Ludlul bel nemeqi: Babil'in Eyüp'ü
"Bilgelik efendisini öveceğim." Babil'in en etkileyici şiirlerinden biri, bu cümleyle başlıyor. Akadca aslında, "Ludlul bel nemeqi". Şiirin adı da, eski Mezopotamya geleneğine uygun olarak, bu ilk satırdan geliyor. Bilgelik efendisi, Marduk; şiiri söyleyen ise, her şeyini kaybetmiş ve sonra kurtarılmış bir adam.
Bu şiir, sık sık "Babil'in Eyüp'ü" diye anılıyor. Bu benzetme, anlaşılır: iki metin de, masum bir adamın acısını ve sonunda gelen kurtuluşu anlatıyor. Ama Ludlul, Eyüp Kitabı'nın bir kopyası ya da kaynağı değil; kendi dünyasının sorularını, kendi diliyle soruyor. Bu sayfada, Ludlul'u, kendi koşulları içinde okumaya çalışacağım. Siz hiç, ne yaparsanız yapın işlerin kötüye gittiği bir dönem yaşadınız mı?
Şubşi-meşre-Şakkan
Şiirin anlatıcısı, kendi adını veriyor: Şubşi-meşre-Şakkan. Bu ad, Kassit dönemine ait bir belgede de, yüksek rütbeli bir görevli olarak geçiyor. Bu yüzden, bazı akademisyenler, şiirin, Kassit döneminde, yani yaklaşık MÖ on üç ya da on ikinci yüzyılda yazıldığını düşünüyor. Ama şiirdeki anlatıcının, gerçek bir kişi mi, yoksa edebi bir figür mü olduğu, kesin değil.
Anlatıcı, saray çevresinden biri. Bir zamanlar saygın ve güçlü olduğunu, kralın gözünde değerli olduğunu anlatıyor. Sonra, her şey değişiyor. Bu düşüş, şiirin ilk tabletinin konusu.
Bir düşüşün anatomisi
Ludlul'un ilk tableti, toplumsal bir çöküşü anlatıyor. Anlatıcının tanrısı, onu terk ediyor; koruyucu tanrıçası, ondan uzaklaşıyor. Kral, ona öfkeleniyor. Saraydaki rakipleri, onun aleyhine konuşuyor ve onun yerini almak için plan yapıyor. Anlatıcı, yedi saray görevlisinin, birbiri ardına, ona karşı tavır aldığını sayıyor.
Bu tasvir, bir saray entrikasının, şaşırtıcı derecede canlı bir anlatımı. Arkadaşları, ondan uzaklaşıyor; köleleri, onu açıkça aşağılıyor; ailesi bile, ona yabancı gibi davranıyor. Anlatıcı, kendini, kendi şehrinde bir yabancı gibi hissediyor.
Bedenin çöküşü
İkinci tablet, bedensel acıları anlatıyor. Anlatıcı, hastalanıyor. Başı ağrıyor, gözleri kararıyor, kulakları duymuyor, bacakları tutmuyor. Yatağa düşüyor ve yatağı, onun hapishanesi oluyor. Yemek yiyemiyor; içtiği bira, ona tat vermiyor.
Bu tasvirler, Mezopotamya tıp metinlerinde geçen belirtilere çok benziyor. Anlatıcı, aşipu'ya ve kâhinlere başvuruyor; ama onlar, ona yardım edemiyor. Kâhin, kurbanın karaciğerine bakıyor, ama bir cevap bulamıyor. Aşipu, ritüellerini yapıyor, ama hastalık geçmiyor.
Bu bölüm, bana, Mezopotamya'nın kendi uzmanlık sistemine yönelik ince bir eleştiri gibi geliyor. Şiir, kâhinlerin ve aşipu'ların, her zaman cevap veremediğini kabul ediyor. Tanrıların iradesi, onların bilgisinin ötesinde kalabiliyor.
Tanrıların anlaşılmazlığı
İkinci tabletin ünlü bir bölümünde, anlatıcı, tanrıların isteğini anlamanın imkânsızlığı üzerine düşünüyor. İnsan, kendisi için iyi olanın, tanrı için kötü olabileceğini; kendisi için kötü olanın, tanrı için iyi olabileceğini söylüyor. Tanrıların düşüncesini, kim anlayabilir? Göğün derinliklerindeki bir tanrının planını, kim kavrayabilir?
