Giriş yap
🏺 Anunnaki

Leonard Woolley ve Ur Kraliyet Mezarlığı: altın, lir ve ölüm çukuru

1922'de, Güney Irak'ta, eski Ur kentinin kalıntıları üzerinde, bir İngiliz arkeolog, ilk kazı mevsiminde bir deneme çukuru açtırdı. Çukurdan, altın boncuklar ve değerli taşlar çıkmaya başladı. Arkeolog, bunun bir mezarlık olduğunu anladı. Ama kazıyı durdurdu ve dört yıl boyunca bu alana geri dönmedi. Nedenini sonradan şöyle açıkladı: ne kendisinin ne de işçilerinin, böyle zengin ve kırılgan bir mezarlığı doğru şekilde kazacak deneyime henüz sahip olmadığını düşünmüştü.

Bu arkeolog, Charles Leonard Woolley'di. Dört yıl sonra geri döndüğünde, kazdığı mezarlık, Mezopotamya arkeolojisinin en çarpıcı buluntularını ortaya çıkardı: altın başlıklar, boğa başlı lirler, "Ur Sancağı", "Çalıdaki Koç" ve onlarca insanın birlikte gömüldüğü "Büyük Ölüm Çukuru". Ben bu mezarlığı, Sümer'in ihtişamını ve karanlığını aynı anda gösteren bir yer olarak görüyorum. Bir arkeoloğun, bir hazineyi bulup dört yıl beklemesi size nasıl geliyor?

Ortak bir kazı

Ur kazıları, 1922'den 1934'e kadar, British Museum ile Pennsylvania Üniversitesi Müzesi'nin ortak bir projesi olarak yürütüldü. Woolley, kazının yöneticisiydi. On iki kazı mevsimi boyunca, kentin zigguratını, tapınaklarını, konut alanlarını ve mezarlığını kazdı.

Kazı ekibinde, Woolley'nin eşi Katharine Woolley, mimar ve epigraf olarak çalışan araştırmacılar ve genç bir yardımcı olan Max Mallowan da vardı. Yüzlerce yerel işçi, kazıların asıl iş gücünü oluşturuyordu.

Kraliyet Mezarlığı

Woolley, Ur'daki mezarlıkta yaklaşık iki bin mezar kazdı. Bunların büyük çoğunluğu sıradan mezarlardı: bir hasır ya da tabut içine yerleştirilmiş bir ceset, yanında birkaç kap ve kişisel eşya. Ama bunlardan yaklaşık on altısı, diğerlerinden çok farklıydı. Bu mezarlar, taş ya da tuğladan yapılmış odalar içeriyordu ve içlerinde, ana gömünün yanında, onlarca kişinin cesedi bulunuyordu. Woolley, bunlara "kraliyet mezarları" adını verdi.

Bu mezarların, MÖ üçüncü binyılın ortalarına, yani yaklaşık MÖ 2600 ile 2450 yılları arasına ait olduğu düşünülüyor.

Puabi

Kraliyet mezarlarının en ünlüsü, Puabi adlı bir kadının mezarı. Woolley, mezarda bulunan bir silindir mühürdeki adı, başlangıçta "Şubad" olarak okumuştu; sonraki araştırmalar, adın Puabi olarak okunması gerektiğini gösterdi. Mühürde, Puabi'nin adının yanında "nin" unvanı geçiyor; bu, "kraliçe" ya da "hanım" olarak çevrilebiliyor.

Puabi, mezar odasında, bir sedir üzerinde yatıyordu. Başında, altın yapraklardan, altın halkalardan ve lapis lazuli ile akik boncuklarından oluşan görkemli bir başlık vardı. Üst gövdesi, binlerce boncuktan yapılmış bir pelerinle örtülmüştü. Çevresinde, altın ve gümüş kaplar, takılar ve başka değerli eşyalar bulunuyordu.

Mezar odasının dışında, Puabi'ye eşlik eden onlarca kişinin cesetleri vardı. Bunlar arasında askerler, hizmetkârlar ve kadınlar bulunuyordu. Ayrıca öküzlerin çektiği bir kızak ve hayvanların cesetleri de vardı.

Puabi'nin başlığı ve takıları, bugün Philadelphia'daki Pennsylvania Üniversitesi Müzesi'nde sergileniyor.

Büyük Ölüm Çukuru

Kraliyet mezarlarının en şaşırtıcı olanı ise, Woolley'nin "Büyük Ölüm Çukuru" adını verdiği büyük bir çukurdu. Bu çukurda, yetmiş dört kişinin cesedi bulundu. Bunların büyük çoğunluğu kadındı ve düzenli sıralar halinde yatıyorlardı. Kadınların başlarında, altın ve gümüş süsler, kulaklarında altın küpeler vardı.

