Sina savaşı anlatısı neden bu kadar yayıldı? Kararmış bir dağ, bir anestezi hemşiresi ve iki farklı inanç
Sina'daki uzay limanının tanrılar arasındaki bir savaşta nükleer silahlarla yok edildiği iddiası, Anunnaki anlatısının en dramatik bölümlerinden biri. Daha önceki bir yazıda bu iddianın dayandığı metinleri, Ur Ağıtı'nı ve Erra Destanı'nı, ayrıca çöl verniği tartışmasını ele almıştım. Burada farklı bir şeye odaklanmak istiyorum: Sina savaşı anlatısının yayılmasında, Anunnaki çevreleriyle hiç ilgisi olmayan bir başka topluluğun, yani Hristiyan amatör arkeologların beklenmedik bir payı var.
Hangi dağ?
Kutsal Kitap'taki Sina Dağı'nın, yani Musa'nın on emri aldığı dağın yeri, yüzyıllardır tartışılıyor. Geleneksel kabul, Sina Yarımadası'nın güneyindeki Cebel Musa. Dördüncü yüzyılda Egeria adlı bir kadın hacı, bu bölgeyi ziyaret etti ve yolculuğunu bir mektupta anlattı. Altıncı yüzyılda Bizans İmparatoru Justinianus, dağın eteğinde bugün Azize Katerina Manastırı olarak bilinen manastırı inşa ettirdi. Bu manastır, dünyanın kesintisiz olarak kullanılan en eski Hristiyan manastırlarından biri.
Ama bu geleneksel kabul, herkes tarafından paylaşılmıyor. Bazı akademisyenler, Sina Dağı'nın Arabistan'ın kuzeybatısında, eski Midyan bölgesinde olabileceğini öne sürüyor; çünkü Musa'nın Mısır'dan kaçtıktan sonra Midyan'da yaşadığı anlatılıyor. Bu tartışma, uzun süre akademik çevrelerde kaldı.
Manastırın kütüphanesi
Sina tartışmalarında Azize Katerina Manastırı'nın kendisi, bence hak ettiği ilgiyi görmüyor. Bu manastırın kütüphanesi, dünyanın en eski ve en değerli el yazması koleksiyonlarından birine ev sahipliği yapıyor. On dokuzuncu yüzyılda Alman araştırmacı Constantin von Tischendorf, burada Kutsal Kitap'ın bilinen en eski tam nüshalarından birini, bugün Codex Sinaiticus olarak bilinen el yazmasını gördü. Bu el yazmasının büyük kısmı daha sonra Rusya'ya, oradan da İngiltere'ye götürüldü ve bugün parçaları dört farklı kurumda bulunuyor. Bu süreç, manastır ile Avrupalı araştırmacılar arasında hâlâ tartışılan bir konu.
Manastırın çevresinde yaşayan Cebeliye Bedevileri ise kuşaklar boyunca manastırla birlikte yaşadı. Gelenek, bu topluluğun Justinianus'un manastırı korumak için bölgeye yerleştirdiği ailelerin soyundan geldiğini anlatıyor. Bugün de bölgede rehberlik yapıyorlar ve dağın yollarını herkesten iyi biliyorlar.
Bu ayrıntılar, Sina'nın bir savaş alanı değil, yüzyıllar boyunca dua, kopyalama ve birlikte yaşama mekânı olduğunu hatırlatıyor. Bir manastırın sessiz kütüphanesi, bir nükleer savaş anlatısından çok daha az dramatik; ama çok daha somut bir tarih anlatıyor.
Siz Azize Katerina Manastırı'nı ziyaret ettiniz mi ya da ziyaret etmeyi düşündünüz mü?
Ron Wyatt ve Cebel el-Lawz
Yirminci yüzyılın son çeyreğinde, bu tartışma beklenmedik bir figürle popüler kültüre taşındı. Ron Wyatt, Tennessee'li bir anestezi hemşiresiydi ve kendini amatör bir Kutsal Kitap arkeoloğu olarak görüyordu. Wyatt, Nuh'un gemisinin kalıntılarını, Kızıldeniz'in dibinde Firavun'un savaş arabalarının tekerleklerini ve gerçek Sina Dağı'nı bulduğunu iddia etti.
