Tufandan önceki üç ceza: Atrahasis'te veba, kuraklık ve tuzlu tarlalar
Atrahasis denince herkesin aklına tufan gelir. Gemi, kuşlar, kurban dumanı. Ama metnin ortasında, tufandan çok önce, Enlil'in insanları susturmak için denediği başka yollar var. Veba, kuraklık, kıtlık. Her seferinde bir tanrı insanlara kapıyı kapatıyor, her seferinde başka bir tanrı onlara bir aralık gösteriyor. Bu bölüm bence metnin en zekice kurgulanmış kısmı ve en az konuşulanı.
Atrahasis'in açılışını, tanrıların grevini ve insanın yaratılışını bu serinin ilk yazılarından birinde anlatmıştım. Tufanın ayrıntılarını da. Şimdi o ikisinin arasındaki uzun ortaya, cezaların merdivenine bakacağım. Hikâye kısaca ne anlatıyor sorusuna cevap verirken, en çok bu merdiven bana yardımcı oluyor.
Hikâyenin çerçevesi
Önce kısaca hatırlatayım. Tanrılar çalışmaktan bıkıp Enlil'e karşı ayaklanır. Ea'nın önerisiyle, bir tanrı öldürülür ve onun eti ile kanı kille karıştırılarak insanlar yaratılır. İnsanlar tanrıların işini devralır. Ama zamanla çoğalırlar ve gürültüleri Enlil'in uykusunu kaçırır.
Metin bu noktada bir zaman ifadesi kullanıyor: Bin iki yüz yıl geçmeden ülke genişledi, insanlar çoğaldı. Bu ifade, cezaların her biri için tekrarlanıyor. Her bin iki yüz yılda bir gürültü artıyor ve Enlil yeni bir çözüm arıyor. Metindeki sayıyı olduğu gibi aktarıyorum; bunun tarihsel bir zaman ölçüsü değil, destanın kendi ritmini kuran bir kalıp olduğunu düşünüyorum.
Birinci ceza: Namtar
Enlil önce vebayı gönderir. Bunun için ölümün ve hastalığın tanrısı Namtar'ı kullanır. Hastalık ülkeye yayılır, insanlar ölmeye başlar.
Atrahasis, Ea'ya yalvarır. Ea ona bir taktik öğretir: İnsanlar diğer bütün tanrılara tapınmayı bıraksın. Dualarını, sunularını ve yiyeceklerini sadece Namtar'a yöneltsinler. Namtar'ın kapısının önüne pişmiş ekmek koysunlar. Metin, Namtar'ın bu sunulardan utandığını ve elini geri çektiğini anlatıyor.
Bu sahnede çok ilginç bir tanrı psikolojisi var. Namtar, Enlil'in emriyle cezalandırıyor. Ama ona doğrudan tapılınca, ona özel bir saygı gösterilince, kendi efendisinin emrini uygulamaktan çekiniyor. Bir memurun, kendisine yalvaran bir topluluk karşısında emri uygulamakta zorlanması gibi.
İkinci ceza: Adad
Bin iki yüz yıl daha geçer ve gürültü yeniden artar. Enlil bu kez kuraklık gönderir. Adad'a yağmuru durdurmasını, yer altındaki suların yükselmemesini söyler. Tarlalar kurur, ekinler bitmez.
Ea yine aynı taktiği önerir. İnsanlar bu kez Adad'a tapınacak, sunularını sadece ona yöneltecek, onun tapınağının kapısına ekmek bırakacak. Adad da Namtar gibi utanır ve sabah sisini, ardından gizlice yağmuru gönderir. Tarlalar yeniden yeşerir.
Burada metnin tekrarı, bir kalıbın kurulmasını sağlıyor. Okuyucu ya da dinleyici, üçüncü cezada ne olacağını tahmin etmeye başlıyor. Ve metin bu beklentiyi kırıyor.
Üçüncü ceza: Kıtlık ve tuz
Üçüncü seferde Enlil, kendi önlemini sıkılaştırır. Bu kez tek bir tanrıya bırakmaz. Gökte Anu ve Adad'ın, yerde kendisinin, sularda Ea'nın kapıları tutmasını ister. Yani bütün kaynaklar aynı anda kapatılacak. Hiçbir tanrı, gizlice yardım edemeyecek.
