İstanbul'daki masa: İnanna'nın İnişi nasıl bir araya geldi?
Yirminci yüzyılın ortalarında, İstanbul Arkeoloji Müzeleri'nin Eski Şark Eserleri bölümünde, Amerikalı bir Sümerolog ile iki genç Türk araştırmacı aynı masanın başında oturuyordu. Önlerinde Nippur'dan gelmiş, kırık, tozlu kil tabletler vardı. Amerikalı Samuel Noah Kramer'di. Türk araştırmacılar Muazzez İlmiye Çığ ve Hatice Kızılyay'dı. Bu masada yapılan iş, İnanna'nın yeraltına inişini anlatan Sümerce şiirin bugün okunabilmesinde belirleyici bir yer tutuyor.
Bu sahneyi her düşündüğümde biraz gururlanıyorum, itiraf edeyim. Sümer edebiyatının en ünlü şiirlerinden birinin parçaları, yarım yüzyıldan uzun süre İstanbul'da bekledi. Ve onları okuyan ellerin bir kısmı, bu topraklardandı.
İnanna'nın inişinin içeriğini bu blogda daha önce iki kez konuştum. Kramer'in İstanbul'daki tabletleri Philadelphia'dakilerle eşleştirdiğini de kısaca anmıştım. Bu kez o masanın etrafındaki hikâyeyi, şiirin nasıl parça parça toplandığını biraz daha yakından anlatmak istiyorum.
Nippur tabletleri neden ikiye bölündü?
On dokuzuncu yüzyılın sonunda Pennsylvania Üniversitesi, Osmanlı topraklarındaki Nippur'da kazı yapıyordu. O dönemin eski eser kurallarına göre buluntular, Osmanlı yönetimiyle kazıyı yapan kurum arasında paylaşıldı. Osman Hamdi Bey'in yönettiği İmparatorluk Müzesi, tabletlerin bir kısmını İstanbul'da tuttu; bir kısmı Philadelphia'ya gönderildi.
Bu paylaşım, Sümer edebiyatı açısından tuhaf bir sonuç doğurdu. Aynı şiirin farklı kopyaları, hatta bazen aynı tabletin kırık parçaları, iki kıtaya dağıldı. Bir tabletin üst yarısı İstanbul'da, alt yarısı Philadelphia'da olabiliyordu. Bir şiiri okumak için iki şehirde birden çalışmak gerekiyordu.
Kramer bunu çok erken fark etti. 1930'ların sonunda Philadelphia'daki tabletleri incelerken, eksik parçaların önemli bir kısmının İstanbul'da olduğunu anladı. 1937'de İstanbul'a geldi ve müzenin tablet koleksiyonunda aylarca çalıştı.
Çığ ve Kızılyay
İstanbul'daki tabletlerle çalışan Türk araştırmacılar, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'nde Sümeroloji eğitimi almıştı. Muazzez İlmiye Çığ ve Hatice Kızılyay, müzede tabletlerin temizlenmesi, kopyalanması ve kataloglanması işinde uzun yıllar çalıştı. Bu iş, dışarıdan bakıldığında sıkıcı görünebilir: Her tabletin kopyası çiziliyor, işaretler tek tek kaydediliyor, kırık kenarlar not ediliyor. Ama bir şiirin birleştirilmesi, tam olarak bu titiz kayıtlara dayanıyor.
Kramer, Çığ ve Kızılyay ile birlikte İstanbul'daki Sümerce edebi tabletlerin kopyalarını içeren bir yayın hazırladı. Bu yayın, 1969'da Ankara'da Türk Tarih Kurumu tarafından basıldı. Kitap, yüzlerce edebi tablet ve parçanın çizimlerini içeriyordu. Bu çizimler sayesinde, dünyanın her yerindeki araştırmacılar, İstanbul'a gelmeden bu tabletleri inceleyebildi.
Çığ, sonraki yıllarda Sümer kültürünü Türk okuyucusuna anlatan kitaplarıyla geniş bir kitleye ulaştı. Onun müzedeki çalışmaları, popüler kitaplarının gölgesinde biraz unutuldu. Ama İnanna'nın inişinin bugünkü metni, onun ve Kızılyay'ın kopyaladığı parçalara da dayanıyor.
Bir tableti birleştirmek nasıl bir iş?