Wyatt'a göre gerçek Sina Dağı, Suudi Arabistan'ın kuzeybatısındaki Cebel el-Lawz'du. Bu dağın zirvesi, koyu renkli, neredeyse kararmış görünen kayalarla kaplı. Wyatt, bu karanlığın, Tanrı'nın dağa ateşle inmesinin izi olduğunu söyledi. 1980'lerde Suudi Arabistan'a izinsiz olarak giren Wyatt, kısa bir süre gözaltına alındı.
Wyatt'ın ardından, Bob Cornuke ve Larry Williams adlı iki Amerikalı da Cebel el-Lawz'a gitti. Gazeteci Howard Blum, onların hikâyesini 1998'de yayımlanan "The Gold of Exodus" kitabında anlattı. Bu kitap, Cebel el-Lawz'u geniş bir okur kitlesine tanıttı.
Akademisyenler ve jeologlar, Cebel el-Lawz'un zirvesindeki koyu renkli kayaların, yanma değil, kayanın kendi mineral bileşimi ve yüzeyindeki doğal oksitlenme ile açıklanabileceğini belirtti. Wyatt'ın diğer iddiaları, yani savaş arabası tekerlekleri ve Nuh'un gemisi, bilimsel çevrelerde kabul görmedi.
Siz Ron Wyatt'ın adını daha önce duymuş muydunuz?
İki topluluk, bir dağ
Burada ilginç bir şey oluyor. Wyatt'ın kararmış dağ fotoğrafları, Hristiyan çevrelerde Tanrı'nın ateşinin izi olarak yayılırken, Anunnaki forumlarında aynı fotoğraflar, Sitchin'in nükleer savaş iddiasının kanıtı olarak paylaşılmaya başladı. Aynı kararmış kaya, bir toplulukta bir mucizenin, diğerinde bir nükleer patlamanın izi.
Bu iki topluluk, birbirine son derece şüpheyle bakıyor. Wyatt'ın takipçileri, Sitchin'i Kutsal Kitap'ı çarpıtan biri olarak görüyor; Sitchin okurları ise Wyatt'ın takipçilerini, olayları dini bir çerçeveye hapseden kişiler olarak değerlendiriyor. Ama ikisi de aynı fotoğrafları, aynı belgeselleri ve aynı "gizli dağ" anlatısını kullanıyor.
Bu ortak malzeme, Sina savaşı anlatısının yayılma alanını genişletiyor. Bir Hristiyan izleyici, Cebel el-Lawz hakkında bir belgesel izledikten sonra, algoritmaların önerdiği Anunnaki videolarına yönlenebiliyor. Ya da tam tersi.
Siz aynı kanıtın iki farklı topluluk tarafından iki farklı biçimde okunduğuna hiç tanık oldunuz mu?
Suudi Arabistan'ın açılması
Son yıllarda Cebel el-Lawz tartışmasına yeni bir boyut eklendi. Suudi Arabistan, turizme açılma politikası çerçevesinde kuzeybatıdaki bölgeleri ziyaretçilere açmaya başladı. Bu bölge, NEOM gibi büyük projelerle de gündeme geliyor. Daha önce ulaşılması çok zor olan Cebel el-Lawz, artık fotoğrafçıların, gezginlerin ve video yapımcılarının ilgisini çekiyor.
Bu açılma, dağın fotoğraflarının sayısını büyük ölçüde artırdı. Sosyal medyada, kararmış zirvenin yüksek çözünürlüklü görüntüleri, drone çekimleri ve gezi videoları dolaşıyor. Her yeni görüntü, hem Wyatt'ın takipçileri hem de Sitchin okurları için yeni bir paylaşım fırsatı yaratıyor.
Tanrılar arasındaki ilişki ve İşum'un sesi
Sitchin'in nükleer savaş anlatısının dayandığı metinlerden biri, Erra Destanı. Daha önce bu metnin yıkım sahnelerini ele almıştım. Burada farklı bir figüre, Erra'nın vezirine, İşum'a dikkat çekmek istiyorum.
Erra Destanı'nda İşum, savaş ve yıkım tanrısı Erra'nın yanında duran, onu sakinleştirmeye çalışan bir figür. Erra öfkeyle şehirleri yok ederken, İşum ona yalvarıyor, onunla tartışıyor ve sonunda onu durdurmayı başarıyor. Destanın sonunda Erra, İşum'un sözlerini dinliyor ve öfkesinden vazgeçiyor.