Çukurda, birkaç lir de bulundu. Bunların en ünlüsü, ön kısmı altın ve lapis lazuliden yapılmış bir boğa başıyla süslenmiş bir lirdi. Lirin ön panelinde, hayvanların insan gibi davrandığı ilginç sahneler vardı: bir aslan bir kap taşıyor, bir eşek lir çalıyor, bir akrep adam bir ceylanın yanında duruyor.

Ayrıca çukurda, bugün "Çalıdaki Koç" olarak bilinen iki heykel bulundu. Bu heykellerde, arka ayakları üzerinde duran bir keçi, altın yapraklı bir ağaca dayanıyor. Woolley, bu heykelleri, Kitab-ı Mukaddes'teki İbrahim'in kurban hikâyesindeki koçla ilişkilendirerek adlandırdı; ama bu ilişkilendirme, sonradan sorgulandı.

Ölüm nasıl gerçekleşti?

Woolley, mezarlardaki insanların, ana gömüye eşlik etmek için gönüllü olarak öldüğünü düşündü. Ona göre, bu kişiler, bir kap içindeki zehri içtikten sonra, sakin bir şekilde yerlerine yatmışlardı. Bu yorum, mezarlardaki cesetlerin düzenli yerleşimine ve yanlarında bulunan küçük kaplara dayanıyordu.

Ancak sonraki araştırmalar, bu sakin tabloyu sorguladı. 2000'lerde, Pennsylvania Üniversitesi Müzesi'ndeki araştırmacılar, Ur'dan gelen kafataslarından bazılarını bilgisayarlı tomografi ile inceledi. Bu incelemeler, en az iki kafatasında, sivri bir aletle başa vurulduğunu gösteren izler ortaya çıkardı. Bu bulgu, en azından bazı kişilerin, başlarına vurularak öldürülmüş olabileceğini düşündürdü.

Ayrıca cesetlerin, ölümden sonra ısıtılarak ve cıva gibi maddelerle işlenerek korunmaya çalışıldığına dair izler de bulundu. Bu, ölümden sonra cesetlerin düzenlenip yerleştirildiği bir törenin varlığını düşündürüyor.

Tanrılar arasındaki ilişki: tanrıların eşleri mi?

Kraliyet mezarlarında gömülenlerin kim olduğu, uzun süredir tartışılıyor. Woolley, bunların Ur'un kralları ve kraliçeleri olduğunu düşündü. Ancak mezarlarda, Sümer Kral Listesi'nde adı geçen kralların adları neredeyse hiç bulunmadı.

Bazı araştırmacılar, bu mezarların, kutsal evlilik ritüeliyle ilişkili olabileceğini öne sürdü. Bu görüşe göre, gömülenler, tanrı ve tanrıçaların rolünü oynayan kişilerdi. Ur'un koruyucu tanrısı ay tanrısı Nanna'ydı; bazı yorumlarda, bu mezarlardaki kadınların, Nanna'nın eşi Ningal'in rolüyle ilişkili olabileceği düşünüldü.

Bu yorumlar kanıtlanamadı ve bugün pek çok araştırmacı, mezarların Ur'un hükümdar ailesine ait olduğunu kabul ediyor. Ancak gömülerdeki ritüel unsurlar, tanrılarla ilişkili törenlerin varlığını gösteriyor. Örneğin lirlerin üzerindeki sahneler, bazı araştırmacılara göre, yeraltı dünyasıyla ya da tanrıların sofrasıyla ilgili mitlere atıfta bulunuyor olabilir.

Sümer edebiyatında, "Gılgamış'ın Ölümü" adlı bir metinde, Gılgamış'ın, yanında ailesi ve hizmetkârlarıyla birlikte gömüldüğü ve yeraltı dünyasının tanrılarına armağanlar sunduğu anlatılıyor. Bazı araştırmacılar, bu metnin, Ur'daki gibi toplu gömü geleneklerinin bir hatırası olabileceğini düşünüyor.

Agatha Christie bağlantısı

Ur kazılarının ilginç bir yan hikâyesi de var. 1928'de, ünlü polisiye yazarı Agatha Christie, Bağdat'a giden bir yolculukta Ur'u ziyaret etti. Katharine Woolley'nin, Christie'nin bir romanını beğendiği ve onu kazıya davet ettiği anlatılıyor. Christie, 1930'da, kazı ekibindeki Max Mallowan ile tanıştı ve kısa süre sonra onunla evlendi.

