörüngesinde, uzay araçlarında beklediği bir an olarak yorumladı. Ona göre tanrıların aç ve susuz kalması, yerdeki üslerinden kesilmeleri nedeniyleydi. Tufanın kendisini ise Antarktika'daki buz tabakasının kayması ve dev bir dalganın oluşmasıyla açıkladı.
Akademik okumada ise tanrıların açlığı, insanların sunduğu kurbanlara bağımlılığın teolojik bir ifadesi. Metin, tanrıların bir yerde toplandığını söylüyor; ama bu yerin bir uzay aracı olduğunu söylemiyor. Sinek benzetmesi de, bir uzay ekibinin erzak sıkıntısından çok, tanrıların insana muhtaç olduğunu gösteren bir alay.
Forumlarda aç tanrılar
Forumlarda bu sahne, "tanrılar neden yemek yiyordu?" sorusuyla birlikte tartışılıyor. Forumlarda kimi kullanıcılar, tanrıların yemek yemesinin onların fiziksel varlıklar olduğunu kanıtladığını yazıyor. Başkaları, Mezopotamya tapınaklarında tanrı heykellerine her gün sunulan yemeklerin kayıtlarını paylaştı ve bu yemeklerin sonra rahipler tarafından paylaşıldığını hatırlattı.
Türkçe forumlarda sahne daha çok Nuh tufanıyla karşılaştırılıyor. Forumlarda kimi kullanıcılar, Tevrat'taki "Tanrı hoş kokuyu kokladı" ifadesinin Atrahasis'teki sinek benzetmesinin yumuşatılmış bir biçimi olduğunu öne sürüyor. Bu karşılaştırma akademide de yapılıyor ve iki metnin aynı sahneyi farklı tonlarla anlattığı genel olarak kabul görüyor.
SohbeX teorisi: Kendi kararına pişman meclis
Bu bölüm spekülatif.
Atrahasis'in yazarı, belki de tanrılar meclisinin kararlarını eleştirmek için bu sahneyi kurdu. Bir meclis, aceleyle bir karar veriyor ve sonra bu kararın kendisine de zarar verdiğini görüyor. Nintu'nun pişmanlığı, bir meclis üyesinin, oy birliğine katıldığı için sonradan duyduğu vicdan azabı gibi.
Belki de bu sahne, insan meclislerine bir uyarı olarak da okunuyordu. Mezopotamya kentlerinde ihtiyarlar meclisleri vardı. Bir kararın sonuçlarını önceden düşünmeyen meclis, kendi açlığına sebep olabilirdi. Bunu metin söylemiyor; benim okumam.
Belki de Atrahasis'i bugün okumanın en iyi yolu, onu bir tanrılar hikâyesi olarak değil, iki taraflı bir bağımlılığın hikâyesi olarak okumak. Tanrılar insanı yarattı; ama insan olmadan aç kaldılar. Bu karşılıklılık, metnin en cesur fikri.
Okura soru
Tanrıların ağlayıp aç kaldığı bir tufan anlatısı, size hangi duyguyu veriyor: Acıma mı, öfke mi, yoksa bir tür tatmin mi? Bence Atrahasis'in yazarı, okuyucusunun bu üç duyguyu birlikte yaşamasını istiyordu.
Giriş yap