Mezopotamya'dan Yunanistan'a: tanrıların batıya yolculuğu
Homeros'un İlyada'sında, üzerinde durmaya değer bir sahne var: Poseidon, kardeşi Zeus'a öfkeleniyor ve dünyanın, üç kardeş arasında, kura ile paylaştırıldığını hatırlatıyor. Zeus'a gökyüzü, Poseidon'a deniz, Hades'e yeraltı düşmüştü. Bu sahne, Mezopotamya metinlerini okuyan biri için, tanıdık geliyor. Çünkü Atrahasis destanının başında da, tanrılar, dünyayı, benzer bir şekilde paylaşıyor.
Bu sayfada, Mezopotamya mitlerinin, Yunan mitolojisine nasıl yansıdığını anlatmak istiyorum. Hangi benzerlikler var? Bu benzerlikler, nasıl ortaya çıktı? Ve akademisyenler, bu konuda, ne kadar emin? Siz, Yunan mitolojisini, tamamen Yunanlılara ait bir şey olarak mı düşünüyorsunuz?
Kura ile paylaşılan dünya
İlyada'nın on beşinci kitabında, Poseidon, şöyle diyor: üç kardeş, kura çekti; gökyüzü Zeus'a, gri deniz kendisine, karanlık yeraltı ise Hades'e düştü. Yeryüzü ve Olimpos ise, üçünün ortak alanıydı.
Atrahasis destanının açılışında ise, tanrılar, kura çekiyor. Anu, gökyüzüne çıkıyor; Enlil, yeryüzünü alıyor; Enki ise, Apsu'ya, yani yeraltındaki tatlı su okyanusuna iniyor. Yapı, şaşırtıcı derecede benzer: üç büyük tanrı, kozmosu, kura ile, üç bölgeye ayırıyor.
Bu benzerliği, ilk fark edenlerden biri, Alman klasik filolog Walter Burkert'ti. Burkert, 1984'te yayınlanan ve daha sonra İngilizceye "The Orientalizing Revolution" adıyla çevrilen kitabında, bu ve benzeri paralellikleri, ayrıntılı olarak ele aldı. Ona göre, MÖ sekizinci ve yedinci yüzyıllarda, Yunan dünyası, Doğu'dan, yoğun bir kültürel etki aldı.
Afrodit'in gözyaşları
İlyada'nın beşinci kitabında, bir başka tanıdık sahne var. Yunan savaşçı Diomedes, savaş alanında, tanrıça Afrodit'i, elinden yaralıyor. Afrodit, ağlayarak, Olimpos'a, annesi Dione'nin yanına koşuyor. Annesi, onu teselli ediyor; babası Zeus ise, gülümseyerek, ona, savaşın onun işi olmadığını söylüyor.
Gılgamış destanının altıncı tabletinde ise, İştar, Gılgamış tarafından reddedildikten sonra, ağlayarak, göğe, babası Anu'nun ve annesi Antum'un yanına çıkıyor. Anu, ona, Gılgamış'ı kışkırtanın kendisi olduğunu hatırlatıyor.
Bu iki sahne arasındaki benzerlik, sadece genel bir tema değil. İngiliz klasik filolog Martin West, 1997'de yayınlanan "The East Face of Helicon" adlı kitabında, bu paralelliği, ayrıntılı olarak inceledi. West'e göre, Dione adı, Zeus adının dişil bir biçimi; tıpkı, Antum adının, Anu adının dişil bir biçimi olması gibi. Bu dilbilimsel paralellik, iki sahne arasındaki bağlantıyı, daha da güçlendiriyor.
Afrodit'in kendisi de, Doğu kökenli bir tanrıça olarak görülüyor. Kıbrıs ve Kythera ile ilişkilendirilmesi, onun, Fenike'deki Astarte, dolayısıyla Mezopotamya'daki İştar ile bağlantılı olduğunu düşündürüyor. Bu bağlantı, akademisyenlerin büyük çoğunluğu tarafından kabul görüyor; ama ayrıntılar, hâlâ tartışılıyor.
Gılgamış ve Akhilleus
Gılgamış ile Akhilleus arasındaki benzerlikler de, uzun süredir tartışılıyor. Her ikisi de, yarı tanrı yarı insan kahramanlar; ikisinin de annesi, bir tanrıça. Gılgamış'ın annesi Ninsun, Akhilleus'un annesi Thetis. İkisi de, en yakın arkadaşını kaybediyor: Gılgamış, Enkidu'yu; Akhilleus, Patroklos'u. Ve her ikisi de, bu kaybın ardından, derin bir yasa düşüyor.