Metnin bu bölümü bozuk ve eksik, ama kalan kısımlarda çok sert bir tablo çiziliyor. Tarlalar tuzlanır, ekin büyümez, kadınların rahimleri kapanır. İnsanlar açlıktan birbirlerine bakamaz hale gelir. Bazı satırlar, insanların açlıktan kendi çocuklarını yemeye hazırlandığını ima ediyor; bu satırlar o kadar bozuk ki çevirmenler dikkatli davranıyor.
Bu cezanın ardından ne olduğu tam olarak belli değil. Metnin bir bölümünde Ea'nın denizden balıkları ya da tahılı insanlara gönderdiği anlaşılıyor ve Enlil bunu öğrenince öfkelenir. Ea, bunun kazara olduğunu söyler. Sonra Enlil, kesin çözüm olarak tufanı önerir ve tanrıları buna yemin ettirir.
Ritmin kırılması
Bu üç sahnenin anlatılış biçimi de dikkat çekici. İlk iki ceza neredeyse aynı kelimelerle anlatılıyor. Enlil'in emri, Atrahasis'in yakarışı, Ea'nın tavsiyesi, insanların uygulaması ve tanrının utanması. Dinleyici bu kalıbı ikinci seferde tanıyor ve rahatlıyor. Sözlü anlatım geleneğinde bu tür tekrarlar hem hafızayı kolaylaştırıyor hem de bir beklenti yaratıyor.
Üçüncü seferde kalıp kırıldığında, etki çok güçlü oluyor. Artık tek bir tanrı yok, kapılar her yerden kapatılmış. Ea'nın eski taktiği işe yaramıyor. Dinleyici, kahramanların ilk kez gerçekten çaresiz kaldığını hissediyor. Tufan, bu çaresizliğin üstüne geliyor.
Bu yapı, modern bir romancının da kullanabileceği bir teknik. İki kez kurtuluş göster, üçüncüsünde kapıyı kapat. Atrahasis'in yazıcıları, gerilimi nasıl yükselteceklerini çok iyi biliyordu.
Tanrılar arasındaki ilişki
Bu üç ceza, tanrılar arasındaki ilişkilerin bir haritası gibi. Enlil, kararı veren ve uygulatan. Namtar ve Adad, emirleri uygulayan ama insanların sadakatine karşı duyarlı olan yardımcılar. Ea ise sistemin içindeki muhalif; kurallara uyar gibi görünüp boşlukları kullanan bir figür.
Enlil'in üçüncü seferde bütün kapıları farklı tanrılara paylaştırması, onun da Ea'nın taktiğini fark ettiğini gösteriyor. Ama Ea yine bir yol buluyor. Bu da destanın genel temasını, Enlil'in otoritesi ile Ea'nın kurnazlığı arasındaki gerilimi, giderek artan bir ritimle anlatıyor. Tufan, bu gerilimin doruk noktası.
Akademik okuma
W. G. Lambert ve Alan Millard, 1969'da Atrahasis'in Eski Babil versiyonunu bütün olarak yayımladılar. Bu yayın, daha önce parçalar halinde bilinen metnin yapısını ilk kez net olarak gösterdi. Metnin Eski Babil kopyası, Ammi-saduqa döneminde Ipiq-Aya adlı bir yazıcı tarafından yazılmıştı ve üç tablete yayılıyordu.
Akademisyenler bu cezalar dizisini, Mezopotamya'nın gerçek felaketlerinin bir yansıması olarak da okuyor. Salgınlar, kuraklık yılları ve tarlaların tuzlanması, güney Mezopotamya'nın sürekli karşılaştığı sorunlardı. Özellikle tuzlanma, yoğun sulama yapılan topraklarda zamanla ciddi bir sorun haline geliyordu. Metindeki tuzlu tarla imgesi, bir mitten çok, bir çiftçinin günlük korkusunu anlatıyor olabilir.
Bazı araştırmacılar, bin iki yüz yıllık aralıkların ve artan gürültünün, nüfus artışının yarattığı baskının mitik bir anlatımı olduğunu öne sürüyor. Bu okumaya göre Atrahasis, bir tür antik nüfus tartışması. Tanrılar, çoğalan insanlığın yükünü nasıl taşıyacaklarını bilemiyor. Tufandan sonra metnin, doğumları sınırlayan önlemler önermesi de bu okumayı destekliyor.
