Mandailer: Babil tanrılarının adını taşıyan gezegenler
Güney Irak'ın bataklıklarında ve İran'ın Huzistan bölgesinde, yüzyıllar boyunca, akan nehir sularında vaftiz olan küçük bir topluluk yaşadı. Kendilerine Mandai diyen bu insanlar, Vaftizci Yahya'yı, büyük bir öğretmen olarak görüyor ve kendi dillerinde, Aramice'nin bir lehçesi olan Mandaice'de yazılmış kutsal metinleri okuyor. Ve bu metinlerde, şaşırtıcı bir ayrıntı var: gezegenlerin adları, eski Babil tanrılarının adları.
Bu sayfada, Mandaileri ve onların, Mezopotamya'nın eski tanrılarıyla, beklenmedik bağlantısını anlatmak istiyorum. Mandailer kimdir? Neye inanırlar? Ve Babil tanrıları, onların metinlerinde, nasıl bir yer tutuyor? Siz, Mandaileri, daha önce duydunuz mu?
Akan su
Mandai dininin merkezinde, vaftiz var. Mandailer, akan suyu, "yardena" olarak adlandırıyor; bu kelime, Ürdün Nehri'nin adından geliyor. Her akan nehir, onlar için, bir yardena. Vaftiz, "maşbuta" adı verilen bir törenle yapılıyor ve hayat boyunca, defalarca tekrarlanıyor. Bu, Hristiyanlıktaki tek seferlik vaftizden, belirgin şekilde farklı.
Vaftiz töreninde, rahipler, beyaz giysiler giyiyor ve inananları, nehrin içinde, üç kez suya daldırıyor. Ardından, ekmek ve su ile, kutsal bir yemek yeniyor. Akan suyun, Işık Dünyası'ndan geldiğine ve ruhu arındırdığına inanılıyor.
Mandailer, bu yüzden, tarih boyunca, Dicle ve Fırat'ın ve Karun Nehri'nin kıyılarında yaşadı. Suya olan bu bağlılık, onları, nehirlerin kenarına bağladı.
Işık ve karanlık
Mandai dini, akademisyenler tarafından, genellikle, Gnostik geleneğin, günümüze kadar yaşayan tek örneği olarak tanımlanıyor. Bu dinde, evren, Işık Dünyası ile Karanlık Dünyası arasındaki bir karşıtlık üzerine kurulu. Işık Dünyası'nın en yüce varlığı, "Büyük Hayat" olarak adlandırılıyor.
İnsan ruhu, Işık Dünyası'ndan geliyor; ama maddi bedende, yani karanlık dünyada, tutsak. Ölümden sonra, ruh, bir dizi bekleme noktasından, yani "matarta" adı verilen geçiş yerlerinden, geçerek, Işık Dünyası'na dönmeye çalışıyor.
Mandai kutsal metinlerinin en önemlisi, "Ginza Rba", yani "Büyük Hazine". Bu metin, yaratılış anlatılarını, ahlaki öğütleri, ilahileri ve ölüm sonrası yolculuğa dair metinleri içeriyor. Bir diğer önemli metin, "Yahya'nın Kitabı". Bu kitapta, Vaftizci Yahya'nın öğretileri ve hayatı anlatılıyor.
Gezegenler ve Babil tanrıları
İşte burada, Mezopotamya ile ilgili şaşırtıcı bağlantı ortaya çıkıyor. Mandai metinlerinde, yedi gezegen, genel olarak, karanlık güçlere bağlı, olumsuz varlıklar olarak tanımlanıyor; ama tek tek gezegenler, bazı olumlu niteliklerle de ilişkilendirilebiliyor. Ve bu gezegenlerin adları, Babil tanrılarının adlarından geliyor.
Merkür, Nbu olarak adlandırılıyor; bu, Babil'in yazı ve bilgelik tanrısı Nabu. Venüs, Libat ya da bazı metinlerde Dlibat olarak geçiyor; bu, Venüs'ün Babil'deki adı Dilbat'tan geliyor ve İştar ile ilişkili. Ay, Sin olarak anılıyor; bu, Babil'in Ay tanrısının adı. Jüpiter, Bil olarak geçiyor; bu, Babil'de, Marduk'un unvanı olan Bel. Mars, Nirig olarak adlandırılıyor; bu, Babil'in savaş ve ölüm tanrısı Nergal. Satürn ise, Kiwan olarak geçiyor; bu ad, Akadca'daki Satürn adı Kayamanu'dan geliyor.
