Giriş yap
🏺 Anunnaki

Nefilim anlatısı neden bu kadar yayıldı? Dev kemikleri, düzenlenmiş fotoğraflar ve bir Kumran parşömeni

Sosyal medyada bir fotoğraf, yıllardır döngü halinde geri dönüyor: Çölde bir kazı alanı, toprağın içinde devasa bir insan kafatası, yanında küçücük görünen bir kazı görevlisi. Altında genellikle "Bilim insanlarının sakladığı Nefilim bulgusu" gibi bir yazı oluyor. Bu fotoğrafı ilk gördüğümde, ne kadar çok kişinin paylaştığına şaşırmıştım. Sonra kaynağını aradım ve hikâyenin kendisinin, fotoğraftan çok daha ilginç olduğunu fark ettim.

Burada Nefilim anlatısının, yani Anunnaki ile ilişkilendirilen devler iddiasının, neden bu kadar yaygınlaştığını anlamaya çalışacağım.

Metindeki devler

Nefilim kelimesi, Tekvin kitabının altıncı bölümünde geçiyor. Metin, "Tanrı oğulları"nın insan kızlarıyla birleştiğini ve o günlerde yeryüzünde Nefilim'in bulunduğunu anlatıyor. Kelime, Sayılar kitabında bir kez daha karşımıza çıkıyor: Kenan'a gönderilen casuslar, orada Nefilim'i gördüklerini ve kendilerini onların yanında çekirge gibi hissettiklerini söylüyor.

Kelimenin kökeni tartışmalı. Pek çok dilbilimci onu İbranice "düşmek" anlamına gelen kökle ilişkilendiriyor; bu durumda Nefilim "düşmüşler" ya da "düşürenler" anlamına gelebilir. Septuaginta, yani İbranice kutsal metinlerin Yunanca çevirisi, kelimeyi "gigantes" olarak çevirdi. Batı dillerindeki "dev" çağrışımı büyük ölçüde bu çeviriden geliyor.

Sitchin ise kelimeyi "aşağı inenler" olarak okudu ve Anunnaki ile özdeşleştirdi. Kitabının İngilizce baskısında da Anunnaki'yi sık sık "Nefilim" diye andı.

Siz Nefilim kelimesini ilk kez nerede duydunuz: bir vaazda mı, bir belgeselde mi, yoksa bir forumda mı?

Kardiff Devi'nden Photoshop yarışmasına

Dev bulgusu iddialarının uzun bir geçmişi var. 1869'da New York eyaletindeki Cardiff kasabasında, bir çiftlikte kuyu kazan işçiler, taşlaşmış dev bir insan bedeni buldu. Bu "Kardiff Devi", kısa sürede binlerce ziyaretçi çekti. Sonradan, George Hull adlı bir tütün tüccarının, devlerin varlığına inanan bir vaizle tartıştıktan sonra bu figürü alçıtaşından yontturup gömdürdüğü ortaya çıktı. Hikâyenin en ilginç yanı, P. T. Barnum'un figürü satın alamayınca bir kopyasını yaptırıp sergilemesi oldu. Kopya, aslından daha çok ziyaretçi çekti.

Bugün dolaşan dev kafatası fotoğrafının hikâyesi de benzer. Bu görüntü, 2002 civarında Worth1000 adlı bir sitede düzenlenen bir fotoğraf düzenleme yarışmasına katılan bir çalışmaya dayanıyor. Yarışmanın konusu, arkeolojik bir aldatmaca değil, sahneleri değiştirerek eğlenceli görüntüler yaratmaktı. Ama görüntü, kısa sürede bağlamından koparılıp Suudi Arabistan'da bulunduğu iddia edilen bir dev haberinin parçası olarak dolaşmaya başladı. National Geographic, 2007'de bu iddiayı açıklayan bir yazı yayımladı.

Kardiff Devi ile Worth1000 görüntüsü arasında bir buçuk asır var, ama mekanizma aynı: Bir insan yapımı nesne, bir inanç topluluğunun beklentisiyle karşılaşınca, kendi hayatını yaşamaya başlıyor.

Smithsonian efsanesi

Dev anlatısının bir başka yaygın bileşeni, Smithsonian Enstitüsü'nün dev kemiklerini sakladığı ya da yok ettiği iddiası. Bu iddia, 2014'te World News Daily Report adlı bir sitede yayımlanan bir haberle büyük bir dalga yarattı. Haber, Smithsonian'ın yirminci yüzyılın başlarında binlerce dev kemiğini yok ettiğini bir mahkeme kararının ortaya çıkardığını iddia ediyordu.