Parçaları birleştirmek, dışarıdan bakıldığında bir yapboz gibi görünüyor. Ama kil tabletlerde iş daha zor. Kırık kenarlar zamanla aşınmış oluyor; iki parça fiziksel olarak birbirine tam oturmayabiliyor. Bu yüzden araştırmacılar çoğu zaman metnin içeriğinden yola çıkıyor: Bir parçadaki satırın sonu, başka bir parçadaki satırın başıyla anlam olarak uyuşuyor mu?
Bir başka ipucu, yazıcının eli. Aynı yazıcının yazdığı parçalar, işaretlerin biçimi, satır aralıkları, kilin rengi ve dokusu bakımından benzerlik gösteriyor. Deneyimli bir Sümerolog, bir parçayı eline aldığında, onun hangi tabletle akraba olabileceğini sezebiliyor. Kramer'in İstanbul'daki masa başında yaptığı iş, büyük ölçüde bu sezgiye ve çizimlerin karşılaştırılmasına dayanıyordu.
Bazen iki şehirdeki parçalar, aynı tabletin gerçekten kırılmış parçaları çıkıyor. Bu durumda araştırmacılar, kalıp ya da fotoğraf kullanarak onları sanal olarak birleştiriyor. Fiziksel olarak bir araya gelmeleri ise, iki müze arasındaki ödünç verme anlaşmalarına bağlı; bu da her zaman mümkün olmuyor.
Kramer'in ilk yayınları
Kramer, İnanna'nın inişini ilk kez 1937'de bir dergide yayımladı. O zaman metin büyük boşluklar içeriyordu. Sonraki yıllarda, İstanbul'dan ve Philadelphia'dan gelen yeni parçalar ekledikçe metni güncelledi. 1951'de daha eksiksiz bir versiyon yayımladı.
1944'te yayımlanan "Sumerian Mythology" adlı kitabı, İnanna'nın inişini geniş bir okuyucu kitlesine tanıttı. Bu kitap, Sümer mitolojisini akademi dışında okunur hale getiren ilk eserlerden biriydi. İnanna'nın yedi kapıdan geçerek giysilerini bırakması, Ereşkigal'in önünde ölmesi, Enki'nin yardımıyla dirilmesi; bütün bu sahneler, okuyucular için ilk kez bir bütün olarak anlatıldı.
Sladek ve sonrası
1974'te William Sladek, Johns Hopkins Üniversitesi'nde İnanna'nın inişi üzerine bir doktora tezi yazdı. Bu tez, o güne kadar bilinen bütün kopyaları karşılaştırarak metnin eleştirel bir edisyonunu sundu. Sladek'in çalışması uzun yıllar basılı bir kitap olarak yayımlanmadı, ama araştırmacılar arasında elden ele dolaştı ve sonraki çevirilerin dayanağı oldu.
1990'ların sonunda Oxford Üniversitesi'nde başlayan "Electronic Text Corpus of Sumerian Literature", yani ETCSL, İnanna'nın inişini çevrimiçi olarak herkese açtı. Bu proje, Sümerce metinleri satır satır transliterasyonu ve İngilizce çevirisiyle yayımladı. Bugün İnanna'nın inişini okumak isteyen biri, birkaç tıkla metne ulaşabiliyor. Kramer'in İstanbul'da aylarca masa başında çalıştığı metin, artık bir ekranda.
Akadca versiyon ne zaman tanındı?
İlginç bir ayrıntı: İştar'ın inişini anlatan Akadca versiyon, Sümerce şiirden çok önce biliniyordu. Ninive'deki Asurbanipal kütüphanesinden çıkan bu kısa metin, on dokuzuncu yüzyılda çevrilmişti. Bu yüzden araştırmacılar, Sümerce şiiri tanıdıklarında, aslında daha eski bir aslı bulduklarını hemen anladılar.
Ama iki versiyon aynı değil. Akadca versiyon daha kısa; Dumuzi'nin rolü ve hikâyenin sonu farklı anlatılıyor. Sümerce şiir ise daha uzun, daha ayrıntılı ve daha karmaşık. Akadca metni bu blogda ayrıca konuştuğum için burada üzerinde durmayacağım.
Tanrılar arasındaki ilişki
Şiirin birleştirilmesi, tanrılar arasındaki ilişkilerin de daha iyi anlaşılmasını sağladı. İlk parçalarda, İnanna'nın yeraltına neden indiği belirsizdi. Sonradan eklenen satırlarla, İnanna'nın ablası Ereşkigal'in kocası Gugalanna'nın cenazesi bahane edildiği anlaşıldı.
