Giriş yap
🏺 Anunnaki

Paul-Émile Botta: Horsabad'da ilk Asur sarayını bulan konsolos

1843 yılının ilkbaharında, Musul'daki Fransız konsolosu, birkaç aydır süren kazılarından hiçbir sonuç alamamıştı. Kuyuncik höyüğünde açtığı çukurlardan yalnızca tuğla parçaları ve birkaç yazıt kırığı çıkmıştı. Tam vazgeçmek üzereyken, kuzeydeki bir köyden gelen biri, köyünün altında, üzerinde resimler olan taşlar bulunduğunu söyledi. Konsolos, birkaç işçiyi oraya gönderdi. Birkaç gün sonra işçiler, kabartmalı duvarların ortaya çıktığını haber verdi.

Bu konsolos, Paul-Émile Botta'ydı. Köyün adı Horsabad'dı. Ve ortaya çıkan duvarlar, modern dönemde keşfedilen ilk Asur sarayına aitti. Ben Botta'nın hikâyesini, Layard'ın gölgesinde kalmış ama Asuroloji'nin gerçek başlangıç noktası olan bir hikâye olarak görüyorum. Asur'u ilk kim buldu sorusunun cevabının bir Fransız konsolos olduğunu biliyor muydunuz?

Bir doğa bilimcinin uzun yolu

Botta, 1802'de İtalya'nın Torino kentinde doğdu. Babası, İtalyan tarihçi Carlo Botta'ydı ve aile daha sonra Fransa'ya yerleşti. Paul-Émile, gençliğinde tıp ve doğa bilimleri eğitimi aldı.

Yirmili yaşlarında, bir Fransız ticaret gemisinde hekim ve doğa bilimci olarak dünya çevresinde bir yolculuğa çıktı. Bu yolculuk sırasında, Amerika'nın batı kıyılarını ve Pasifik adalarını ziyaret etti; bitki ve hayvan örnekleri topladı. Daha sonra Mısır'da çalıştı ve Yemen'e bir bilimsel gezi yaptı.

Bu deneyimler, onu Fransız dış işleri için değerli bir aday haline getirdi. 1842'de, Musul'a konsolos olarak atandı. Fransız Asya Derneği'nin önde gelen isimlerinden Julius Mohl, ona Musul çevresindeki höyüklerde kazı yapmasını önerdi.

Kuyuncik'in hayal kırıklığı

Botta, Musul'a vardıktan kısa süre sonra, şehrin karşısındaki Kuyuncik höyüğünde kazılara başladı. Kuyuncik, yerel geleneğe göre eski Ninova'nın yeriydi. Ama Botta'nın açtığı çukurlar, sarayların bulunduğu derin katmanlara ulaşmadı.

Bu, ironik bir durumdu. Çünkü birkaç yıl sonra, Layard aynı höyükte Sanherib'in ve Asurbanipal'in saraylarını bulacaktı. Botta, yanlış yerde değil, yeterince derin olmayan bir yerde kazıyordu.

Horsabad'ın sarayı

Horsabad'daki kazılar, Botta'nın hayatını değiştirdi. Höyüğün içinden, kabartmalı taş levhalarla kaplı odalar, avlular ve kapılar ortaya çıktı. Kapılarda, insan başlı kanatlı boğalar duruyordu. Duvarlarda, savaş sahneleri, haraç getiren yabancılar, avlar ve törenler tasvir ediliyordu.

Botta, bu sarayın Ninova olduğunu düşündü ve Paris'e gönderdiği raporlarda, "Ninova bulundu" diye yazdı. Bu raporlar, Fransız Asya Derneği'nin dergisinde yayımlandı ve büyük bir heyecan yarattı. Fransız hükümeti, kazıların sürmesi için ek kaynak ayırdı ve kabartmaları kopyalamak üzere ressam Eugène Flandin'i Horsabad'a gönderdi.

Sonradan anlaşıldı ki Horsabad, Ninova değil, Asur kralı II. Sargon'un yeni başkenti Dur-Şarrukin'di. Sargon, MÖ sekizinci yüzyılın sonlarında bu kenti inşa ettirmişti; ama kısa bir süre sonra bir savaşta öldü ve oğlu Sanherib başkenti Ninova'ya taşıdı. Bu kentin hikâyesini daha önce ayrı bir yazıda ele almıştım; burada Botta'nın kendisine odaklanmak istiyorum.