Anlatıcı, insanın ruh hâlinin, ne kadar çabuk değiştiğini de gözlemliyor. Bir an önce yas tutan biri, kısa süre sonra şarkı söylüyor; açken, ölüye benziyor; tokken, tanrısıyla yarışıyor. Bu gözlemler, Ludlul'u, sadece bir acı şiiri değil, insan doğası üzerine bir düşünce şiiri yapıyor.
Rüyalar ve kurtuluş
Üçüncü tablette, dönüm noktası geliyor. Anlatıcı, bir dizi rüya görüyor. Bu rüyalarda, ona, Marduk'un gönderdiği figürler görünüyor: genç bir adam, bir aşipu ve bir kadın. Bu figürler, ona, Marduk'un, onu affettiğini ve iyileştireceğini müjdeliyor.
Rüyalardan sonra, iyileşme başlıyor. Marduk, anlatıcının hastalığını, rüzgârın uzaklara taşıdığı bir şey gibi gönderiyor. Anlatıcının bedeni, tek tek iyileşiyor: gözleri görmeye, kulakları duymaya, bacakları yürümeye başlıyor. Şiir, bu iyileşmeyi, hastalığın tasvirinin tam tersi bir sırayla anlatıyor.
Esagil'in kapıları
Dördüncü tablette, iyileşen anlatıcı, Babil'deki Marduk tapınağı Esagil'e gidiyor. Tapınağın kapılarından, birer birer geçiyor. Her kapının bir adı var ve her kapıda, anlatıcı, Marduk'un ona verdiği bir lütfu anıyor: bir kapıda bolluk, bir kapıda sağlık, bir kapıda günahlarının bağışlanması.
Bu bölüm, şiiri, bir tapınak ritüeline bağlıyor. Belki de Ludlul, Esagil'de, kurtuluşu kutlayan bir ritüel sırasında okunuyordu. Bu, kesin değil; ama şiirin yapısı, böyle bir kullanıma uygun görünüyor. Kapıların adları, Babil'in topografyasını anlatan başka metinlerden de biliniyor; bu, şiirin, gerçek bir mekânı, adım adım izlediğini gösteriyor. Okur, anlatıcıyla birlikte, tapınağın içine doğru yürüyor.
Şiirin dili
Ludlul, Akadca edebiyatın en zor metinlerinden biri olarak biliniyor. Şiir, nadir kelimeler, karmaşık imgeler ve ince kelime oyunları içeriyor. Kadim kâtipler de, bu zorluğun farkındaydı: Ludlul için yazılmış, kelimeleri açıklayan bir yorum metni bulundu. Bu yorum, şiirin, kendi döneminde bile, uzman bilgisi gerektiren bir metin olarak görüldüğünü gösteriyor.
Şiirin imgeleri, çoğu zaman, sert ve bedensel. Anlatıcı, kendini, bir ağaç gibi kökünden sökülmüş, bir duvar gibi yıkılmış, bir kuş gibi tuzağa düşmüş olarak tasvir ediyor. Hastalığını anlatırken, onu, bir yaban otu gibi bedenini saran, bir fırtına gibi üstüne çöken bir güç olarak gösteriyor.
Bu imgelerin bir kısmı, Mezopotamya ağıt geleneğinden geliyor. Ağıtlarda, yıkılan şehirler ve tapınaklar, benzer imgelerle anlatılıyordu. Ludlul, bu kolektif yas dilini, bir bireyin acısına uyguluyor. Şehrin yıkımı ile bir insanın yıkımı arasında, bir paralellik kuruyor.
Bu, bana, şiirin, bireysel acıyı ciddiye alma biçiminin, ne kadar güçlü olduğunu düşündürüyor. Bir insanın düşüşü, bir şehrin düşüşü kadar büyük bir felaket olarak anlatılıyor. Siz kendi zor dönemlerinizi, hangi imgelerle anlatırdınız?
Tanrılar arasındaki ilişki
Ludlul, Marduk'u, merkeze koyuyor. Şiirin girişinde, Marduk'un iki yüzü anlatılıyor: öfkesi, fırtına gibi yıkıcı; merhameti, bir ana gibi şefkatli. Marduk, hem acının hem de kurtuluşun kaynağı.
