Giriş yap
🏺 Anunnaki

Tell Halaf ve Samarra: Sümer öncesi kültürler

Sümerleri ve onların tanrılarını konuşurken, genellikle MÖ 3500 civarından, yani Uruk döneminden başlarız. Ama Mezopotamya'nın hikâyesi, çok daha eskiye uzanıyor. Sümer kentleri ortaya çıkmadan önce, binlerce yıl boyunca, bu topraklarda çiftçiler, çömlekçiler ve köy toplulukları yaşadı. Onların bıraktığı izler, bugün, kazıldıkları yerlerin adlarıyla anılan kültürler olarak biliniyor: Hassuna, Samarra, Halaf, Ubaid.

Bu kültürlerin ikisi, Halaf ve Samarra, özellikle ilginç. Biri kuzeyde, Habur ve Dicle'nin yukarı kesimlerinde; diğeri, orta Mezopotamya'da, Dicle kıyısında gelişti. İkisi de, yazının icadından üç bin yıl kadar önce, dikkat çekici bir sanat ve teknoloji düzeyine ulaştı. Ben bu kültürleri, Anunnaki tartışmalarında hiç anılmayan, ama Sümer'in gerçek kökenlerini taşıyan atalar olarak görüyorum. Siz, Sümerlerin kendilerinden önce kimin yaşadığını hiç düşündünüz mü?

Max von Oppenheim ve Tell Halaf

Tell Halaf, Suriye'nin kuzeydoğusunda, Türkiye sınırına çok yakın, Ceylanpınar'ın karşısındaki Resulayn yakınında bulunuyor. Burayı, 1899'da, Alman diplomat ve amatör arkeolog Max von Oppenheim keşfetti.

Oppenheim, zengin bir bankacı ailesinden geliyordu ve Osmanlı topraklarında uzun yıllar seyahat etmişti. Bir Bağdat Demiryolu güzergâhı araştırması sırasında, yerel bedevilerden, Tell Halaf höyüğünde gömülü taş heykeller olduğunu duydu. 1911-1913 ve 1929'da yaptığı kazılarda, burada, MÖ dokuzuncu ve onuncu yüzyıllara ait, Aramice konuşan bir krallığın, Guzana'nın başkentini buldu.

Oppenheim'ın en ünlü buluntuları, Kral Kapara'nın sarayına ait dev bazalt heykeller ve kabartmalardı: tanrıçalar, akrep insanlar, aslanlar, griffonlar. Ancak höyüğün daha derin katmanlarında, bambaşka bir şey de buldu: zarif, çok renkli, ince cidarlı çanak çömlekler. Bu çanak çömlekler, Guzana'dan binlerce yıl daha eskiydi.

Yanan müze ve kurtarılan tanrılar

Oppenheim, buluntularının önemli bir kısmını Berlin'e getirdi ve 1930'da, kendi adını taşıyan özel bir müze açtı. Ne yazık ki, 1943'te, İkinci Dünya Savaşı sırasında, müze bir hava saldırısında vuruldu. Bazalt heykeller, yangın ve ardından söndürme suyu nedeniyle, binlerce parçaya ayrıldı.

Savaştan sonra, yaklaşık yirmi yedi bin parça, Berlin Pergamon Müzesi'nin depolarında saklandı. 2001'de, bir restorasyon ekibi, bu parçaları birleştirme işine girişti. Yaklaşık on yıl süren çalışmanın sonunda, pek çok heykel yeniden ayağa kaldırıldı. 2011'de, Pergamon Müzesi'nde, "Kurtarılan Tanrılar" adıyla büyük bir sergi açıldı.

Bu hikâye, bana her zaman, kültürel mirasın ne kadar kırılgan olduğunu ve onu kurtarmak için gereken sabrı hatırlatıyor.

Halaf kültürü

Oppenheim'ın derin katmanlarda bulduğu çanak çömlekler, daha sonra, kendi adıyla anılan bir kültürün simgesi oldu: Halaf kültürü. Bu kültür, yaklaşık MÖ 6100 ile MÖ 5100 arasında, kuzey Mezopotamya'da, Suriye'de, güneydoğu Anadolu'da ve İran'ın batısında yayıldı.

Halaf çanak çömleği, yüksek ısıda pişirilmiş, ince ve parlak kaplardı. Üzerlerinde, siyah, kırmızı ve beyaz boyalarla yapılmış, karmaşık geometrik desenler, çiçek motifleri ve boğa başı tasvirleri vardı. Bu kaplar, uzun mesafelere taşındı; aynı tarz, yüzlerce kilometre uzaktaki yerleşimlerde görülüyor.