Christie, 1936'da yayımlanan "Murder in Mesopotamia" yani "Mezopotamya'da Cinayet" adlı romanında, bir kazı kampını anlattı. Romandaki bazı karakterlerin, Ur'daki kazı ekibinden esinlendiği düşünülüyor; özellikle romandaki kadın karakterlerden birinin, Katharine Woolley'den esinlendiği sıkça dile getiriliyor.

Akademik okuma

Akademik çevrelerde Woolley, kazı yöntemleri ve yayınlarıyla, döneminin en yetkin arkeologlarından biri olarak kabul ediliyor. Mezarlık için kullandığı titiz belgeleme yöntemleri, örneğin kırılgan nesneleri alçı ile dökerek korumak, sonraki kuşaklar için örnek oldu. Woolley, bu yöntemle, ahşap kısmı çürümüş lirlerin biçimlerini yeniden kurabildi.

Ancak Woolley'nin yorumları, özellikle mezarlardaki ölümler ve Kitab-ı Mukaddes bağlantıları konusunda, sonraki araştırmacılar tarafından eleştirildi. Woolley'nin popüler kitapları, bulgularını dramatik bir şekilde anlatıyordu; bu da bazen kanıtların ötesine geçen yorumlara yol açıyordu.

Sitchin'in okuması

Sitchin, Ur'un kraliyet mezarlarını, Anunnaki ile insanlar arasındaki ilişkinin bir göstergesi olarak yorumladı. Ona göre, mezarlarda gömülen kişiler, tanrılar ile insanlar arasındaki aracılardı. Puabi'nin başlığı ve takıları, onun yorumunda, tanrıların seçkin hizmetkârlarına verilen ayrıcalıkları gösteriyordu.

Ancak mezarlarda bulunan eşyalar, Sümer zanaatkârlığının yüksek düzeyini gösteriyor; bu eşyaların yapımında kullanılan altın, lapis lazuli ve akik, uzak bölgelerle yapılan ticaretin ürünleri. Bu, Ur'un, tanrısal bir müdahale olmadan da, geniş bir ticaret ağının merkezi olduğunu gösteriyor.

Forumlarda

Forumlarda Ur'un kraliyet mezarları, genellikle Puabi'nin başlığının fotoğraflarıyla birlikte paylaşılıyor. Bazı kullanıcılar, Puabi'nin kafatası üzerine yapılan yüz rekonstrüksiyonlarını tartışıyor. Bazı başlıklarda, Puabi'nin kafatasının "uzun" olduğu ve bunun Anunnaki ile ilişkili olabileceği iddia ediliyor; ancak diğer kullanıcılar, kafatasının biçiminin, toprağın baskısı nedeniyle bozulmuş olabileceğini hatırlatıyor.

Büyük Ölüm Çukuru ise, forumlarda en çok tartışılan konulardan biri. Bazı kullanıcılar, bu toplu gömünün korkunç bir insan kurbanı olduğunu vurguluyor; diğerleri ise, bunun antik dünyada başka yerlerde de görülen bir gelenek olduğunu belirtiyor.

SohbeX teorisi

Spekülasyon olarak okuyun. Bana öyle geliyor ki Ur'un kraliyet mezarları, Sümerlerin ölümden sonraki hayata dair düşüncelerinin en çarpıcı ifadesi. Bir kraliçe, yeraltı dünyasına giderken, yanında hizmetkârlarını, müzisyenlerini ve askerlerini götürüyordu. Belki de yeraltı dünyasının tanrılarının sarayında, bir kraliçenin kraliçe olarak kalabilmesi için, sarayının da onunla birlikte gitmesi gerekiyordu.

Bu düşünce, Anunnaki'nin yeraltı dünyasının yargıçları olarak tasvir edildiği metinlerle birlikte okunduğunda, ilginç bir anlam kazanıyor. Ölüler, yeraltı dünyasında Anunnaki'nin önüne çıkıyordu; ve belki de bir kraliçe, onların önüne yalnız çıkmak istemiyordu.

Bu bir yorum; kesin bir bilgi değil.

Size soru

Puabi'nin başlığını hiç gördünüz mü? Sizce Büyük Ölüm Çukuru'ndaki insanlar gönüllü mü öldü? Agatha Christie'nin Ur bağlantısını biliyor muydunuz? Yorumlarda yazın.

❤ 0 beğeni💬 0 yorumBeğenmek ve yorum yapmak için giriş yap