Sorun şu ki World News Daily Report, kendisini bir hiciv sitesi olarak tanımlıyor ve yayımladığı haberlerin kurgu olduğunu sayfasında belirtiyor. Ama hiciv haberi, ekran görüntüsü olarak paylaşıldıkça, bu açıklama kayboldu. Forumlarda bu haberi hâlâ kaynak olarak gösteren paylaşımlar görüyorum.

On dokuzuncu yüzyıl Amerikan gazetelerinde, höyük kazılarında devasa kemikler bulunduğuna dair pek çok kısa haber de var. Bu haberlerin bir kısmı abartı, bir kısmı yanlış ölçüm, bir kısmı da mastodon gibi soyu tükenmiş hayvanların kemiklerinin insan kemiği sanılmasından kaynaklanıyor. Antik Yunanlıların da büyük memeli fosillerini kahramanların kemikleri olarak yorumladığını, tarihçi Adrienne Mayor "The First Fossil Hunters" kitabında ayrıntılı biçimde anlatıyor.

Hristiyan dev avcıları

Nefilim anlatısının yayılmasında, belirli Hristiyan çevrelerin büyük payı var. Steve Quayle'in "Genesis 6 Giants" kitabı ve L. A. Marzulli'nin "On the Trail of the Nephilim" belgesel serisi, bu çevrelerin en tanınmış örnekleri arasında. Bu yazarlar, Nefilim'i Anunnaki ile değil, düşmüş meleklerin soyu ile ilişkilendiriyor ve dev bulgularını kutsal metnin doğrulanması olarak sunuyor.

İlginç olan, bu çevrelerin Sitchin'e son derece eleştirel bakması. Onlara göre Sitchin, düşmüş melekleri iyi niyetli uzaylılar olarak sunarak okurları yanıltıyor. Ama iki kamp, aynı fotoğrafları, aynı höyük haberlerini ve aynı Smithsonian efsanesini paylaşıyor. Yorum farklı, malzeme ortak. Bu ortaklık, anlatının yayılma hızını ikiye katlıyor.

Tanrılar arasındaki ilişki ve Kumran'daki Gılgamış

Burada Mezopotamya ile en şaşırtıcı bağlantıya geliyorum. 1947'den itibaren Kumran mağaralarında bulunan Ölü Deniz Parşömenleri arasında, "Devler Kitabı" adı verilen parçalı bir Aramice metin var. Bu metin, Hanok geleneğindeki Gözcüler'in çocukları olan devleri anlatıyor. Devlerden birinin adı, Gılgamış.

Yani Mezopotamya'nın en ünlü kahramanı, Yahudi apokaliptik edebiyatında bir dev olarak karşımıza çıkıyor. Akademisyenler, bu bağlantıyı Babil sürgünü sırasında ve sonrasında Mezopotamya hikâyelerinin Yahudi yazarlara ulaşmasıyla açıklıyor. Gılgamış Destanı'nda kahraman, üçte iki tanrı, üçte bir insan olarak tanımlanıyor. Tanrılar ile insanlar arasında doğan bu karışık varlık fikri, Tekvin'deki Tanrı oğulları ile insan kızlarının birleşmesine benziyor.

Mezopotamya metinlerinde Gılgamış'ın annesi tanrıça Ninsun, babası ise Uruk kralı Lugalbanda. Bu soy, tanrılar ile insanlar arasındaki sınırın geçirgen olduğunu gösteriyor. Ama bu geçirgenlik, bir genetik program değil, kraliyet meşruiyetinin bir dili. Krallar, tanrısal soydan geldiklerini ilan ederek yönetme haklarını güçlendiriyordu.

Yasaklanan kitap fikri

Dev anlatısının yayılmasında bir başka güçlü motor, "yasaklanan bilgi" fikri. Forumlarda sık sık, Hanok kitabının kilise tarafından yasaklandığı, çünkü devler hakkındaki gerçeği anlattığı iddiasıyla karşılaşıyorum. Oysa durum daha karmaşık. Hanok kitabı, Etiyopya Ortodoks Tewahedo Kilisesi'nin kutsal metinleri arasında hâlâ yer alıyor. Yeni Ahit'teki Yahuda Mektubu, Hanok'tan doğrudan alıntı yapıyor. Erken kilise yazarlarından bazıları kitabı saygıyla anarken, bazıları ona kuşkuyla baktı. Kitap, Batı kiliselerinde kanona alınmadı ve zamanla unutuldu; ama bir yasak kararıyla yok edilmedi.

