Sümercenin keşfi: Oppert, Halévy ve var olup olmadığı tartışılan bir dil
Bugün Sümerce, Anunnaki tartışmalarının ortak dili gibi. Anunnaki, Enlil, Enki, Nibiru, dingir; bu kelimelerin hepsi ya Sümerce ya da Sümerce üzerinden tanınıyor. Ama on dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında, Avrupa'nın önde gelen bazı araştırmacıları, Sümerce diye bir dilin hiç var olmadığını savunuyordu. Onlara göre, "Sümerce" denen şey, Babil rahiplerinin icat ettiği bir şifreli yazıydı.
Bu tartışma, yaklaşık otuz yıl sürdü. Sonunda, bir Fransız konsolosunun Güney Irak'ta yaptığı kazılar, tartışmayı fiilen bitirdi. Ben bu hikâyeyi, Anunnaki konusunu konuşan herkesin bilmesi gerektiğini düşünüyorum. Çünkü Sümerlerin "var olduğunu" kabul etmek, bir zamanlar hiç de kolay değildi.
İkinci bir dilin izleri
Edward Hincks, 1850'lerde çivi yazısının Sami olmayan bir halk tarafından icat edildiğini öne sürmüştü. İşaretlerin ses değerleri, Akadca kelimelerle uyuşmuyordu; bu değerler, başka bir dilden geliyor olmalıydı.
Sonra, Ninova'daki Asurbanipal kütüphanesinden gelen tabletler, bu düşünceyi güçlendirdi. Kütüphanede, iki dilde yazılmış çok sayıda metin vardı: her satırın altında, Akadca bir çevirisi bulunan, bilinmeyen bir dilde yazılmış satırlar. Ayrıca bu bilinmeyen dilin kelimelerini Akadca karşılıklarıyla veren sözlük listeleri de bulundu. Asurlu katipler, bu dili, kendilerinden çok önceki bir dönemin kutsal dili olarak öğreniyor ve kopyalıyordu.
Bu dil kimindi? Henry Rawlinson ve başkaları, ona önce "İskitçe" ya da "Akadca" gibi farklı adlar verdi. O dönemde "Akadca" adı, bugün Sümerce dediğimiz dil için kullanılıyordu; terminoloji oldukça karışıktı.
Oppert ve "Sümer" adı
Bu karışıklığa bir düzen getiren kişilerden biri, Alman kökenli Fransız araştırmacı Jules Oppert'ti. Oppert, 1869'da, bu dile "Sümerce" adını verilmesini önerdi. Bu adı, Mezopotamya krallarının unvanlarından aldı. Pek çok kral, kendisini "Sümer ve Akad kralı" olarak tanıtıyordu. Oppert'e göre Akad, Sami dilli halkın, Sümer ise Sami olmayan halkın yaşadığı bölgeydi. Dolayısıyla Sami olmayan dil, "Sümerce" olarak adlandırılmalıydı.
Oppert'in önerisi zamanla kabul gördü. Bugün kullandığımız "Sümer" ve "Sümerce" adları, onun bu önerisinden geliyor. Sümerlerin kendileri ise ülkelerine "Kengir" ya da benzer bir adla, dillerine de "Emegir" diyordu. Yani "Sümer" adı, aslında Akadca bir adın Avrupa'daki uyarlaması.
Kendinizi tanıtırken, komşunuzun size verdiği adı kullanmak zorunda kalsaydınız, ne hissederdiniz?
Halévy'nin itirazı
Sümercenin varlığına en güçlü itirazı, Fransız şarkiyatçı Joseph Halévy yaptı. Halévy, 1874'ten itibaren yayımladığı yazılarda, Sümercenin gerçek bir konuşma dili olmadığını savundu. Ona göre, "Sümerce" metinler, Babil rahiplerinin Akadcayı gizli bir biçimde yazmak için kullandıkları bir şifre sistemiydi. Rahipler, bilgilerini halktan saklamak için, Akadca kelimeleri, ideogramlarla ve yapay ses değerleriyle yazmışlardı.
Halévy'nin bu görüşü, bir süre önemli destek buldu. Bazı Alman araştırmacılar, özellikle Friedrich Delitzsch, bir dönem bu görüşe yaklaştı. Tartışmanın arka planında, dil bilimsel argümanların yanında, Sami halkların uygarlık tarihindeki yerine dair ideolojik kaygılar da vardı. Eğer Mezopotamya uygarlığını başlatanlar Sami değilse, bu, dönemin bazı ırkçı tartışmalarında farklı biçimlerde kullanılabiliyordu.
