Giriş yap
🏺 Anunnaki

Smith'ten sonra Gılgamış: Bir müze rafında bulunan yirmi satır

2011 yılında, Irak'ın kuzeyindeki Süleymaniye Müzesi, bir satıcıdan bir grup tablet satın aldı. Bunların arasında, ilk bakışta pek dikkat çekmeyen, kırık bir kil parçası vardı. Birkaç yıl sonra bu parçanın Gılgamış Destanı'nın beşinci tabletine ait olduğu ve o güne kadar bilinmeyen satırlar içerdiği anlaşıldı. Sedir Ormanı sahnesine yeni bir ses eklenmişti: Maymunların bağrışması, ağustosböceklerinin ötüşü, kuşların cıvıltısı.

Bu haberi ilk okuduğumda, Gılgamış'ın hâlâ "bitmemiş" bir metin olduğunu fark ettim. George Smith'in 1872'deki ünlü konuşmasını bu blogda daha önce anlattım. Ama Smith'in tanıdığı tufan parçası, hikâyenin yalnızca başlangıcıydı. Destan, ondan sonraki yüz elli yılda parça parça büyüdü ve büyümeye devam ediyor. Bu kez o ikinci yolculuğu, Smith'ten sonraki keşifleri konuşmak istiyorum.

Ninive'den sonra: Eski Babil kopyaları

Smith'in çalıştığı tabletler, Asurbanipal'in Ninive'deki kütüphanesinden geliyordu; yani MÖ yedinci yüzyıla aitti. Uzun süre Gılgamış denince akla bu geç versiyon, bugün "Standart Babil Versiyonu" denen metin geliyordu. On iki tabletlik bu düzenleme, geleneğe göre Sin-leqi-unninni adlı bir yazıcıya atfediliyor.

Yirminci yüzyılın başında tablo değişti. Antika piyasasında, Eski Babil dönemine, yani yaklaşık bin yıl daha eski bir zamana ait Gılgamış tabletleri ortaya çıktı. Bunlardan biri Pennsylvania Üniversitesi Müzesi'ne gitti; Stephen Langdon onu 1917'de yayımladı. Bir başkası Yale'e gitti; Morris Jastrow ve Albert Clay 1920'de bu tableti yayımladılar. Bu iki tablet, Gılgamış ile Enkidu'nun ilk karşılaşmasını ve Humbaba seferine hazırlığı anlatıyordu.

Bu tabletlerin ortaya koyduğu şey şaşırtıcıydı: Eski Babil versiyonu, geç versiyonla aynı değildi. Bazı sahneler daha kısa, bazıları daha uzundu. Bazı konuşmalar tamamen farklıydı. Yani Gılgamış, sabit bir metin değil, yüzyıllar boyunca yeniden yazılan, genişletilen, düzenlenen bir gelenekti.

Sümerce şiirler

Bir sonraki büyük adım, Sümerce Gılgamış şiirlerinin tanınmasıydı. Nippur'dan ve Ur'dan çıkan tabletler arasında, Gılgamış'ı anlatan beş ayrı Sümerce şiir belirlendi: "Gılgamış ve Huwawa", "Gılgamış ve Gök Boğası", "Gılgamış ve Akka", "Gılgamış, Enkidu ve Ölüler Dünyası" ve "Gılgamış'ın Ölümü".

Samuel Noah Kramer, bu şiirlerin birleştirilmesinde ve yayımlanmasında öncü rol oynadı. Kramer'in çalışmaları, Akadca destanın bu Sümerce şiirlerden yararlanarak oluşturulduğunu gösterdi. Ama Akadca destan, onları tek tek kopyalamadı; bir araya getirip yeni bir bütün kurdu. Örneğin Sümerce şiirlerde Enkidu, Gılgamış'ın hizmetkârı olarak görünüyor; Akadca destanda ise onun dostu, neredeyse eşiti.

Bir ayrıntı benim çok hoşuma gidiyor: Standart versiyonun on ikinci tableti, "Gılgamış, Enkidu ve Ölüler Dünyası" şiirinin ikinci yarısının neredeyse kelimesi kelimesine Akadcaya çevrilmiş hali. Bu yüzden on ikinci tablet, hikâyenin geri kalanıyla tam uyuşmuyor. Enkidu on birinci tablete gelmeden ölmüştü; on ikincide ise yeniden canlı. Araştırmacılar bu tableti çoğu zaman bir ek, bir ilave olarak görüyor.