Sitchin'in okuması
Sitchin, Atrahasis'i Anunnaki'nin insanları yaratması ve sonra yok etmeye çalışmasının bir kaydı olarak okudu. Cezalar dizisi, onun anlatısında, Enlil'in insan nüfusunu kontrol etmek için çeşitli yöntemler denemesi olarak görülüyor. Sitchin bu cezaları bazen genetik ya da biyolojik müdahaleler gibi yorumluyor; veba bir biyolojik silah, kıtlık bir ekonomik abluka.
Tufanın ise Sitchin'e göre doğal bir felaket olduğu, Anunnaki'nin bunu önceden bildiği ama insanları uyarmadığı anlatılıyor. Antarktika'daki buz tabakasının kayması ve bunun yarattığı büyük dalga, onun tufan açıklamasının merkezinde.
Akademik metin ile Sitchin'in okuması arasındaki fark, burada özellikle cezaların niteliğinde ortaya çıkıyor. Metinde cezalar, tanrıların doğal güçleri kontrol etmesiyle uygulanıyor: Hastalık tanrısı hastalığı, fırtına tanrısı yağmuru tutuyor. Sitchin ise bu doğal güçleri teknolojik araçlara çeviriyor.
Forumlarda cezalar
Forumlarda Atrahasis'in bu bölümü nadiren konuşuluyor; ilgi büyük ölçüde başlangıç ve tufan üzerinde. Ama birkaç ilginç tartışma var. Bir kullanıcı, Ea'nın "tek bir tanrıya tapın" taktiğini, tek tanrıcılığın erken bir izi olarak yorumladı. Bir başkası, bunun tek tanrıcılık değil, bir tür taktiksel bağlılık olduğunu, insanların sadece cezayı veren tanrıyı yatıştırmaya çalıştığını hatırlattı.
Bir başka tartışmada, tarlaların tuzlanması üzerine konuşuldu. Bir tarım mühendisi olduğunu söyleyen bir kullanıcı, güney Irak'ta tuzlanmanın bugün de ciddi bir sorun olduğunu, antik metinlerin bu sorunu bu kadar açık anlatmasının etkileyici olduğunu yazdı.
Alternatif tarih forumlarında ise Namtar'ın vebası, zaman zaman bir "laboratuvar virüsü" gibi tartışılıyor. Bu yorumlar, metnin kendisinden çok güncel korkuları yansıtıyor.
SohbeX teorisi: Kapı önündeki ekmek
Bu bölüm spekülasyondur.
Ea'nın taktiği bana çok insani geliyor. Bir otoritenin emrini uygulayan birine doğrudan gidip ona saygı göstermek, onu yumuşatmak. Bu, Mezopotamya'nın gündelik bürokrasisinde de işleyen bir yöntem olabilirdi. Bir kentin valisine ya da bir tapınak görevlisine gidip, ona özel bir hediye vermek, belki de onun yukarıdan gelen emri biraz geciktirmesini sağlıyordu.
Eğer öyleyse, Atrahasis'in cezalar bölümü, tanrıların dünyasını değil, insanların kendi yönetim sistemlerini anlatıyor olabilir. Yukarıda katı kurallar koyan bir merkez, aşağıda bu kuralları uygulayan ve insanlarla yüz yüze gelen yerel yetkililer, arada da kuralların boşluklarını bilen bir danışman. Ea, belki de Mezopotamya'nın ilk "işini bilen" danışmanıydı.
Bu bakış açısıyla Sitchin'in biyolojik silahları ile akademisyenlerin doğal felaketleri arasında üçüncü bir okuma ortaya çıkıyor: Bir yönetim hikâyesi.
Size kalan soru
Bir ceza, uygulayıcısının vicdanına takılırsa, ceza olmaktan çıkar mı? Namtar ve Adad, kapılarının önündeki ekmeği görünce ellerini geri çektiler. Siz hiç, bir kuralı uygulamak zorunda olduğunuz halde karşınızdaki insanın çaresizliği yüzünden tereddüt ettiniz mi? Belki de bu bölüm, tanrılardan çok bizim hakkımızda.
Giriş yap