İnanna'nın yardım istediği tanrılar da önemli. Vekili Ninşubur, önce Enlil'e, sonra Nanna'ya gidiyor. İkisi de yardımı reddediyor; İnanna'nın aşırı istekleri yüzünden başının belaya girdiğini söylüyorlar. Sonunda Ninşubur, Eridu'da Enki'ye gidiyor. Enki, tırnaklarının altındaki kirden iki küçük varlık yaratıyor ve onları yeraltına gönderiyor.
Bu sahne, Enki'nin panteondaki yerini gösteriyor: Diğer büyük tanrıların reddettiği bir durumda, yaratıcı bir çözüm bulan, kurallar içinde bir boşluk arayan tanrı. Bu sahnenin tam metni, İstanbul ve Philadelphia parçalarının birleştirilmesiyle netleşti.
Ereşkigal'in tavrı da şiirin tamamlanmasıyla daha karmaşık bir hal aldı. Enki'nin gönderdiği varlıklar, Ereşkigal'in acısına ortak oluyor, onun iniltilerini tekrarlıyor. Ereşkigal bundan etkilenip onlara bir dilek hakkı veriyor. Yani yeraltı kraliçesi, katı bir yargıç olduğu kadar, teselliye ihtiyaç duyan bir kız kardeş olarak da görünüyor.
Sitchin'in okuması
Sitchin, İnanna'nın yeraltına inişini, onun Afrika'daki bir maden bölgesine ya da bir uzay üssüne yaptığı yolculuk olarak okudu. Yedi kapıda bıraktığı giysiler ve takılar, ona göre bir uçuş giysisinin parçalarıydı. Enki'nin yarattığı iki varlık ise robotlardı.
Akademik okumada, yedi kapı ve giysilerin çıkarılması, ölüler dünyasına giriş ritüelini anlatıyor. Ölü, dünyadaki her şeyini bırakarak giriyor. İnanna'nın taktıkları, onun güçlerini, me'lerini temsil ediyor. Bu güçler birer birer alındıkça, İnanna çaresizleşiyor. Enki'nin yarattığı varlıklar, kalaturra ve kurgarra, Sümer kült ritüellerinde görev alan yas tutucu ya da müzisyen kişilerle ilişkilendiriliyor.
Forumlarda keşif hikâyesi
Türkçe forumlarda İnanna'nın inişi genellikle Muazzez İlmiye Çığ'ın kitapları üzerinden konuşuluyor. Ama onun müzedeki çalışması pek bilinmiyor. Bir tartışmada bir kullanıcı, "Çığ bu hikâyeleri nereden öğrendi?" diye sordu. Cevaplardan biri, onun bu tabletleri bizzat kopyaladığını yazdı. Bu, tartışmayı bir anda başka bir yöne çekti; insanlar şiiri, onu kil üzerinden okuyan birinin gözünden konuşmaya başladı.
İngilizce forumlarda ise ETCSL sık sık kaynak olarak gösteriliyor. Bir kullanıcı, Sitchin'in yorumlarını ETCSL çevirisiyle satır satır karşılaştıran bir yazı paylaşmıştı. Bu tür karşılaştırmalar, bence forumların en yararlı yanı.
SohbeX teorisi: Bölünmüş tabletin hafızası
Bu bölüm spekülatif.
Bir şiirin parçalarının iki kıtaya bölünmesi, bana İnanna'nın kendisini hatırlatıyor. İnanna da yeraltına inerken parçalarını, güçlerini, giysilerini kapılarda bırakıyor. Sonra onları geri almak için yukarı çıkması gerekiyor. Şiir de Nippur'dan çıkıp İstanbul'a ve Philadelphia'ya bölündü; sonra masa başında, çizimlerle, yayınlarla yeniden toplandı.
Bu bir benzetme, kanıt değil. Ama bir metnin kaderi ile anlattığı hikâye arasındaki bu yankıyı fark etmeden geçemedim.
Size soru
Bir müze deposunda, bir şiirin kayıp yarısını bulan kişi olmak ister miydiniz? Yoksa onu herkesin okuyabileceği bir dile çeviren kişi mi? Ben her seferinde ilkini seçiyorum. O an, birkaç bin yıllık bir cümlenin yeniden tamamlandığı an, sanırım dünyadaki en sessiz ama en güzel heyecanlardan biri.
Giriş yap