Bu ilişki, Mezopotamya tanrıları arasındaki dengenin güzel bir örneği. Yıkım gücü, bir başka tanrının aklı ve merhametiyle sınırlanıyor. İşum, tanrıların dünyasında bir arabulucu, bir vicdan sesi. Sitchin'in okumasında ise bu figür neredeyse hiç anılmıyor; anlatı, yıkıma odaklanıyor.
Akademisyenler, Erra Destanı'nı, Milattan önce birinci binyılda Babil'in yaşadığı iç savaşların, yağmaların ve kaosun bir yansıması olarak okuyor. Destan, bir felaketin neden yaşandığını ve nasıl sona erdiğini açıklayan bir teolojik yorum. Bu yorumda, İşum'un rolü, umudun ve iyileşmenin habercisi.
Akademik okuma
Akademik dünyada Sina Dağı'nın yeri hâlâ tartışmalı; ama bu tartışma, bir nükleer savaş ya da bir uzay limanıyla değil, metinlerin coğrafi göndermeleriyle ilgili. Akademisyenler, Çıkış anlatısındaki yer adlarını, Mısır kaynaklarını ve arkeolojik verileri karşılaştırarak, farklı olası konumları değerlendiriyor.
Sitchin'in okuması
Sitchin, Sina'daki uzay limanının, Marduk'un yükselişini engellemek isteyen tanrılar tarafından yok edildiğini öne sürdü. Bu savaşta kullanılan silahların, Erra Destanı'nda anlatılan yedi korkunç silah olduğunu düşünüyordu. Bu okumada İşum'un arabuluculuğu, yerini bir felaket anlatısına bırakıyor.
Forumlarda
Forumlarda Sina savaşı anlatısı, genellikle Cebel el-Lawz fotoğrafları, çöl verniği tartışmaları ve Erra Destanı'ndan alıntılarla birlikte dolaşıyor. Bu üçlü, farklı kaynaklardan gelse de bir araya geldiğinde güçlü bir izlenim yaratıyor.
SohbeX teorisi
Spekülasyon olarak okuyun. Bana öyle geliyor ki Sina savaşı anlatısının yayılması, iki farklı inanç topluluğunun aynı imgeye duyduğu ihtiyaçla açıklanabilir. Kararmış bir dağ, hem ilahi bir varlığın hem de bir felaketin izini taşıyabilecek kadar güçlü bir imge. Bu imge, her topluluğun kendi hikâyesine yerleşebiliyor. Belki de en güçlü imgeler, tek bir anlama değil, birden fazla anlama açık olanlar.
Bu bir yorum; kesin bir bilgi değil.
İşum'un hikâyesi bana bu yüzden çok değerli geliyor. Mezopotamyalılar, yıkımı anlatırken bile onu durduran bir sesi hikâyenin içine yerleştirmişlerdi. Erra'nın öfkesi ne kadar büyük olursa olsun, sonunda bir başka tanrının sözleri galip geliyor. Destanın son bölümünde, metnin kendisinin bir koruma işlevi gördüğü söyleniyor: Bu şarkının okunduğu evde, Erra'nın öfkesinin dokunmayacağı vaat ediliyor. Arkeologlar, bu destanın bazı bölümlerinin evlerde muska olarak kullanılan küçük tabletlere yazıldığını buldu. Yani insanlar, bu metni bir felaket hikâyesi olarak değil, felaketlere karşı bir koruma olarak evlerinde saklıyordu.
Sina savaşı anlatısının neredeyse hiç anmadığı bu ayrıntı, bence metnin asıl ruhunu gösteriyor. Mezopotamyalılar için Erra Destanı, korkunun değil, umudun bir aracıydı. Bir nükleer savaş raporu, kimsenin evinde muska olarak taşınmaz.
Bu farkı akılda tutmak, Sina tartışmalarını okurken bana hep yol gösteriyor.
Size soru
Cebel el-Lawz'un kararmış zirvesinin fotoğraflarını gördünüz mü? Sizce bir imgenin iki farklı inanç topluluğu tarafından kullanılması, onun gücünü mü artırıyor, güvenilirliğini mi azaltıyor? Erra Destanı'nda İşum'un rolü size ne düşündürüyor? Yorumlarda paylaşın.
Bir sonraki yazıda 2012 kehanetinin neden bu kadar yayıldığına bakacağım.
Giriş yap