Halaf kültürünün bir başka önemli yerleşimi, Musul yakınlarındaki Arpaçiye'ydi. Burada, 1933'te, Max Mallowan kazılar yaptı ve "tholoi" adı verilen, yuvarlak planlı, kubbeli yapılar buldu. Bu yapıların bazıları, bir giriş koridoruyla, anahtar deliği biçiminde bir plana sahipti. Arpaçiye'de, ayrıca, zengin bir çömlekçi atölyesi ve çok sayıda kadın figürini de ortaya çıktı.

Samarra kültürü

Samarra kültürü, adını, Dicle kıyısındaki Abbasi başkenti Samarra'dan alıyor. 1911-1914'te, Alman arkeolog Ernst Herzfeld, Abbasi sarayını kazarken, alt katmanlarda, çok daha eski bir çanak çömlek buldu. Bu çanak çömlek, yaklaşık MÖ 6200-5700 arasına tarihleniyor.

Samarra çanak çömleğinin süslemeleri, çok dinamik ve hareketliydi. Bazı kapların iç yüzeyinde, bir merkezin çevresinde dönen balıklar, kuşlar, akrepler ve uçuşan saçlarıyla dans eden kadınlar görülüyor. Bazı desenler, dört kollu dönen bir haç biçiminde; bu motif, tarih öncesi dönemlerde pek çok kültürde bulunuyor.

Samarra kültürünün en önemli yerleşimlerinden biri, Tell es-Sawwan. Burada, 1964'ten itibaren Iraklı arkeologların yaptığı kazılarda, kerpiçten yapılmış, çok odalı evler, bir hendekle çevrili bir köy ve zengin mezarlar bulundu. Mezarlarda, kaymaktaşından yapılmış, iri gözlü, ince belli kadın ve erkek figürinleri ortaya çıktı. Bu figürinlerin gözlerine, bazen bitümle tutturulmuş kabuklar yerleştirilmişti.

Sulamanın başlangıcı

Samarra kültürünün en büyük katkısı, belki de sulama tarımıydı. Irak'ın doğusunda, İran sınırına yakın Çoga Mami'de, Joan Oates'un 1960'larda yaptığı kazılarda, yaklaşık MÖ 6000 civarına ait, kanal izleri bulundu. Bu kanallar, yağışın yetersiz olduğu bölgelerde, tarlaları sulamak için açılmıştı.

Sulama, Mezopotamya uygarlığının gelişmesinde kilit bir rol oynadı. Güney Mezopotamya'da, yağış, tarım için yetersizdi; ama Dicle ve Fırat'ın suları, kanallarla tarlalara ulaştırılabiliyordu. Samarra çiftçilerinin geliştirdiği bu teknik, daha sonra Ubaid döneminde güneye taşındı ve Sümer kentlerinin besin kaynağı oldu.

Sümer mitlerinde, kanalların açılması, tanrıların işiydi. Atrahasis Destanı'nda, genç tanrılar, yani İgigiler, kanalları kazmaktan yorulduklarında isyan eder. Bu mit, belki de, çok eski bir tarım emeğinin hatırasını taşıyor.

Ubaid'e geçiş

Halaf ve Samarra kültürlerinin ardından, Mezopotamya'da Ubaid kültürü yayıldı. Ubaid kültürü, güneyde, muhtemelen Samarra geleneğinden gelişti ve zamanla kuzeye doğru genişleyerek, Halaf kültürünün yerini aldı.

Bu geçiş, bazı yerlerde ani, bazı yerlerde aşamalıydı. Araştırmacılar, bu dönemi, "Halaf-Ubaid geçiş dönemi" olarak adlandırıyor. Ubaid döneminde, Eridu'daki ilk tapınaklar inşa edildi ve Mezopotamya'nın dinsel mimarisi, ilk kez belirgin bir biçim kazandı.

Tanrılar arasındaki ilişki: yazısız inançlar

Halaf ve Samarra kültürlerinden hiçbir yazılı belge kalmadı. Bu yüzden, bu toplulukların hangi tanrılara inandığını bilmiyoruz. Ama bazı ipuçları var.

Halaf çanak çömleğinde sıkça görülen boğa başı motifi, daha sonraki Mezopotamya dininde, gök tanrısı An ve fırtına tanrıları ile ilişkilendirilen boğa sembolizmini hatırlatıyor. Sümer metinlerinde, Enlil "büyük dağ" ve "yabani boğa" olarak anılıyor. Nanna, yani Ay tanrısı, boynuzlu bir boğa gibi tasvir ediliyor.