Yani bir zamanlar, Mezopotamya'nın en büyük tanrıları olan Nabu, İştar, Sin, Marduk ve Nergal, Mandai kozmolojisinde, gezegenlere bağlı, ruhu tutsak eden karanlık güçlere dönüşmüş. Bu, eski bir dinin tanrılarının, yeni bir dinde, şeytanlaştırılmasının çarpıcı bir örneği.
Gezegenlerin annesi ise, Ruha adlı, karanlık dünyaya ait bir dişi varlık. Ruha, bazı metinlerde, İştar ile de ilişkilendiriliyor. Ruha ve gezegenler, insanı, maddi dünyaya bağlamaya, onu, Işık Dünyası'ndan uzak tutmaya çalışıyor.
Burçlar Kitabı
Mandai geleneğinde, astrolojiye ilişkin bir metin de var: "Asfar Malwaşe", yani "Burçlar Kitabı". Bu kitap, burçlara, gezegenlere ve kehanetlere dair bilgiler içeriyor. İngiliz araştırmacı Ethel Stefana Drower, bu metni, 1949'da, İngilizceye çevirerek yayınladı.
Burçlar Kitabı'ndaki astrolojik bilgilerin bir kısmı, Babil astrolojisine kadar uzanıyor. Bu da, Mandai geleneğinin, Mezopotamya'nın astronomik ve astrolojik mirasını, kendi sistemine dahil ettiğini gösteriyor. Gezegenleri kötücül güçler olarak gören bir topluluğun, onların hareketlerini dikkatle izlemesi, ilk bakışta, çelişkili görünebilir. Ama bu, belki de, düşmanını tanıma isteğinin bir ifadesi.
Büyü kâseleri
Mezopotamya ile bir başka bağlantı, büyü kâseleri. Sasani döneminde, yani MS beşinci ile yedinci yüzyıllar arasında, Mezopotamya'da, kötü ruhları uzaklaştırmak için, iç yüzlerine büyü metinleri yazılmış toprak kâseler kullanılıyordu. Bu kâseler, evlerin zeminine, ters olarak gömülüyordu.
Bu kâselerin bir kısmı, Yahudi Aramicesi, bir kısmı Süryanice, bir kısmı ise, Mandaice yazılmış. Mandaice kâseler ve kurşun levhalar üzerine yazılmış muskalar, Mandai topluluğunun, bu dönemde, Mezopotamya'nın büyü geleneklerini sürdürdüğünü gösteriyor. Bu metinlerde, bazen, Mezopotamya'nın eski şeytanlarının ve tanrıçalarının adları da geçiyor.
Göç ve köken
Mandailerin kökeni, akademisyenler arasında, hâlâ tartışmalı. Mandai geleneğine göre, atalar, bir zamanlar, Ürdün Nehri'nin çevresinde yaşıyordu ve oradan, doğuya, Mezopotamya'ya göç etti. "Haran Gawaita" adlı bir metin, bu göçü anlatıyor. Metne göre, Mandailer, Kudüs'ten ayrıldıktan sonra, Harran ve Med dağları üzerinden, güneye, Mezopotamya'ya ulaştı.
Bazı akademisyenler, bu geleneğin, tarihî bir göçü yansıttığını düşünüyor. Diğerleri ise, Mandai dininin, büyük ölçüde, Mezopotamya'da, yerel geleneklerle, Yahudi ve Gnostik akımların etkileşimiyle şekillendiğini öne sürüyor. Bu iki görüş, birbirini tamamen dışlamıyor; Mandai geleneği, farklı kaynaklardan beslenmiş olabilir.
Bugünkü durum
Mandailer, yüzyıllar boyunca, Güney Irak'ta ve İran'da, kuyumculuk ve tekne yapımı gibi zanaatlarla geçimini sağladı. Ama özellikle 2003'teki Irak Savaşı'ndan sonra, topluluk, ağır baskılarla karşılaştı. Birçok Mandai, Irak'tan göç etmek zorunda kaldı. Bugün, Mandailerin büyük bir kısmı, İsveç, Avustralya, Amerika Birleşik Devletleri ve diğer ülkelerde, diaspora topluluklarında yaşıyor.
Diaspora, Mandai geleneği için, yeni zorluklar yaratıyor. Vaftiz için akan suya ihtiyaç var; ama soğuk iklimlerde ya da şehirlerde, akan su bulmak, her zaman kolay değil. Rahiplerin sayısı az ve Mandaice bilen gençlerin sayısı, giderek azalıyor.
Mandaice ve yazı
Mandailerin dili, Mandaice, Doğu Aramicesinin bir lehçesi. Bu dil, kendine özgü bir alfabeyle yazılıyor. Mandai alfabesi, Aramice alfabesinden türemiş; ama harflerin biçimleri, belirgin şekilde farklı. Mandailer, bu alfabenin harflerini, kutsal ve canlı varlıklar olarak görüyor; alfabenin ilk ve son harfi, bazı geleneklerde, Işık Dünyası ile ilişkilendiriliyor.