Louvre'daki ilk Asur müzesi

Botta'nın gönderdiği kabartmalar ve kanatlı boğalar, büyük zorluklarla Dicle'den Basra'ya, oradan da gemilerle Fransa'ya taşındı. 1847'de, Louvre'da, eserlerin sergilendiği bir Asur salonu açıldı. Bu, Avrupa'da Asur eserlerinin sergilendiği ilk müze bölümüydü. Layard'ın eserlerinin Londra'ya ulaşmasından önce, Parisliler, Asur kralının sarayından gelen kanatlı boğaları görmüştü.

Botta ve Flandin, kazının sonuçlarını, 1849 ile 1850 arasında yayımlanan, beş ciltlik "Monument de Ninive" adlı büyük bir eserde sundu. Bu ciltlerde, Flandin'in kabartma çizimleri, mimari planlar ve yazıtların kopyaları yer alıyordu. Yazıt kopyaları, çivi yazısının çözümünde kullanılan önemli kaynaklardan biri oldu.

Kurna felaketi

Botta'dan sonra, Horsabad'da kazılar, bir başka Fransız konsolos olan Victor Place tarafından sürdürüldü. Place, 1850'lerde sarayın daha geniş bir bölümünü ve kentin kapılarını açtı. Ancak 1855'te, Place'in kazılarından çıkan ve başka kazılardan gelen eserlerle birlikte Fransa'ya gönderilmek üzere yüklenen sallar ve tekneler, Dicle ile Fırat'ın birleştiği Kurna yakınlarında saldırıya uğradı ve battı.

Bu felakette, yüzlerce sandık eser, nehrin dibine gitti. Kaybolan eserler arasında, Horsabad'dan gelen kabartmalar ve kanatlı boğalar da vardı. Sonraki dönemlerde, bu eserleri bulmak için bazı girişimler yapıldı; ama büyük kısmı bulunamadı.

Bu olay, on dokuzuncu yüzyıl kazılarında eserlerin nasıl taşındığını ve ne kadar büyük risklerle karşılaştığını gösteren en çarpıcı örneklerden biri.

Tanrılar arasındaki ilişki: sarayın içindeki tapınaklar

Horsabad sarayının ilginç özelliklerinden biri, sarayın içinde tanrılara adanmış birkaç tapınağın bulunması. Sonraki kazılar, özellikle 1920'ler ve 1930'larda Chicago Üniversitesi Doğu Enstitüsü'nün çalışmaları, bu tapınakların planlarını ortaya çıkardı. Sarayın tapınak bölümünde, ay tanrısı Sin, güneş tanrısı Şamaş, ay tanrısının eşi Ningal, fırtına tanrısı Adad, bilgelik tanrısı Ea ve savaşçı tanrı Ninurta için ayrılmış tapınaklar olduğu düşünülüyor.

Bu tanrıların bir arada olması, Asur kralının, tanrılar dünyasının tamamını kendi sarayına taşımak istediğini gösteriyor. Ay ve güneş, fırtına ve tatlı sular, savaş ve bilgelik; hepsi kralın evinin bir parçasıydı. Ayrıca sarayın yanında bir ziggurat da bulunuyordu.

Sargon'un yazıtlarında, kentin kapılarının da tanrıların adlarıyla anıldığı anlatılıyor. Kentin sekiz kapısı, Şamaş, Adad, Enlil, Mullissu, Anu, İştar, Ea ve Belet-ili gibi tanrıların adlarını taşıyordu. Yani kentin her yönü, bir tanrının korumasına verilmişti.

Kendi evinizin her kapısına bir koruyucunun adını vermek ister miydiniz?

Flandin'in kalemi

Eugène Flandin, Horsabad'a gelmeden önce, İran'da uzun bir yolculuk yapmış ve oradaki anıtları çizmişti. Bu deneyim, onu Botta'nın kazısı için ideal bir ressam yapıyordu. Flandin, Horsabad'da aylarca çalışarak, kabartmaların ayrıntılı çizimlerini hazırladı.

Fotoğrafın henüz yaygın olmadığı bir dönemde, bu çizimler, kabartmaların Avrupa'ya ulaşan ilk görüntüleriydi. Flandin, yalnızca figürleri değil, giysilerin desenlerini, silahların ayrıntılarını ve arka plandaki manzaraları da kaydetti. Bazı çizimlerinde, kabartmaların kırık ve eksik kısımlarını da gösterdi; bu, onları yeniden kurmaya çalışan sonraki araştırmacılar için önemli bir bilgi oldu.