Şiirde, anlatıcının kişisel tanrısı ve koruyucu tanrıçası da var. Mezopotamya'da, her insanın, kendisini koruyan kişisel bir tanrısı olduğuna inanılıyordu. Bu tanrı, insanı terk ettiğinde, insan, kötülüklere açık hâle geliyordu. Ludlul'da, anlatıcının kişisel tanrısı, onu terk ediyor; ama sonunda, Marduk'un iradesiyle, geri dönüyor.
Bu yapı, büyük tanrılar ile kişisel tanrılar arasındaki bir hiyerarşiyi gösteriyor. Kişisel tanrı, insana yakın; ama gücü, sınırlı. Marduk ise, uzak; ama son sözü, o söylüyor.
Akademik okuma
Ludlul'un standart edisyonlarından biri, W. G. Lambert'in "Babylonian Wisdom Literature" kitabında yer alıyor. Daha yakın dönemde, Amar Annus ve Alan Lenzi, şiirin yeni bir edisyonunu ve çevirisini, State Archives of Assyria Cuneiform Texts serisinde yayımladı. Takayoshi Oshima da, şiir üzerine kapsamlı bir çalışma hazırladı.
Yeni tablet parçalarının bulunması, şiirin metnini, son yıllarda, önemli ölçüde genişletti. Eskiden kırık olan bölümler, artık daha iyi okunabiliyor. Bu, kadim edebiyatın, hâlâ değişen ve büyüyen bir metin bütünü olduğunu gösteriyor.
Sitchin'in okuması
Sitchin, Ludlul'a, kitaplarında, doğrudan yer vermedi. Onun Marduk'u, siyasi bir figür, Anunnaki'nin güç mücadelesinde bir taraf. Ludlul'un Marduk'u ise, bir insanın kişisel acısına cevap veren, merhametli bir tanrı.
Bu iki Marduk arasındaki fark, bana, Sitchin'in, Mezopotamya dininin kişisel boyutunu, büyük ölçüde gözden kaçırdığını düşündürüyor. Ludlul, tanrıların, insanların kalbinde, nasıl yaşadığını gösteriyor; onların uzay gemilerini değil.
Forumlarda
Forumlarda, Ludlul, genellikle, Eyüp Kitabı ile karşılaştırılarak anılıyor. Bazı kullanıcılar, Eyüp Kitabı'nın, Ludlul'dan kopyalandığını öne sürüyor. Bu iddia, akademik olarak desteklenmiyor. İki metin, benzer bir temayı işliyor; ama yapıları, dilleri ve teolojileri, birbirinden farklı.
Eyüp Kitabı'nda, Tanrı, sonunda, bir fırtınanın içinden konuşuyor ve Eyüp'e, yaratılışın büyüklüğünü gösteriyor. Ludlul'da ise, Marduk, doğrudan konuşmuyor; rüyalar aracılığıyla, dolaylı olarak iletişim kuruyor. Bu fark, iki geleneğin, tanrı ile insan arasındaki ilişkiyi, farklı biçimlerde düşündüğünü gösteriyor.
Kâtip okullarında Ludlul
Ludlul, birinci binyılda, çok okunan bir metindi. Şiirin kopyaları, Ninova'da, Asur şehrinde, Sultantepe'de ve Babil'de bulundu. Bazı kopyalar, öğrenci alıştırmaları olarak yazılmıştı. Bu, şiirin, kâtip eğitiminin bir parçası olduğunu gösteriyor. Genç kâtipler, Akadca edebiyatın inceliklerini, bu zor şiir üzerinden öğreniyordu. Bir öğrencinin, bir adamın acısını ve kurtuluşunu, satır satır kopyalarken ne düşündüğünü, bilemiyoruz; ama bu metnin, onların zihninde iz bıraktığını tahmin etmek, zor değil.
SohbeX teorisi
Spekülasyon olarak okuyun. Bence Ludlul'un en güçlü yanı, anlatıcının acısını, hiçbir zaman, hak edilmiş bir ceza olarak sunmaması. Anlatıcı, ne yanlış yaptığını bilmiyor; şiir de, ona bir cevap vermiyor. Kurtuluş geliyor; ama acının nedeni, bir sır olarak kalıyor. Belki de bu, acı hakkında söylenebilecek en dürüst şey.
Bu bir yorum; kesin bir bilgi değil.
Size soru
Bir acının nedenini bilmeden ondan kurtulmak, size yeterli gelir mi? Ludlul ile Eyüp Kitabı arasındaki farklar, sizce, ne anlatıyor? Yorumlarda yazın.
Giriş yap