Andrew George'un edisyonu

Yüz yıl boyunca biriken bu parçaların bir araya getirilmesi, büyük bir iş gerektiriyordu. Bu işi Londra Üniversitesi'nden Andrew George üstlendi. George, 2003'te iki ciltlik "The Babylonian Gilgamesh Epic" adlı eleştirel edisyonu yayımladı. Bu edisyon, o güne kadar bilinen bütün kopyaları, el yazması gibi tek tek inceleyerek, satır satır karşılaştırdı.

Bugün okunan akademik çevirilerin çoğu, doğrudan ya da dolaylı olarak George'un edisyonuna dayanıyor. Onun 1999'da Penguin'den çıkan çevirisi de geniş okuyucu kitlesine ulaşan en güvenilir versiyonlardan biri oldu.

Süleymaniye tableti

Şimdi en başa, Süleymaniye'ye dönelim. Tablet, Farouk al-Rawi ve Andrew George tarafından 2014'te yayımlandı. Beşinci tabletin bu yeni parçası, Gılgamış ve Enkidu'nun Sedir Ormanı'na girişini anlatıyor. Ve burada orman, daha önce bildiğimizden çok daha canlı.

Yeni satırlarda, ormanın sesleri anlatılıyor. Kuşlar ötüyor, maymunlar bağırıyor, böcekler sürekli bir ses çıkarıyor. Bu sesler, Humbaba'nın sarayında çalınan bir müzik gibi tasvir ediliyor. Humbaba, artık yalnızca bir canavar değil; bir orman sarayının efendisi, kendi müzisyenleri olan bir hükümdar gibi görünüyor.

Bu, metnin okunmasını değiştiren bir ayrıntı. Daha önce Humbaba'nın öldürülmesi, bir kahramanlık eylemi olarak okunuyordu. Yeni satırlarla birlikte, bu öldürmenin bir yıkım olduğu, güzel bir yerin tahrip edildiği daha açık görünüyor. Hatta Enkidu'nun bir sedir ağacını kesmesinden sonra duyduğu pişmanlık, yeni bir anlam kazanıyor.

Tanrılar arasındaki ilişki

Keşif tarihi, Gılgamış'taki tanrılar arasındaki ilişkilere de yeni katmanlar ekledi. Standart versiyonda, Gılgamış ile Enkidu'nun Gök Boğası'nı öldürmesinden sonra tanrılar meclisi toplanıyor. Anu, Enlil, Ea ve Şamaş tartışıyor. Enlil, Enkidu'nun ölmesi gerektiğini söylüyor; Şamaş itiraz ediyor, çünkü iki kahraman onun izniyle hareket etmişti.

Bu sahnede Şamaş'ın tavrı, Eski Babil versiyonlarında da görülüyor. Şamaş, Gılgamış'ın koruyucusu; seferin tanrısal destekçisi. Ama tanrılar meclisinde son sözü o söylemiyor. Enlil'in kararı geçerli oluyor. Bu, Mezopotamya panteonundaki güç dengesini açıkça gösteriyor: Şamaş adaletin tanrısı, ama Enlil'in iradesi daha ağır basıyor.

İştar'ın rolü de ilginç. İştar, Gılgamış'a evlilik teklif ediyor; reddedilince babası Anu'dan Gök Boğası'nı istiyor. Anu önce karşı çıkıyor, sonra kızının tehdidi karşısında boyun eğiyor. Bu sahne, tanrılar arasında bir aile ilişkisi olduğunu, kızın babasını zorlayabildiğini gösteriyor.

Ea ise destanın sonlarına doğru, tufan anlatısında öne çıkıyor. Utnapiştim, Gılgamış'a tufanı anlatırken, Ea'nın Enlil'in kararını nasıl dolaylı yoldan boşa çıkardığını aktarıyor. Tufandan sonra Enlil öfkeleniyor; Ea onu, cezanın suçluya göre verilmesi gerektiğini söyleyerek yatıştırıyor. Bu konuşma, tanrılar arasında da bir hesap sorma olduğunu gösteriyor.

Sitchin'in okuması

Sitchin, Gılgamış'ı Anunnaki'nin insanlara ölümsüzlük vermeyi reddetmesinin hikâyesi olarak okudu. Ona göre Gılgamış'ın "üçte ikisi tanrı" olması, genetik bir melezliği anlatıyordu. Sedir Ormanı ise Lübnan'daki Baalbek'te bir iniş alanıydı.