Kurna'da batan ya da kazı sırasında dağılan kabartmaların bazıları, bugün yalnızca Flandin'in çizimleri sayesinde biliniyor. Yani bir ressamın kalemi, nehrin dibine giden taşların hafızasını korudu.

Bir eserin, kendisi yok olduktan sonra yalnızca bir çizimde yaşaması size nasıl geliyor?

Akademik okuma

Akademik çevrelerde Botta, Asur arkeolojisinin öncüsü olarak kabul ediliyor. Araştırmacılar, onun Horsabad'daki buluntularının, Asur sanatının ve mimarisinin ilk kez sistematik olarak belgelenmesini sağladığını vurguluyor. Flandin'in çizimleri, bugün bile, bazı kayıp kabartmaların tek kaydı olarak değer taşıyor.

Ancak Botta'nın kazı yöntemleri de, Layard'ınki gibi, bugünkü standartlara göre kaba bulunuyor. Ayrıca kazılar sırasında, açılan bazı kabartmaların hava koşullarına maruz kalarak zarar gördüğü belirtiliyor. Bazı alçı taşı levhalar, açıldıktan kısa süre sonra kırılıp dağıldı.

Botta'nın sonraki kariyeri ise sessiz geçti. Kudüs'te ve Trablus'ta konsolos olarak görev yaptı ve 1870'te Fransa'da hayatını kaybetti. Adı, Layard'ın kadar tanınmadı.

Sitchin'in okuması

Sitchin, Botta'nın adını özel olarak anmadı. Ama Horsabad'dan gelen kanatlı figürler ve kutsal ağaç sahneleri, Sitchin'in ve onun izinden giden yazarların kitaplarında sık sık kullanıldı. Bu figürler, onlara göre Anunnaki'nin ya da onların yardımcılarının tasvirleriydi.

Horsabad sarayının tapınak bölümü ise, bu yorumlara farklı bir bağlam sunuyor. Saraydaki tanrılar, kendi tapınaklarında, belirli ritüellerle tapınılan varlıklar olarak görülüyordu. Kanatlı koruyucular, bu tanrıların değil, kralın ve sarayın koruyucusuydu.

Sitchin'in okurları için Horsabad, kanatlı figürlerin tek başına değil, tapınaklar, kapılar ve yazıtlarla birlikte okunması gereken bir yer olarak ilginç bir sınama alanı sunuyor.

Forumlarda

Forumlarda Botta'nın adı, Layard'a göre çok daha az geçiyor. Bazı kullanıcılar, Louvre'daki Asur salonunu ziyaret ettiklerinde, kanatlı boğaların karşısında hissettiklerini anlatıyor ve bu eserlerin kim tarafından bulunduğunu soruyor. Bu sorulara verilen cevaplarda, Botta'nın adı genellikle Layard'la birlikte anılıyor.

Kurna felaketi ise, bazı başlıklarda "nehrin dibindeki Asur hazinesi" olarak, macera hikâyesi tadında anlatılıyor. Bazı kullanıcılar, bu eserlerin bir gün bulunup bulunamayacağını merak ediyor.

Siz bu hikâyeyi hangi taraftan okursunuz?

SohbeX teorisi

Spekülasyon olarak okuyun. Bana öyle geliyor ki Botta'nın hikâyesinde, Mezopotamya'nın tanrıları ile modern dünya arasındaki ilişkinin ilk perdesi saklı. Kral Sargon, tanrıları kendi sarayına taşımıştı; Botta ise, Sargon'un sarayını Paris'e taşıdı. Kurna'da batan sandıklar ise, bu taşımanın bedelini gösteriyor.

Belki de tanrıların hikâyesi, her çağda yeniden yer değiştiriyor: tapınaktan saraya, saraydan müzeye, müzeden ekranlarımıza. Her yer değiştirmede bir şeyler kazanılıyor, bir şeyler de nehrin dibinde kalıyor.

Bu bir yorum; kesin bir bilgi değil.

Size soru

Louvre'daki Asur salonunu ziyaret ettiniz mi? Botta'nın adını daha önce duymuş muydunuz? Sizce Kurna'da batan eserler bir gün bulunabilir mi? Yorumlarda yazın.

❤ 0 beğeni💬 0 yorumBeğenmek ve yorum yapmak için giriş yap