Samarra figürinlerindeki kadınlar ve Halaf'taki oturan kadın figürinleri, belki de bereket ve doğumla ilişkili inançlara işaret ediyor. Daha sonraki Mezopotamya'da, bu işlevler, Ninhursag, Ninmah ve Nintu gibi tanrıçalara ait olacaktı.

Ancak bu bağlantılar, binlerce yıllık bir boşluğu aşıyor ve kesin değil. Arkeologlar, yazısız toplulukların inançlarını, sonraki dönemlerin tanrılarıyla doğrudan eşleştirmekten genellikle kaçınıyor.

Hassuna: daha da eski bir halka

Halaf ve Samarra'dan önce, kuzey Mezopotamya'da, Hassuna kültürü vardı. Bu kültür, adını Musul'un güneyindeki Tell Hassuna'dan alıyor. 1943-1944'te, Iraklı arkeolog Fuad Safar ve İngiliz arkeolog Seton Lloyd, burada kazılar yaptı. Hassuna'da, yaklaşık MÖ 7000-6000 arasına ait, kerpiç evlerden oluşan bir köy, tahıl depoları ve boyalı çanak çömlekler bulundu.

Hassuna, Samarra ve Halaf, bir dönem, birbirini izleyen evreler olarak düşünüldü. Bugün ise, bu kültürlerin, kısmen aynı zamanlarda, farklı bölgelerde var olduğu kabul ediliyor. Yani Mezopotamya, Sümer'den önce de, tek bir kültür değil, birbiriyle etkileşen pek çok topluluk barındırıyordu.

Bu çeşitlilik, bana bugünkü Mezopotamya'yı hatırlatıyor: farklı diller, farklı gelenekler, aynı topraklarda yan yana. Belki de bu çeşitlilik, bölgenin binlerce yıllık özelliğiydi.

Akademik okuma

Akademisyenler, Halaf ve Samarra kültürlerini, Mezopotamya uygarlığının gerçek kökleri olarak görüyor. Tarım, sulama, çanak çömlek üretimi, uzun mesafeli ticaret ve köy yaşamı, bu dönemlerde gelişti. Sümer kentleri, bu birikimin üzerine kuruldu.

Bu görüş, Sümer uygarlığının "aniden" ortaya çıktığı fikrine karşı güçlü bir argüman sunuyor. Sümerlerin başarıları, binlerce yıllık bir sürecin sonucuydu.

Sitchin'in okuması

Sitchin, Sümer uygarlığının, yaklaşık MÖ 3800 civarında, Anunnaki'nin bir kararıyla, aniden başladığını öne sürdü. Ona göre, bu tarihten önce, insanlık, tarım ve sade köy yaşamıyla sınırlıydı; kentler, yazı ve krallık, tanrıların bir armağanıydı.

Halaf ve Samarra kültürleri, bu anlatının arka planını sorguluyor. Bu kültürler, Sümer'den önce de, insanların ileri teknikler geliştirdiğini, ticaret yaptığını ve sanat ürettiğini gösteriyor.

Forumlarda

Forumlarda Halaf ve Samarra, nadiren anılıyor. Bazı kullanıcılar, Samarra çanak çömleğindeki dönen haç motifini, farklı kültürlerdeki benzer sembollerle karşılaştırıyor ve bunu ortak bir kaynağın izi olarak yorumluyor. Diğerleri ise, bu tür geometrik motiflerin, insan zihninin evrensel bir eğilimi olduğunu belirtiyor.

Tell Halaf'ın yanan ve yeniden birleştirilen heykelleri ise, özellikle müze meraklıları arasında, kurtarma çalışmalarının bir başarı örneği olarak sık sık paylaşılıyor.

SohbeX teorisi

Spekülasyon olarak okuyun. Sanırım Sümer tanrılarının hikâyelerinde, Halaf ve Samarra köylülerinin binlerce yıllık deneyimi gizli. Kanal açmaktan yorulan İgigiler, belki de toprağı sulamak için uğraşan Samarra çiftçilerinin hatırası. Kilden insan yaratan tanrıçalar, belki de kili şekillendiren Halaf çömlekçilerinin yansıması.

Belki de tanrılar, insanların kendi emeklerini anlatma biçimiydi. Ve bu emek, Sümer'den çok önce başlamıştı.

Bu bir yorum; kesin bir bilgi değil.

Size soru

Sümer'den önceki kültürler hakkında daha önce bir şey duymuş muydunuz? Sizce bir kültürün kökeni, onun yazıya geçirdiği hikâyelerden ne kadar eskidir? Yorumlarda yazın.

❤ 0 beğeni💬 0 yorumBeğenmek ve yorum yapmak için giriş yap