Mandaice, Talmud Aramicesi ve Süryanice ile birlikte, Geç Antik Çağ Mezopotamya'sının, en önemli Aramice lehçelerinden biri. Bu dilin incelenmesi, Mezopotamya'da, Akadca'nın kullanımdan düştükten sonra, hangi kelimelerin ve kavramların, Aramice'ye geçtiğini anlamak için de, değerli bilgiler sağlıyor. Mandaice'deki bazı dini terimlerin, Akadca kökenli olduğu öne sürülüyor; ama bu konuda, her öneri, aynı ölçüde kabul görmüyor.
Bugün, Mandaice, gündelik bir dil olarak, sadece çok küçük bir grup tarafından, özellikle İran'daki Mandailer arasında, konuşuluyor. Neo-Mandaice olarak adlandırılan bu konuşma dili, tehlike altındaki diller arasında sayılıyor. Kutsal metinlerin dili olan Klasik Mandaice ise, rahipler tarafından, törenlerde, okunmaya devam ediyor.
Rahipliğe yükselmek, uzun bir eğitim gerektiriyor. Aday, metinleri ezberliyor, el yazmalarını kopyalamayı öğreniyor ve karmaşık tören kurallarını öğreniyor. Mandai el yazmalarının çoğu, rahipler tarafından, kuşaktan kuşağa, elle kopyalanarak korundu. Her el yazmasının sonunda, kopyalayan rahibin adı ve bazen, kendinden önceki kopyacıların uzun bir listesi yer alıyor. Bu listeler, geleneğin, nasıl aktarıldığını izlemek için, akademisyenlere, eşsiz bir kaynak sunuyor. Sizce, bir dilin, sadece törenlerde yaşaması, onu korumaya yeter mi?
Tanrılar arasındaki ilişki
Mandai kozmolojisinde, Babil tanrıları, artık tanrı değil; karanlık dünyaya ait güçler. Bu, Mezopotamya tanrılarının, binlerce yıl sonra, bir başka dinin içinde, nasıl yeniden tanımlandığını gösteriyor.
Nabu, Babil'de yazının ve bilgeliğin tanrısıydı; Mandai geleneğinde ise, Merkür gezegeni olarak, "Mşiha" yani Mesih adıyla da anılıyor ve Mandailerin olumsuz baktığı İsa figürüyle ve Hristiyanlıkla ilişkilendiriliyor. Bu dönüşüm, eski tanrıların, yeni bir dünya görüşünde, nasıl bir yer bulduğunu gösteriyor.
Akademik okuma
Ethel Stefana Drower'ın "The Mandaeans of Iraq and Iran" adlı kitabı, 1937'de yayınlandı ve hâlâ, bu topluluk hakkında, vazgeçilmez bir kaynak. Mark Lidzbarski, Ginza'yı, 1925'te, Almancaya çevirdi. Jorunn Jacobsen Buckley'nin "The Mandaeans: Ancient Texts and Modern People" adlı kitabı ise, topluluğun bugünkü durumunu da ele alıyor.
Sitchin'in okuması
Sitchin, Mandailere değinmedi. Ama bazı Anunnaki yazarları, Mandai metinlerindeki gezegen adlarını, Anunnaki'nin, gezegenlerle ilişkisinin bir kanıtı olarak yorumluyor.
Ama bu adlar, Babil astronomisinin, gezegenleri tanrılarla ilişkilendirme geleneğinden geliyor.
Forumlarda
Türk forumlarında, Mandailer, nadiren tartışılıyor. Ama bazı tartışmalarda, Kuran'da geçen Sabiiler ile ilişkilendiriliyor; bu eşleştirme, akademisyenler arasında da, tartışmalı.
Bence Mandailer, Mezopotamya'nın yaşayan mirasının, en az bilinen örneklerinden biri.
SohbeX teorisi
Spekülasyon olarak okuyun. Bence Mandailerin gezegenleri, Mezopotamya tanrılarının, son sığınağı. Tapınakları yıkılmış, kültleri unutulmuş olsa da, adları, gökyüzünde, gezegenlerin adı olarak yaşamaya devam etti; ama artık, ruhu tutsak eden güçler olarak.
Bu bir yorum; kesin bir bilgi değil.
Size soru
Mandailerin, Babil tanrılarını, karanlık güçler olarak görmesini, nasıl yorumluyorsunuz? Yorumlarda yazın.
Giriş yap