Gılgamış, Enkidu'nun ölümünden sonra, onun bedeninin başında, bir kurt gelene kadar, ağlıyor. Akhilleus da, Patroklos'un bedeninin başında, uzun süre ağlıyor ve onu gömmeyi geciktiriyor. Patroklos'un hayaleti, rüyasında Akhilleus'a görünüyor; tıpkı, Enkidu'nun ruhunun, Gılgamış'a, yeraltı dünyasından görünmesi gibi.
Bu paralellikler, doğrudan bir etkileşimi mi gösteriyor, yoksa, insanlığın ortak deneyimlerinden mi doğuyor? Bu soru, akademisyenler arasında, hâlâ tartışmalı. Bir arkadaşın kaybı ve yas, her kültürde, edebiyatın konusu olabilir. Ama ayrıntılardaki benzerlikler, birçok araştırmacıyı, bir bağlantı olduğuna ikna ediyor.
Odysseus ve Gılgamış
Gılgamış ile Odysseus arasında da, benzerlikler var. Her ikisi de, uzun ve tehlikeli yolculuklara çıkan kahramanlar. Gılgamış, dünyanın sonundaki Utnapiştim'e ulaşmak için, ölüm sularını geçiyor. Odysseus ise, evine dönmek için, denizlerde yıllarca dolaşıyor.
Gılgamış, yolculuğu sırasında, deniz kenarında meyhane işleten Siduri ile karşılaşıyor. Siduri, ona, ölümsüzlük arayışını bırakmasını ve hayatın küçük zevklerinin tadını çıkarmasını öğütlüyor. Odysseus ise, Kirke ve Kalypso gibi, onu yolundan alıkoyan, ama aynı zamanda yol gösteren kadınlarla karşılaşıyor. Bazı akademisyenler, Siduri ile Kalypso arasında, doğrudan bir bağlantı görüyor.
Göklerdeki krallık
Hesiodos'un Theogonia'sında anlatılan, tanrılar arasındaki krallık mücadelesi, Hurri-Hitit Kumarbi destanıyla, şaşırtıcı benzerlikler gösteriyor. Bu konuyu, daha önce, Kumarbi destanı üzerine yazdığım yazıda, ayrıntılı olarak anlatmıştım. Kısaca hatırlatmak gerekirse: Gök tanrısı Anu, Kumarbi tarafından tahttan indiriliyor; Kumarbi de, sonunda, Fırtına tanrısı Teşub tarafından yenilgiye uğratılıyor. Hesiodos'ta da, Uranos, Kronos tarafından, Kronos da, Zeus tarafından tahttan indiriliyor.
Bu paralellik, 1940'larda, Hitit tabletlerinin yayınlanmasıyla birlikte, akademisyenlerin dikkatini çekti. Bugün, Hesiodos'un, bu Doğu mitlerinden, doğrudan ya da dolaylı olarak, etkilendiği, geniş ölçüde kabul görüyor.
Kasios Dağı
Bir başka ilginç bağlantı, Typhon miti. Hesiodos'a göre, Zeus, korkunç canavar Typhon ile savaşıyor ve onu yeniyor. Daha geç dönem Yunan yazarları, bu savaşın, Kasios Dağı'nda gerçekleştiğini anlatıyor.
Kasios Dağı, bugün, Hatay'da, Türkiye ile Suriye sınırında yer alan Keldağ. Hitit metinlerinde, bu dağ, Hazzi adıyla geçiyor ve Fırtına tanrısı Teşub'un kutsal dağı olarak biliniyor. Ugarit metinlerinde ise, aynı dağ, Saphon adıyla, Baal'in evi olarak anılıyor. Hurri-Hitit Ullikummi destanında, Teşub, taştan dev Ullikummi ile, bu dağın yakınında karşılaşıyor.
Yani aynı dağ, Hitit, Ugarit ve Yunan mitlerinde, fırtına tanrısının bir canavarla savaşının sahnesi olarak karşımıza çıkıyor. Bu, mitlerin, belirli coğrafi noktalar üzerinden, kültürden kültüre aktarıldığını gösteren, en güçlü kanıtlardan biri.
Mitler nasıl taşındı?
Bu benzerlikler, nasıl ortaya çıktı? Akademisyenler, birkaç olası yol öneriyor. Birincisi, Geç Tunç Çağı'nda, Miken dünyası ile Doğu Akdeniz arasındaki ticari ilişkiler. Ugarit gibi liman şehirleri, farklı kültürlerin buluştuğu yerlerdi.