Halévy, uzun yıllar görüşünden vazgeçmedi ve ölümüne kadar bu tezi savundu.
Tello'daki kanıt
Tartışmayı fiilen sona erdiren gelişme, Güney Irak'tan geldi. 1877'de, Basra'daki Fransız konsolos yardımcısı Ernest de Sarzec, Tello adıyla bilinen bir höyükte kazılara başladı. Burası, antik Girsu kentiydi; Lagaş devletinin önemli merkezlerinden biri.
De Sarzec, burada çok sayıda heykel, kabartma ve yazıt buldu. En ünlü buluntular arasında, Lagaş hükümdarı Gudea'nın diyorit heykelleri vardı. Bu heykellerin üzerindeki yazıtlar, Sümerce yazılmıştı. Ayrıca Gudea'nın, tanrı Ningirsu için yaptırdığı tapınağı anlatan uzun silindir yazıtlar da bulundu.
Bu buluntular, Sümercenin Asurlu katiplerin kütüphanelerinde kalmış bir rahip şifresi olmadığını, MÖ üçüncü binyılda Güney Mezopotamya'da gündelik ve resmi olarak kullanılan bir dil olduğunu gösterdi. Binlerce idari tablet, sözleşme ve mektup, yalnızca Sümerce yazılmıştı; Akadca çevirileri yoktu. Bir şifrenin, ekmek ve bira dağıtımını kaydetmek için kullanılması mantıklı değildi.
Çoğu araştırmacı, Tello kazılarından sonra Sümercenin gerçek bir dil olduğunu kabul etti. Fransız araştırmacı François Thureau-Dangin, 1905'te yayımladığı "Les inscriptions de Sumer et d'Akkad" adlı eserinde, Sümerce yazıtları sistematik olarak çevirdi ve Sümerce çalışmalarını sağlam bir zemine oturttu.
Tanrılar arasındaki ilişki: iki adlı tanrılar
Sümercenin keşfi, Mezopotamya tanrılarının adlarını da iki katmanlı hale getirdi. Asurlu ve Babilli kaynaklarda Ellil, İştar, Şamaş, Sin ve Ea olarak bilinen tanrıların, daha eski Sümerce adları ortaya çıktı: Enlil, İnanna, Utu, Nanna ve Enki.
Bu çift adlar, tanrıların aynı mı yoksa farklı mı olduğu sorusunu doğurdu. Araştırmacılar, Akadca konuşan halkların, kendi tanrılarını Sümer tanrılarıyla eşleştirdiğini düşünüyor. Örneğin Sami güneş tanrısı Şamaş, Sümer güneş tanrısı Utu ile özdeşleştirildi. İştar ve İnanna ise farklı kökenlerden gelen iki tanrıçanın zamanla birleşmesi olarak yorumlanıyor. Ea ve Enki'nin eşleşmesi de benzer bir süreçle açıklanıyor.
Anunnaki adı da bu iki katmanlı yapının bir örneği. Sümerce metinlerde "Anuna" ya da "Anunna" olarak geçen ad, Akadca metinlerde "Anunnaku" olarak geçiyor. Bugün kullandığımız "Anunnaki" biçimi, Akadca biçime daha yakın. Yani popüler kültürdeki Anunnaki adı bile, iki dilin buluşmasının ürünü.
Tanrıçaların lehçesi: Emesal
Sümerce çalışmaları ilerledikçe, dilin içinde başka bir katman daha keşfedildi. Bazı metinlerde, Sümercenin "Emesal" adı verilen farklı bir biçimi kullanılıyordu. Emesal'de bazı kelimeler, standart Sümerceden, yani Emegir'den farklı söyleniyordu. Örneğin "tanrı" anlamına gelen kelime, Emegir'de "dingir" iken, Emesal'de "dimmer" biçiminde geçiyordu.
Emesal'in kimler tarafından kullanıldığı ilginç bir soru. Edebi metinlerde, Emesal genellikle kadın karakterlerin, özellikle tanrıçaların konuşmalarında kullanılıyor. İnanna'nın konuştuğu bazı bölümler Emesal'le yazılmış. Ayrıca gala adı verilen ağıt rahiplerinin söylediği ağıtlar da büyük ölçüde Emesal'le yazılmıştı.