Akademik çevirilerde "üçte ikisi tanrı, üçte biri insan" ifadesi geçiyor; ama araştırmacılar bunu Gılgamış'ın tanrıça Ninsun'un oğlu olmasıyla açıklıyor. Bu oran matematiksel bir genetik tanım değil, kahramanın olağanüstü statüsünü vurgulayan bir ifade. Sedir Ormanı'nın coğrafi konumu metinde belirsiz; bazı versiyonlarda doğuda, bazılarında batıda gibi görünüyor. Süleymaniye tablet parçası da ormanı bir iniş pisti olarak değil, canlı bir doğa olarak anlatıyor.

Forumlarda Gılgamış'ın keşfi

Forumlarda Gılgamış genellikle Tevrat'la karşılaştırılarak konuşuluyor. Tufan sahnesi, Nuh hikâyesiyle yan yana koyuluyor. Keşif tarihi pek bilinmiyor; çoğu kullanıcı, destanın bir bütün halinde, tek bir tablette bulunduğunu düşünüyor.

Süleymaniye tableti çıktığında, bazı İngilizce forumlarda kısa bir heyecan oldu. Bir kullanıcı, "Gılgamış'ın hâlâ yeni satırları bulunuyorsa, başka neler bulunacak?" diye sordu. Bir başkası, müze depolarında hâlâ okunmamış binlerce tablet olduğunu hatırlattı. Bir Türkçe forumda ise biri, yeni satırlardaki maymunlardan yola çıkıp Sedir Ormanı'nın aslında başka bir kıtada olduğunu ileri sürdü. Bu, metnin söylediğinden çok daha fazlasını okumak oldu; ama sorulan soru, en azından metne yeniden bakmaya davet ediyordu.

Çeviri sorunları

Gılgamış'ın çevirisinde en çok tartışılan satırlardan biri, destanın açılışı. Standart versiyon, "Ša nagba imuru", yani "Derinliği gören" diye başlıyor. Eski Babil versiyonu ise "Šutur eli šarri", yani "Krallardan üstün olan" diye başlıyordu. İki açılış, kahramanı iki farklı yönden tanıtıyor: Biri bilgeliği, öbürü gücü öne çıkarıyor.

"Nagbu" kelimesi de tartışmalı. "Derinlik", "her şey" ya da yer altındaki tatlı su anlamına gelebiliyor. Bu tatlı su, Ea'nın alanı olan Apsu ile ilişkilendiriliyor. Yani "derinliği gören" ifadesi, Gılgamış'ın Ea'nın bilgeliğine eriştiğini ima ediyor olabilir.

SohbeX teorisi: Orman neden konuşuyor?

Bu bölüm tamamen spekülatif.

Süleymaniye tabletinde ormanın bu kadar ayrıntılı anlatılması, bana Eski Babil ve geç dönem yazıcılarının farklı izleyicilere seslendiğini düşündürüyor. Belki de bu sahne, bir saray topluluğu önünde yüksek sesle okunurken, dinleyiciler için bir tür ses gösterisine dönüşüyordu. Okuyucu maymun seslerini, kuş seslerini taklit ediyor olabilirdi.

Eğer öyleyse, Gılgamış yalnızca okunacak bir metin değil, sahnelenebilecek bir performanstı. Bunu kanıtlayacak bir belge yok. Ama metnin kendisi, sesleri bu kadar özenle sıralarken, bir dinleyiciyi aklında tutuyor gibi.

Bir şeyi daha eklemeliyim: Bu fikir, Gılgamış'ın Eski Babil döneminde okul metni olarak da kopyalandığı bilgisiyle çelişmiyor. Bir metin, hem sınıfta ezberlenen hem de saray salonunda seslendirilen bir şey olabilir. Bugün de aynı şiir, bir derste satır satır incelenirken, bir sahnede yüksek sesle okunabiliyor. Gılgamış'ın üç bin yılı aşan ömrü, belki de bu çok yönlü kullanımından geliyordu.

Size soru

Gılgamış'ın bundan sonra bulunacak bir satırı, sizce neyi değiştirebilir? Enkidu'nun ölümünü mü, tufanı mı, yoksa Gılgamış'ın sonunu mu? Ben en çok, ikinci tabletteki kayıp kısmı merak ediyorum. Belki bir gün, bir müze rafında birisi o satırları tanıyacak.

❤ 0 beğeni💬 0 yorumBeğenmek ve yorum yapmak için giriş yap