İkincisi, Demir Çağı'nda, Fenikeli tüccarların ve Yunan tüccarların, Doğu Akdeniz kıyılarında kurduğu ticaret ağları. Asi Nehri'nin ağzındaki Al Mina gibi ticaret noktaları, Yunanlıların, Doğu ile doğrudan temas kurduğu yerlerdi. Yunan alfabesinin, Fenike alfabesinden türetilmesi de, bu temasın, ne kadar yoğun olduğunu gösteriyor.
Üçüncüsü, gezgin şarkıcılar, kâhinler ve zanaatkârlar. Burkert, Doğu'dan gelen gezgin uzmanların, mitleri ve ritüelleri, Yunan dünyasına taşıdığını öne sürdü. Bu tezin, kesin olarak kanıtlanması zor; ama oldukça makul görünüyor. Asur'un, MÖ sekizinci yüzyılda, Kilikya'ya ve Kıbrıs'a kadar uzanan etkisi de, bu temasları kolaylaştırmış olabilir. Asur kralı Sargon'un, Kıbrıs'ta diktirdiği bir stel, bugün, Berlin'de bulunuyor. Kıbrıs krallarının, Asur'a haraç ödediği de, Asur kaynaklarından biliniyor. Kilikya'da ise, Karatepe'deki iki dilli yazıtlar, Luvice ve Fenikece'nin, aynı sarayda, yan yana kullanıldığını gösteriyor. Yani Yunan dünyasının Doğu ile karşılaştığı kıyılar, aynı anda, birden fazla dilin ve birden fazla mit geleneğinin, iç içe yaşadığı yerlerdi. Bir hikâyenin, böyle bir ortamda, dilden dile geçmesi, hiç de zor değildi.
Tanrılar arasındaki ilişki
Yunan ve Mezopotamya panteonları arasında, birebir eşleşmeler kurmak, cazip görünse de, dikkat gerektiriyor. Zeus, bazı yönleriyle Enlil'e, bazı yönleriyle ise Teşub ya da Adad gibi fırtına tanrılarına benziyor. Afrodit, İştar'a; Hades, Nergal'e benzetilebilir. Ama her tanrı, kendi kültürünün içinde, farklı anlamlar taşıyordu.
Bu benzerlikler, tanrıların, kültürler arasında, nasıl dönüştüğünü ve yeniden yorumlandığını gösteriyor.
Akademik okuma
Walter Burkert'in "The Orientalizing Revolution" ve Martin West'in "The East Face of Helicon" adlı kitapları, bu alanda, başvuru eserleri. Charles Penglase'nin "Greek Myths and Mesopotamia" adlı kitabı ise, Homeros'a yönelik ilahiler ve Hesiodos ile Mezopotamya mitleri arasındaki ilişkileri inceliyor. Bruce Louden de, Homeros ile Yakın Doğu mitleri arasındaki bağlantıları, çeşitli çalışmalarında ele aldı.
Sitchin'in okuması
Sitchin, Yunan mitolojisini, Anunnaki hikâyesinin, daha geç ve bozulmuş bir versiyonu olarak gördü. Ona göre, Olimpos'un tanrıları, Anunnaki'nin, Yunanlılar tarafından hatırlanan biçimleriydi.
Ama akademik çalışmalar, mitlerin, bir kültürden diğerine, dönüşerek aktarıldığını gösteriyor; bu da, kökende tek bir gerçek hikâye olduğu anlamına gelmiyor.
Forumlarda
Forumlarda, Yunan ve Mezopotamya mitleri arasındaki benzerlikler, sıkça tartışılıyor. Bazı kullanıcılar, bu benzerlikleri, ortak bir kökene işaret eden kanıtlar olarak yorumluyor; diğerleri ise, kültürel etkileşimin bir sonucu olarak görüyor.
Bence bu benzerlikler, antik dünyanın, ne kadar bağlantılı olduğunu gösteriyor.
SohbeX teorisi
Spekülasyon olarak okuyun. Bence Homeros'un dizelerinde, Mezopotamya'nın sesi, uzaktan duyuluyor. Belki bir Fenikeli tüccarın, belki bir gezgin şarkıcının, belki de, Doğu'dan gelen bir kâhinin anlattığı hikâyeler, Yunan şairlerinin kulağına ulaştı ve yeni bir biçim aldı.
Bu bir yorum; kesin bir bilgi değil.
Size soru
Yunan ve Mezopotamya mitleri arasındaki benzerlikleri, nasıl yorumluyorsunuz? Hangisi size daha çarpıcı geldi? Yorumlarda yazın.
Giriş yap