Bu yüzden Emesal, bir dönem "kadınların dili" olarak tanımlandı. Ancak son yıllarda araştırmacılar, bu tanımın fazla dar olduğunu ve Emesal'in belirli türlerde ve ritüel bağlamlarda kullanılan bir üslup olabileceğini tartışıyor.
Bir tanrıçanın, tanrılardan farklı bir lehçeyle konuştuğunu okumak, size tanrılar arasındaki ilişkiler hakkında ne düşündürüyor?
Akademik okuma
Akademik çevrelerde Sümerce, bugün bilinen hiçbir dille akrabalığı kanıtlanamamış, yalıtık bir dil olarak kabul ediliyor. Eklemeli bir yapıya sahip; yani kelimelere ekler eklenerek anlam oluşturuluyor. Bu özellik, bazı araştırmacıların Sümerceyi Türkçe, Macarca ya da başka eklemeli dillerle ilişkilendirmeye çalışmasına yol açtı; ama bu girişimler, akademik çevrelerde kabul görmedi.
Sümercenin, MÖ üçüncü binyılın sonları ile ikinci binyılın başları arasında konuşma dili olarak kullanımdan düştüğü, ama yazı ve ritüel dili olarak, Latincenin Orta Çağ Avrupası'ndaki konumuna benzer biçimde, yaklaşık iki bin yıl daha kullanıldığı düşünülüyor.
Sümercenin kesin olarak nasıl telaffuz edildiği de hâlâ tam bilinmiyor. Okunuşlar, büyük ölçüde Akadca ve sözlük listeleri üzerinden yeniden kuruluyor.
Sitchin'in okuması
Sitchin, Sümerceyi Anunnaki anlatısının dili olarak kullandı. Ona göre Sümerler, uygarlıklarını birdenbire ve tam olarak gelişmiş bir halde, tanrılardan almıştı. Sümercenin bilinen hiçbir dille akraba olmaması, Sitchin'in yorumunu destekleyen bir unsur olarak sunuldu.
Ancak dil bilimciler, yalıtık dillerin dünyada az olmadığını vurguluyor. Bask dili ya da Japoncanın akrabalık sorunları gibi, Sümercenin yalıtıklığı da, dil tarihindeki boşlukları gösteriyor; olağanüstü bir köken gerektirmiyor.
Forumlarda
Forumlarda Sümercenin yalıtıklığı en çok konuşulan konulardan biri. Özellikle Türkçe forumlarda, Sümerce ile Türkçe arasında akrabalık olduğunu savunan başlıklar sık görülüyor. Bu başlıklarda, benzer görünen kelime çiftleri listeleniyor. Bazı kullanıcılar ise, rastlantısal benzerliklerin her iki dil arasında bulunabileceğini ve dil akrabalığının düzenli ses denklikleriyle kanıtlanması gerektiğini hatırlatıyor.
Halévy'nin "şifre" teorisi ise forumlarda pek bilinmiyor. Bilindiği durumlarda, ilginç biçimde, bazı kullanıcılar bunu "Sümerlerin hiç var olmadığı" tezine destek olarak kullanmaya çalışıyor; ama bu, Tello kazılarından sonraki kanıtları göz ardı ediyor.
SohbeX teorisi
Spekülasyon olarak okuyun. Bana öyle geliyor ki Sümercenin keşfi hikâyesi, bilginin nasıl "kabul edildiği" konusunda bize önemli bir şey söylüyor. Halévy'nin teorisi, kendi döneminde mantıksız değildi; elindeki kanıtlarla tutarlı bir açıklama sunuyordu. Onu çürüten, tartışmalar değil, yeni kanıtlardı: Tello'nun toprağından çıkan heykeller ve tabletler.
Belki de Anunnaki tartışmalarında da benzer bir durum var. Her iki taraf da, ellerindeki kanıtlarla tutarlı anlatılar kuruyor. Tartışmayı bitirecek olan, belki de henüz kazılmamış bir höyükte bekliyor.
Bu bir yorum; kesin bir bilgi değil.
Size soru
Sümercenin bir zamanlar "şifre" olarak görüldüğünü biliyor muydunuz? Sümerce ile Türkçe arasındaki akrabalık iddiaları hakkında ne düşünüyorsunuz? Sizce bir tartışmayı bitiren şey, argümanlar mı yoksa yeni buluntular mı? Yorumlarda yazın.
Giriş yap