"Yasaklanan kitap" fikri, okura bir sırrın parçası olma hissi veriyor. Bir metnin gizlendiğine inanmak, onu okumayı bir cesaret eylemine dönüştürüyor. Bu his, Nefilim anlatısının paylaşılmasını kolaylaştırıyor: Her paylaşım, bir sansürü delmek gibi algılanıyor.

Siz bir metnin "yasaklandığını" duyduğunuzda, onu okuma isteğiniz artıyor mu?

Akademik okuma

Akademisyenler, Tekvin 6'daki kısa pasajı, eski Yakındoğu'daki kahraman ve dev geleneklerinin bir yankısı olarak görüyor. Ronald Hendel gibi araştırmacılar, bu pasajın, tufandan önce tanrılar ile insanlar arasındaki sınırın bulanıklaşmasını ve tanrının bu sınırı yeniden çizmesini anlattığını öne sürüyor. İnsan ömrünün sınırlanması da bu bağlamda geliyor.

Sitchin'in okuması

Sitchin, Nefilim'i Anunnaki'nin kendisi olarak görüyordu ve Tanrı oğulları ile insan kızlarının birleşmesini, Anunnaki ile insanlar arasındaki melezleşme olarak okuyordu. Bu okuma, dev anlatısını bir uzay hikâyesine bağladı. Ama Sitchin, dev kemiği iddialarını kitaplarının merkezine koymadı; bu bağlantıyı daha çok sonraki forum kültürü kurdu.

Forumlarda

Forumlarda Nefilim tartışmaları, genellikle bir fotoğrafla başlıyor ve bir kaynak tartışmasıyla bitiyor. Biri fotoğraf paylaşıyor, bir başkası fotoğrafın kaynağını gösteriyor, üçüncü biri ise kaynağın da bir örtbas olduğunu iddia ediyor. Bu döngüyü kırmanın tek yolu, bence kaynağın kendisine bakmak ve onu bağlamıyla birlikte okumak.

SohbeX teorisi

Spekülasyon olarak okuyun. Bana öyle geliyor ki dev anlatısının gücü, insanın kendi küçüklüğüne dair duygusundan geliyor. Kenan'daki casusların "kendimizi çekirge gibi gördük" demesi, bu duygunun en eski ifadelerinden biri. Büyük anıtlar, büyük felaketler ve büyük bilinmezler karşısında insanlar, kendilerinden büyük varlıklar hayal ediyor. Nefilim, bu hayalin bir adı. Dev kemiği fotoğrafları ise o hayali elle tutulur kılma çabası.

Bu bir yorum; kanıtlanmış bir bilgi değil.

Bu duyguyu küçümsemiyorum. Göbeklitepe'nin dikilitaşlarının ya da Baalbek'in bloklarının fotoğraflarına bakan biri de o çekirge hissini kolayca anlar. Ama bu anıtları yapanların bizim gibi insanlar olduğunu bilmek, bana devlerden daha büyük bir hayranlık veriyor. Sıradan ellerin, sabırla ve birlikte çalışarak neler başardığını görmek, bence Nefilim hikâyesinden daha çarpıcı bir hikâye. Taş ocağında çalışan, ip çeken, kızak hazırlayan isimsiz insanların emeği, devlerin değil, toplulukların gücünü anlatıyor.

Size soru

Dev kafatası fotoğrafını hiç gördünüz mü? Kaynağını araştırdınız mı? Gılgamış'ın Kumran'da bir dev olarak geçmesi size ne düşündürüyor? Yorumlarda paylaşın.

Bir sonraki yazıda Gözcüler anlatısının ve Hanok kitabının neden bu kadar yayıldığına bakacağım. Fotoğrafın kaynağını bulmak birkaç dakika sürüyor; bu birkaç dakika, bir efsanenin bir paylaşım daha yapılmasını durdurmaya yetebilir. Ben bu dakikaları harcamayı, paylaşmaktan daha değerli buluyorum; siz ne dersiniz?

❤ 0 beğeni💬 0 yorumBeğenmek ve yorum yapmak için giriş yap